ERGENEKON DAVASI VE TÜRKİYE SOLU

Hamza YALÇIN/ 09.08.2013

“Evet, bizler sol Kemalist çizgiden hareketle Marksist olmuştuk. Ama bu bir bakıma Türkiye devrimci hareketi için çok olağan. Çünkü Denizler ve Mahirler de aynı yolu izlemişti. Halkçı yurtseverlik olarak da kavramlaştırılabilecek sol Kemalizm Türkiye solunun ana damarıdır. Hatta Mustafa Suphiler, Şefik Hüsnüler, Mihri Belliler de halkçı yurtseverlik geleneğinden çıkıp sosyalizme dönüşmüş insanlar.”

Yurt Gazetesi yazarı Merdan Yanardağ, ”Ergenekon Davası’na yeniden bakmak” başlıklı yazısında (http://www.yurtgazetesi.com.tr/ergenekon-davasina-yeniden-bakmak-makale,5257.html), geniş bir değerlendirme yapıyor ve Ergenekon Davası’nı bu değerlendirme içine yerleştiriyor. Yazıdaki bir cümle özellikle dikkatimi çekti. Cümleyi paragrafı içinde aktarıyorum: ”Soğuk Savaş dönemiyle birlikte, yaklaşık 60 yıldır solcular, sosyalistler ve solcu Kemalistler devletten tasfiye ediliyor. Öyle ki, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin bir amacı solu ve sosyalistleri imha etmekse, diğer amacı da bürokrasi ve TSK’dan ‘solcu Kemalistleri’ tasfiye etmekti.”

Necdet Ozel, Recep Tayyip ErdoganBen 12 Eylül 1980 darbesi döneminde TSK’dan tasfiye edilmiş Kemalist hatırlamıyorum. Belki tek tük isimler olabilir. Ama ordu hiyerarşisine zorluk çıkaracak nitelikte bir tek Kemalist bile hatırlamıyorum. Aynı dönemde TSK’dan tasfiye edilenlerin yargılandığı 3’ncü Yol Davası’nın 1 numaralı sanığıyım. Bildiğim kadarıyla içinde yer almış olduğum grup genç subaylar ve askeri öğrenciler arasındaki en geniş muhalif gruptu. Dava dosyasında adı geçenleri değil, grubun kendisini kastediyorum. Bu gruba ”solcu Kemalist” demek yanlış olur. Bizden başka Devrimci Yolcular, Kurtuluşçular, Halkın Kurtuluşu grubu taraftarları, TEP’liler… hep sosyalist arkadaşlar vardı. Mahir Çayan’ın görüşlerini savunan bizim grup devleti “egemen sınıfların baskı aracı” ve TSK’yı da ”iç savaş ordusu” gören düşüncelerden hareket ediyor ve içinde bulunduğu çalışma alanından anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim yolunda halkın devrimci mücadelesine katılmayı amaçlıyordu. Bu düşünceler doğrultusunda aklımız erdiğince ve gücümüz yettiğince mücadele ettik.

Biz kendimizi Marksist ve devrimci görüyorduk. Bu konuda mahkeme savunmama bakılabilir: “Bir Harbiyelinin Marksist Olma Öyküsü”, http://www.odak-direnis.com/wordpress/bir-harbiyelinin-marksist-olma-oykusu/. Bizi “solcu Kemalist” görmek için Mahir Çayan’a da solcu Kemalist denmesi gerekir. Diğer mahkeme savunmalarına pek bakmadım. İnsanların kurulu düzenlerine zarar vermek istemediğim için bu kadarını demekle yetiniyorum.

Evet, bizler sol Kemalist çizgiden hareketle Marksist olmuştuk. Ama bu bir bakıma Türkiye devrimci hareketi için çok olağan. Çünkü Denizler ve Mahirler de aynı yolu izlemişti. Halkçı yurtseverlik olarak da kavramlaştırılabilecek sol Kemalizm Türkiye solunun ana damarıdır. Hatta Mustafa Suphiler, Şefik Hüsnüler, Mihri Belliler de halkçı yurtseverlik geleneğinden çıkıp sosyalizme dönüşmüş insanlar.
Merdan Yanardağ’ın değerlendirmesine bu notu düşmek istedim. Yazar, Türkiye solunun bir kesiminin Ergenekon Davası’na hatalı yaklaştığını iddia ediyor. Evet, bir kısım sol bu konuda AKP’nin yedeği durumuna düştü. Ergenekon Davası’nı biz AKP’nin kendi yaptığı darbeyi örtme ve hem devlet hem de toplum içinde kendi egemenliğini geliştirme adımı olarak gördük. Yargılananların darbe yapacak halleri olamazdı çünkü o dönemde bir askeri darbe ABD’nin izni olmaksızın mümkün değildi. ABD ise kesin ağırlığını AKP’den yana koymuştu. Hatta AKP’nin başa getirilmesi seçim yoluyla da olsa aslında bir darbe idi. Ergenekon operasyonları da Genelkurmay’ın onayıyla yapılmıştı. Ne yazık ki bir kısım sol o zamanlar AKP’nin uydurduğu darbe tehlikesine karşı platformlar oluşturarak hükümetin yedeği konumuna düştüler. AKP daha sonra bu arkadaşların bir kısmını hedef aldı ve onları D Karargah davasına sokarak çeşitli cezalara çarptırdı.

Ergenekon davaları üzerine yazdığımız yazılarda ordunun Türkiye burjuvazisinin genel ve uzun vadeli çıkarlarını temsil etmekte en birikimli kurumu olduğunu ve onun etkin bir siyasal aktör olmaktan çıkarılmasını biz oligarşinin aleyhine olacağını ve rejim açısından istikrarsızlık yaratacağını da ifade ettik.. Bu değerlendirmemizde yanılmadığımızı görüyoruz. AKP hükümeti orduyu saf dışı ederek oligarşiyi öyle zor bir sürece soktu ki özellikle Suriye’de çuvalladıktan sonra dünyaya rezil oldular. Erdoğan Suriye yenilgisinden sonra paçayı Kürt ulusal hareketine kaptırdı ve şimdi adeta günü kurtarmaya çalışıyor.

Ergenekon ve Balyoz davalarında askeri darbe iddiaları abartmadır ve çoğu düzmece delillere dayanmaktadır. AKP bu yoldan orduyu tasfiye etti. Baştaki generaller de birbirlerini satarak bu sürece destek verdiler. AKP aldı birini vurdu ötekilere ve adım adım generallerin hakkından gelerek amacı doğrultusunda ilerledi. Fakat Hükümet özellikle Suriye’de çuvallayınca kazanmış olduğu zaferi yenilgiye dönüşmeye başladı. Çünkü Ilımlı İslam Projesi çöktü. ABD bu projenin işe yaramaz olduğunu anladı. Dışarıdaki hava değişince Türkiye halkı da tepkilerini gösterecek olanaklara kavuştu. Böylece gelişen Gezi Direnişi Ilımlı İslam’a yeni bir darbe oldu. Sünni Blok parçalandı ve Erdoğan, müttefikleri Suudi Arabistan’ı da Katar’ı da kaybetti. Mısır’da yaşanan askeri darbe ise AKP için yeni bir felaket oldu. AKP hem Mısır nezdinde çok önemli bir müttefikini kaybetti hem de Mısır örneği Türkiye’de de askeri müdahalenin mümkün olacağını gösteriyor. Mısır’da darbenin başı Susi gibi Ihvan hükümetine yakın biri ise Türkiye’de general Özen’in zamanı geldiğinde kendisini gösterebilmek için ne eksiği olabilir ki?

AKP’nin orduda giriştiği tasfiyelerin darbeyi önleme amacı taşıdığına inanmıyorum. Tasfiyeler sadece orduyu dincileştirmek ve onu hükümete daha sadık hale getirmek için yapılıyor. Ramazan’a denk gelen bu yılki Yüksek Askeri Şura toplantısında generallerin önüne su bile konmamıştı. Belki de artık orduda Ramazan orucu emir komuta içinde ve emirle tutulmaya başlanmış.

Merdan Yanardağ’ın da belirttiği gibi 1nci ve 2nci Cumhuriyetler arasında bir savaş yaşanıyor. 2nci Cumhuriyetçiler kazandılar ama mücadele sürüyor. Her iki taraf da Türkiye solunu kendi safına çekmeye çalışıyor. Türkiye solu bu mücadelede ne saf dışı edilmiş olan 1nci Cumhuriyetçiler tarafında yer alabilir ne de 2nci Cumhuriyetçi AKP’nin veya Cemaat’in yanında. Türkiye solu her iki tarafın karşısında kendi anlayışını yani oligarşik diktatörlüğe son verilmesini ve demokratik halk iktidarının kurulmasını ileri sürmelidir.

“Kürt ulusal hareketi her duruma kendisini uydurabilir çünkü onun ilişkileri milliyetçiliğe ve liderliğe biata, yani otoriteye teslim olmaya dayanır. Bu ilişkilerde sorgulayıcılık söz konusu bile değildir. Dolayısıyla isterse Öcalan iktidardakilere “Hizmetinizdeyim, beni kullanın” demiş olsun, o Kürt hareketi içinde otorite olarak kaldığı sürece bu sözler ve tutumlar bambaşka şekilde yorumlanır. Bu bakımdan Kürt ulusal hareketi ile devrimci hareketler tamamıyla farklı esaslara dayanmaktadırlar. Mesela Kürt ulusal hareketi kendi planları doğrultusunda CHP’ye karşı alttan alta AKP ile seçim işbirlikleri de yapabilir. Türkiye solu bu konuda ayık davranamazsa “Kürt ulusal hareketiyle ittifak içinde 3ncü cepheyi açıyoruz” derken Kürt ulusal hareketinin dönemsel planları doğrultusunda AKP’nin yedeği durumuna bile düşebilir.”

Türkiye’de 1nci ve 2nci Cumhuriyetçiler dışında bir 3ncü etkin grup daha var ki, o da Kürt ulusal hareketidir. Kürt ulusal hareketinin ilan edilmemiş ama çok net olan hedefi Kürt coğrafyasında mutlak iktidar olmaktır. Bu hareket amacı doğrultusunda yeri geldiğinde bütün güçlerle çeşitli ilişiklere girmeye açıktır. Hareketin önderi Öcalan gün gelir Kemalistle Kemalist, Aleviyle Alevi, AKP’yle de din kardeşi olur. Ama bütün bunları yaparken kendi iktidar hedeflerinden asla şaşmaz. Kendisinden küçük gördüğü Türkiye soluyla da solcudur. Daima solun bir kısmını yedeğinde bulundurmaya ve bağımsız bir sol hareketin gelişmesini engellemeye önem verir. Türkiye solunu yedeklemek hem Öcalan’ın Kürt kitlesi üzerindeki iktidarına yardım eder hem de ona Türkiye’de ve dünyada ona güç kazandırır. PKK şu anda AKP ile hem mücadele hem de ittifak halinde bulunmaktadır. Türkiye solu kendi tavrını belirlerken bu duruma çok dikkat etmelidir.
Kürt ulusal hareketi her duruma kendisini uydurabilir çünkü onun ilişkileri milliyetçiliğe ve liderliğe biata, yani otoriteye teslim olmaya dayanır. Bu ilişkilerde sorgulayıcılık söz konusu bile değildir. Dolayısıyla isterse Öcalan iktidardakilere “Hizmetinizdeyim, beni kullanın” demiş olsun, o Kürt hareketi içinde otorite olarak kaldığı sürece bu sözler ve tutumlar bambaşka şekilde yorumlanır. Bu bakımdan Kürt ulusal hareketi ile devrimci hareketler tamamıyla farklı esaslara dayanmaktadırlar. Mesela Kürt ulusal hareketi kendi planları doğrultusunda CHP’ye karşı alttan alta AKP ile seçim işbirlikleri de yapabilir. Türkiye solu bu konuda ayık davranamazsa “Kürt ulusal hareketiyle ittifak içinde 3ncü cepheyi açıyoruz” derken Kürt ulusal hareketinin dönemsel planları doğrultusunda AKP’nin yedeği durumuna bile düşebilir.

Ergenekon davasının bir özel yanı da şudur. AKP 1nci cumhuriyetçileri tasfiye etmek amacıyla basını, yargıyı ve polisi ve devlet olanaklarını çok ağır bir şekilde kötüye kullandı. Ergenekon davasında yargılananlar arasında Veli Küçük gibi isimlerin yer alıyor olması yapılan adaletsizliklere göz yumulmasını haklı kılamaz. Görüldü ki AKP aynı metotları muhalif olan herkese karşı kullanıyor. Gezi direnişinde olduğu gibi burjuva demokratik taleplerle yapılan barışçı ve örgütsüz gösteriler müebbetlik suç kapsamında gösterilmeye çalışılıyor. Dün Cumhuriyet mitinglerine karşı yapılmış olanlar bugün Gezi direnişine karşı yapılmaya çalışılıyor. Eski polis şeflerinden ve dergimizde kitabını tanıtmış olduğumuz Hanefi Avcı ile bazı sosyalistler tamamıyla aynı otorite tarafından yasalara aykırı şekilde cezalandırdılar. Hanefi Avcı solun düşmanlarından biriydi, diye yapılana sessiz kalınamaz. AKP kendi karşıtlarını saf dışı ederken solun karşısına çok ciddi engeller yığıyor, buna sessiz kalınamaz. Alet olmak durumu ise çok ağır hatadır.

AKP darbeyi önlemek amacıyla İç Hizmet Yasası’nın 35nci maddesini değiştirmiş . Bunu ciddiye bile almıyorum. Askeri bir müdahale artık mümkün ama darbe gelecek diye korkacak değiliz. Çünkü Türkiye’de demokratik halk hareketinin gelişmesi darbeden çok daha kuvvetli bir olasılık. Yeter ki Türkiye solu kendi yolunda birlik halinde yürüyebilsin.

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir