“İsveçli De Biziz Türk De Biziz”

Abdullah Gürgün’ün İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine adlı kitabını  ben  de okudum. “Dağ Başını Duman Almış”, marşının sevilen bir İsveççe şarkısından uyarlama olduğunu İsveç’e geldikten sonra öğrenmiştim.  Önceden okumuşsam  aklımda kalmamıştır. İsveç’in eski kralllarından Demirbaş Şarl da ben de İsveç’e geldikten sonra önem kazanacaktı. Biraz anlatayım.

İsveç’te adına Sosyal denilen bir kurum var. Parasız ve zor durumdaki insanlara geçim sağlıyor. 1985 yılında İsveç’e ilk geldiğimde iş bulup çalışamadığımız sürece Sosyal’dan geçinmiştik. Bu durumu bir tür sosyal dilencilik görüyor ve eziliyordum. O zamanlar İsveç’te yaşayan Mihri Belli ile karşılaşmamızda bu duygumu açıklamıştım.

Mihri Abi cevaben Demirbaş Şarl örneğini vermişti. Rusya’ya karşı savaşı kaybetmiş olan İsveç kralı XII. Şarl Türkiye’ye sığınır, ülkesini  yıllarca oradan yönetir.  Yanında binlerce askeri vardır. Osmanlı devleti, krala şanına uygun bir geçim sağlar. Ele avuca sığmayan ve Türkiye’yi Rusya ile savaşa sokmak için türlü yollara başvuran kralın adı Türiye’de uzun kaldığı için Demirbaş’a çıkmıştır. Mihri Abi Demirbaş Şarl’ın Türkiye’ye kaç insanla gelmiş olduğunu, nerede ve ne kadar kalmış olduğunu, siyasi emelleri doğrultusunda  devlet görevlilerine rüşvet yedirmek için ne kadar borçlanmış ve  aldığı borçların büyük kısmını ödeyememiş olduğunu rakamlarla gayet eğlenceli bir şekilde anlattıktan sonra:

“Farzet ki İsveç devleti senin atalarına, o dönemden kalan borcu şimdi sana ödüyor. Ayrıca senin gibi bir insanı konuk etmesinin İsveç için onur olduğunu da düşünmelisin.” şeklindeki espirileriyle beni rahatlatmıştı  (Gürgün, Demirbaş’ın kaldığı 5 yıl üç aylık sürede o zamanın İsveç bütçesinin üç katı borç takıp gitmiş ve bu borcu öde(ye)memiş olduğunu söylüyor).

Yıllar sonra Demirbaş Şarl’ın Türkiye maceralarını bu itapta okuyunca aklıma bunlar geldi.

Prof. Lagerbring “Türkler İsveçlilerin atalarıdır”, demiş.  İsveç’in prestij sahibi tarihçisi, Türklerin, Gotların ve Keltlerin eski dönemlerden bir ara birlikte yaşamış olabileceklerini savunuyormuş. Bununla ilişkili olarak da eski Türkçe ile Almanca, Gotça ve Keltçe arasında akrabalık bulunduğunu savunmuş.  Abdullah Gürgün de bu görüşten faydalanarak  “İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine” başlıklı kitabını yazmış.  Kitap daha da ileri gidiyor ve İsveç’teki Türk köklerini inceliyor.

Benim kitaba ilgim en çok Abdullah Gürgün’ün kendisi  yüzündendir. Yoksa etnilk sorunlara zayıf ilgiliyimdir. Askeri lise yılllarımda safkan Türk olduğumu zannediyordum. Harp Okulunda devrimci olduktan sonra o iddiamı kaybettim. Zaten etnisite kavramını Batılılar kendilerini diğer insan topluluklarından ayırmak için yaratmışlar. İnsanları önce Batılılar ve Batılı olmayanlar şeklinde ayrılmışlar. Etnisite kavramı daha sonra dünyayı biçimlendirmiş; yani insan toplulukları etnisite ayrımından hareketle kendilerini tanımlamışlar; bir de bu şekilde bölünüp birleşerek şekillenmişler.

Sürecin elbette ekonomik ve sosyal cephesi var, ama  “fikirler arkalarında güç olursa maddi varlıklar haline gelirler”. İnsanlar gerçeği güç ile oluşturmaktadırlar. Millet gerçeği, din gerçeği, etnisite gerçeği sonuçta arkalarında güç oluştu mu oluşurlar. Hatta bütün bunlar ezeli ve ebedi gerçekler görünümüne  bile bürünebilirler.

Abdullah Gürgün tanıdığım ve saygı duyduğum güzel bir insan. Odak okurları onu Erol Zavar kampanyamıza verdiği destek ile, ayrıca daha sonra Eskişehir operasyonu sonrası bana desteği ile hatırlayacaklardır. Eskişehir  operasyonunda gençler eğitim ve dayanışma hareketi nedeniyle gözaltına alınmış, benim adım da Türk basınında nerede olduğu meçhul, Kırmızı Bülten’le aranan ve gençleri teröre teşvik eden bir kötü adama çıkmıştı.

Abdullah Gürgün araştıran bir insandır. İsveç’te gazeteci olarak çalışıyor. Aynı zamanda yazarlığı, çevirmenliği, film yapımcılığı gibi çeşitli yönleri bulunmaktadır. Anlatmasını da dinlemesini de bilen bir insandır.

Abdullah Gürgün’ün kitabını okumaya sondan, gazeteci Ali Haydar Nergis’in tanıtımından başladım. Okudukça ilgim arttı. Hatta bir de kitaptan okudum ki uzun yıllardır tanıştığım ve tek oğlu olduğunu  sandığım Gürgün  o husustaki sicili fazlaca kabarık bir adammış; değişik kadınlardan çok sayıda çocuğu varmış:

“Jenny’nin annesi Lapon, Tonny’ninki Fin, Güstav’ınki İsveçli, Dag’ınki İsveçli, Joel’inki İsveçli, Efe’ninki Türk”.

Apo’ya “Bunları niye önceden söylemedin?”, diye sorduğumda “Sormadın ki söyleyeyim” diye cevap verdi.  Abdullah Gürgün’ün İsveçle Türklerin akrabalıklarını dert edinmesini biraz da İsveç ile böyle “fazlaca”  kaynaşmış olmasına bağladım.

Kitabı okuduğumda ilkin akrabalık iddilarının abartı olduğunu düşündüm. Gerekçem de Türklerin Anadolu’ya 11nci yüzyılda gelmiş olduğu yolundakii tarih bilgimdi. Gürgün’ün kitabında Troyalıların Türk  kökenli oldukları iddiasını okumak beni şaşırttı. Gürgün bu iddiayı İskandinav destanlarından aktarıyor (s 112, 113).Zaten Aşil’i sevememiş ve Hektor’un öldürülmesini bir türlü hazmedememiştim (!)

Türkiye başbakanlarından  Ecevit İsveç’i refah ve özgürlük toplumu görüyor ve model alıyordu. Ben İsveç’i ve İsveçlileri çok sevdim. Fakat bu ülkede propanganda edilen özgürlükleri ne yazık ki keşfedemedim.

İsveç’i bir  askeri disiplin toplumu olarak gördüm.  İnsanlar arasındaki ilişkileri benim zamanımdaki (1970’li yıllar) subaylar ve askeri öğrenciler arasındaki ilişkiye çok benziyor.   Devlete bağlılıklarını birbirine çok benzettim.  Bizdeki subaylar ve askeri öğrrenciler nasıl sivilere üstün olduklarını düşünüyorduysa onlar da benzer şeklde kendilerini Üçüncü Dünya insanlarından üstün görüyorlar. Aynı zamanda ordudaki insanların kendilerine tipik güvensizliğini İsveçlilerde de gözledim.

Bu ülkede eleştiriye aşırı bir tahammülsüzlük gözledim. 2009-10 yılları arasında Halmstad Üniversitesinde çalışırken, oradaki yabancı kökenli öğrenciler üzerine bir araştırma yaptım.  Bazı öğretim üyelerinden  oluşan araştırma grubunun okulu eleştirici nitelikteki sonuçlara varmama nasıl tahammülsüz davarandıklarını , ayrıca içinde istihdam edildiğim pedagoji enstitüsünün herhangibir bürokratik gizli örgütten çok daha yukarıdan ve gizli kararlarla yönetildiğini , öğretim üyelerinin yukarıya nasıl boyun eğdiklerini hayretle gördüm.  İsveç’teki Türk köklerine bu hususu eklemek istedim. İsveç demokrasisi ni  ben kadife eldiven takılmış demirden bir ele benzetiyorum.

Gürgün’ün Kaynak Yaynlarında çıkan kitabı ilgiyle ve zevkle okudum. Doğu Perinçek’in kapsamlı bir önsözüyle yayınlanan kitapta Gürgün  insanları milliyete göre ayırmaktan ve milliyetçi üstünlük taslamaktan uzak konumda. Aslında “İsveçli de biziz Türk de biziz” diyor.

 

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir