2018 Yılına Girerken

5ACFB778-4F5C-42B5-9F4E-00A309A7D3BC

Hamza Yalçın

2017 yılında rejim baş aşağı gitmeyi sürdürürken Erdoğan ayakta kalmak için sınır komşusu olduğu Rusya, İran, Irak ile ittifaka tutunmaya çalışıyor. Hatta bu ittifak yardımıyla Türkiye’nin dünyadaki yerini değiştirmeye çalışıyor. 2018 yılında Batı ülkeleriyle kavga büyüyecek görünüyor. Sol hareket bu gidişi nasıl değerlendirebilir?

ABD ve Batı ittifakıyla çelişkiler keskinleşti. Batılı güçlerin uzun süredir gözünden düşmüş olan Erdoğan iktidarda kalabilmek için adeta Avrasya’cı oldu. Oysa o, Batılılar tarafından Avrasya’cılara karşı iktidara getirilmişti. Erdoğan öncesi yöneticiler Avrasya İttifakı’nı ABD’ye karşı bir dengeleyici görürken Erdoğan bugüne kadar hiçbir devlet yöneticisinin söyleyemeyeceği kadar açık-ça ABD’yi eleştirdi ve Rusya ve İran ile ittifakı açıkça savundu. Şimdi o Rusya, İran ve Irak ile ittifakta olan Erdoğan bir süre sonra Esad ile de ittifaka girerse çok şaşırtıcı olmayacak.

Erdoğan bir yandan insanların grup çıkarı ve bireysel çıkar beklentilerine hitap ediyor. Aynı zamanda da bir elinde dincilik öteki elinde ise milliyetçilik bastonları var. Şimdi o yakın zamana kadar kötüleştiği ve ezdiği Atatürkçülüğü de kullanıyor. Bu konuda ona en büyük yardımı NATO ve Trump yaptı.

Norveç’te 8 – 17 Kasım 2017 tarihleri arasında masa başında yapılan “Trident Javelin” adlı askeri tatbikatta Erdoğan’ın ve Mustafa Kemal’in resimleri düşman kuvvetler olarak gösterilince Türkiye tatbikattan derhal çekildi. NATO yetkilileri olayı biri Kürt kökenli iki kişinin üzerine yıktılar, onları görevden attıklarını bildirdiler ve çeşitli üst düzeydeki ağızlardan birbiri ardına resmen özür dilediler. Ancak bu özürler AKP devletini tatmin etmedi. Erdoğan olayı fırsat bilerek Mustafa Kemal ile birlikte emperyalizmin saldırganlığına maruz kalmış mağdur lider rolüne girdi. Bahçeli, Kılıçdaroğlu vb insanlar olayı fırsat bilerek vatanseverlik adına Erdoğan’a desteklerini ifade ettiler.

İç politikada sıkışan Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımakla Erdoğan’ın eline önemli bir koz vermiş oldu. Erdoğan fırsatı hemen değerlendirdi ve İslam dünyasının temsilcisi olarak propagandaya hız verdi. Aynı günlerde Yunanistan’a yaptığı resmî ziyarette Yunanistan müslümanlarına din özgürlüğünü, cami ve müftü konularını dile getirdi. Bu sayede o, kamuoyunun ABD’deki Sarraf yargılamasına ve hırsızlıklara yoğunlaşmış dikkatini de dağıtmayı başardı.

Sarraf davası Batılı güçler tarafından Erdoğan’ı sıkıştırmak için kullanılıyor. Erdoğan iktidardan düşmemek ve 2019 yılındaki başkanlık seçimlerini almak için bir yandan her türlü deliliği yapmaya diğer yandan ise emperyalistlere her türlü tavizi vermeye hazır görünüyor. Emperyalistler Erdoğan’ın bu zaafından yararlanmaya çalışıyor. Erdoğan’ın bir yandan dini ve milliyetçiliği kullanmak için manevra üstüne manevra yaparken diğer yandan ABD yönetimine soracak: “Görüyorsunuz, bu ülkede benim sözüm hala kuvvetli. Ne yapmamı istiyorsanız söyleyin, görüşelim”.

ABD, Sarraf davası yoluyla Erdoğan’ı sıkıştırınca bazı halk kesimlerinde Erdoğan’dan kurtulma umutları arttı. Umutların artması azalmasından çok daha iyidir. Ancak halk güçleri bilinçli ve örgütlü değilse Erdoğan’ın gitmesinin kime ne faydası olacağı bile kuşkuludur. Çünkü bu ülkede gelen gideni aratıyor. Bilinçsiz ama iyi niyetli bir kısım insan Erdoğan ve Cemaat sayesinde askerlerden kurtuluyor olduklarını düşünerek sevinirken çok daha baskıcı bir rejimle karşılaştılar. Yargıyı politikleştiren ve devlet cihazındaki tarafsız görünüme büyük darbe vuran Cemaatin baskısından yılmış insanlar onun gitmesine bile sevinemediler. Erdoğan daha kötü bir dikta kurdu.

Kaldı ki Erdoğan rejimin ABD eliyle yı-kılması ihtimali bile tartışmalıdır. Erdoğan AKP içinden kendisine alternatif bırakmadı. Ordu, polis ve yönetim cihazı onun elinde. Devlet içinde önemli bir kuvvet olan eski ortağı Cemaat’i saf dışı etti. Alternatifsiz durumdaki Erdoğan’ın Türkiye’yi batırmadan gideceğini kimse düşünmüyor. ABD ve Batı Türkiye’nin batmasını göze alamaz çünkü sonuçları çok ağır olur. Erdoğan bir yandan Batıyı oyalarken diğer yandan Türkiye’yi kendi iktida-rına uygun yeni bir dış ilişkiler sistemi içine sokmak istiyor.

Batı ile Erdoğan arasındaki sorun, kuşkusuz önemlidir ve Batı, Türkiye’yi kendi rakiplerine kaptırmak istemez. ABD emperyalizminin Erdoğan’ı sıkıştırmak için alacağı önlemler Türkiye’de ekonomik krize sebep olacak görünüyor ki bu da rejimin sertleşmesine yol açar. Diktatörlük eğer seçimleri kaybedeceğini anlarsa seçimlerden vazgeçmesi bir olasılıktır. Ama iktidarını korumak için 15 Temmuz darbe girişimine benzer bir “iç savaş” çıkarmayı da isteyebilir.

CHP ve İyi Parti Sarraf davası sayesinde seslerini yükselttiler ama Erdoğan eğer ABD ile anlaşırsa CHP ve İyi Parti yelkenleri indirir. Bu güçlerin arkasından ilerlemek isteyen sol muhalif çevrelerin hayal kırıklığıma uğrama ihtimali çok güçlüdür.

DD4E8481-0459-4F52-ACF5-BE28EC02F0D0Olaylar Türkiye’yi çok önemli bir dönüşüm aşamasına getirdi. Rejim Suriye’ye karşı başlattığı savaşta yenildi. Bu yenilgiyle birlikte sadece Batı ile ittifak bozulmakla kalmadı En önemli müttefiklerden Suudi Arabistan da şimdi hasım haline geldi. Kürtleri IŞİD çeteleriyle ezme umudu da suya düşünce Kürtlerle sorun büyüdü ve Suriye’de bir federasyon oluşması ihtimali doğdu. Gitgide eski ortaklarıyla çelişkileri büyüyen rejim ayakta kalmak için çok sıkı bir baskı düzeni kurmaya çalışıyor. Bu koşullarda etkin ve tutarlı bir sol hareketin ortaya çıkması halinde yeni bir Türkiye yaratmak olanağı çıkacaktır. Çünkü ezenler arasında çok büyük sorunlar gelişiyor. Yani koyu karanlık gibi görünen durum aslında ışığa yakın bir durum ama ışığa ulaşmak mücadeleyle olur.

69647CB1-BA0C-4D34-9098-B01FD06CBED6

“Etkin ve tutarlı bir sol hareket yaratılamadığı sürece halk bir felaketten kurtulduğunu sanırken başka bir felakete yakalanıyor. Solun mevcut bölünmüşlüğü ve yapısal sorunları nedeniyle etkin olunamıyor. AKP iktidarı solun yapısal zaafarından ve bölünmüşlüğünden yararlanarak onu etkisiz halde tutmayı başarıyor. Sol hareket içindeki sekterlik, rekabetçilikle birlikte yıkıcı bir hal alıyor. Bu sayede rejim çok az bir çabayla solu saf dışı edebiliyor.”

Diğer yandan AKP’nin etnik ve dinsel çelişkileri kullanarak milliyetçiliği ve dini yoğun bir şekilde istismar etmesinden en büyük zararı Türkiye soluna görüyor. Sol hareket özellikle Kemalizm’e ve Kürt hareketine karşı tutumda zemin kaybediyor. Birçok siyasi hareket bu iki kesim arasında tarafardan birini tercih etmek zorunda görüyor.

Türkiye çok büyük bir mücadele alanı ve sol hareket bu alanda çok az bir kesimle temasta. Dolayısıyla grupların daracık alanda birbiriyle rekabeti anlamsız hale geliyor. Her şeyden önce polemikçi ve rekabetçi dilden mümkün olduğu kadar sakınarak birbirini anlama ve destekleme yollarının geliştirilmesi gerekiyor.

Sol hareket Kürt hareketi ile Kemalizm, Alevilik ile Sünnilik arasına sıkışmamaya da önem vermelidir. Ulusların ve inançların ezilmesine elbette karşı çıkmalı be ezilenlerin ilerici hareketlerini elbette desteklemeliyiz. Bizim gelişeceğimiz alan ezilen Kürt ile Türk’ün, Alevi ile Sünninin birleşeceği alandır. Sol hareket bütün milliyetlerden ve dinlerden ezilenleri birleştirerek ayağa kalkabilir. Bu, sol hareketin hem zorluğu hem de potansiyelidir. Sol hareket bu potansiyelini kullanabilmek için Türk-lerin Atatürk’ünü, Müslümanların Muhammed’ini, Alevilerin Ali’sini ve Kürtlerin Apo’sunu karşısına almamalı, hepsini de yanına almaya çalışmalıdır. Evet, kendi bağımsız çizgisinde yürürken hepsini de yanına almaya çalışmalıdır.

Sol hareketin gelişme ve özgürlüğü kazanma potansiyeline yaklaşımımızı da yeniden değerlendirmeliyiz. Sol örgütler olarak uzun süredir etkisiz kala kala kendimizi adeta etkisiz elaman görmeye alışmışız. Çok yorumluyoruz, çok konuşuyoruz ve ne yazık ki çok az iş yapıyoruz. Çünkü kendimize güvenimiz çok azalmış. Bazılarımız yakın zaferden söz etse de pratikte farklı değil. Düşman bizi dar bir alana hapsetmiş ve biz de artık yerimize alışmış, onu kabullenmişiz. Düşman bizi kolayca kontrol altında tuttuğu belli eylem biçimleriyle sınırlamış, sonra biz o eylem biçimleriyle sınırlı çalışmalara alışmışız. Düşman aramızdaki rekabeti körükleyerek bizi kolayca kuvvetten düşürüyor.

İsteyen, kendi grubunu bu eleştirilerimizin dışında tutabilir. Biz zaten bu eleştirileri asıl kendimiz için yapıyoruz.

AKP’nin uzun süredir artan baskıları kitlelerde bir korku ve ümitsizlik yarattı. Bununla birlikte direnme eğilimleri hep mevcuttu ve bu eğilimler son dönemde daha çok güçlendi. Halk kesimindeki hareketsizlik her zaman göreliydi. Yani işçiler, öğrenciler, kadınlar, mahalle gençliği her dönem bir şeyler yapıyordu. Kaldı ki AKP iktidarı döneminde Haziran Direnişi gibi Türkiye çapında çok büyük eylemler oldu. Bu süreçlerin kalıcı başarılarla sonuçlanamamasının en önemli sebebi sol hareketin bölünmüş, birbirinden ve halktan umutsuz ve yapısal zaafar içinde olmasıdır.

Halkın mücadeleye ilgisini de geri durumumuza hapsolmuş bir şekilde görüyoruz. Nasıl ki “Bu sol birleşmez”, diye düşünüyorsak alttan alta “Bu halk mücadele etmez” düşüncesinin etkisindeyiz. Hâlbuki ki halk da mücadele eder sol da birleşir. Yeter ki bizler hapsolduğumuz düşünce ve davranış sınırlarını birbirimizin yardımıyla ve mücadele içinde keşfedelim.

Nuriye ve Semih adlı iki insanın direnişi ve onların çevresindeki çok sınırlı bir gücün desteğiyle yürütülen eylemin nasıl etki yarattığını görüyoruz. Bu etki halktaki muazzam direnme potansiyeline işaret etmektedir. Diğer yandan açlık grevlerine karşı çok dikkatli yaklaşılmasını, mümkün olduğu kadar kaçınılmasını savunan bizler bile bu eylemi destekledik. Buradan görüyoruz ki ne kadar farklı düşünsek dahi pratikte bir dayanışma içinde olabiliyoruz. 2018 yılına karamsar değil gelişme, birleşme ve kazanma umutlarıyla girmeliyiz.”

, , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir