ALEVİ ÇALIŞTAYLARI SÜRÜYOR: “HERKES SÜNNİ MÜSLÜMAN OLURSA SORUN KALMAZ”

Erol ZAVAR- Mahmut SONER

Burjuvazi bir açılımdır tutturmuş gidiyor. Devleti yöneten ve yönlendirenler, açılım lafını ağızlarından düşürmüyorlar. ”Kürt Açılımı”, ”Ermeni Açılımı”, ” Alevi Açılımı”… Yıllardır süregelen ne kadar sorun varsa hepsi artık açılımda…

Tüm açılımların ortak bir noktası var: Sorunların, çözmekten çok öteleme mantığıyla, içinden çıkılmaz hale getirilmiş olması, açılımlarla egemenlerin istediği doğrultuda tartışılması ve daha da içinden çıkılmaz hale sokulması.

Çünkü burjuva ideolojisi, ürettiği ülke sorunları karşısında yeni sorunlar üreten buyurgan bir yaklaşım içindedir. Yok sayar, yapamıyorsa sulandırır, tartışmanın odağını kaydırır, tali sorunlarla uğraştırır, giderek bıkkınlık yaratıp yayarak yeniden sorunu öteler. Tüm bunlar yetmediğinde ya da bunlardan sonuç aldığını düşündüğünde çalıştay vb. aracılığıyla kendi çözümünü, yani sorunu derinleştirecek, kitleye bir süre boyun eğdirecek çözümü, üstelik demokratik çözüm arayışı görüntüsüyle kitleye dayatır.

Çalıştaylar, aranan soruna çözüm değildir. Çözüm taleplerinin içini boşaltmanın, özgürlük, eşitlik isteyen kitleleri bölmenin, temsilcileri kitlelerinden kopartmanın yoludur aranan.

Emek sömürüsüne dayanan kapitalist sistem artık sürdürülemez haldedir çünkü. Sistem, kitlelerin en temel hak ve özgürlüklerini kullanmasına katlanamaz durumdadır. Onun için tek özgürlük, tekellerin sömürü özgürlüğüdür. Bunu kısıtlayan her hak sistemi sallamaktadır. Kapitalizmin doğasıdır bu. Artık günlük yaşayış biçimlerinden konuşmalara, örgütlenmelere, insanların nasıl yaşayacağına dek her şey kapitalizm tarafından merkezi olarak belirlenip medya ve diğer ideolojik araçlarla kitleye kabul ettirilmelidir.

5. ÇALIŞTAY: MEDYA TABULARI İLERİ, HEDEF ALEVİ TALEPLERİNİN İMHASI!

Yeni Alevi çalıştayının 11 Kasım’ da yapılacağını açıkladılar. Bu kez gazeteciler çağırılmış. Önceki dört çalıştayda istedikleri sonucu alamadılar; şimdi medyayı daha etkin kullanma zamanı. 20’nin üzerinde gazeteci davet etmişler. Toplantıdan çıkacak sonuç şimdiden belli: “Ülkemizin birlik ve beraberliğinin çok önemli olduğu günlerden geçiyoruz. Mezhep ya da etnik temelde ayrışmalara karşıyız. Elbette Alevi halkımızın da inanç sorunları var, bu sorunlara karşı duyarlı olmalıyız, medya da üzerine düşeni yapmalı.” Böyle diyecekler. Medyaya biçilen görevse, her toplumsal sorunda olduğu gibi burjuvazinin çıkarlarını korumak olacak. Yani tek din anlayışının savunulması, Alevilerin taleplerinin çarpıtılması olacak görev. Diyanetin lağvedilmesi, devletin inanç alanından çekilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi sivri taleplerin yok sayılması, hiç olmazsa ehlileştirilmesi konularında medya da önemli rol üstlenecek. Böylece, tüm açılım-çalıştay sürecinin en önemli amacı olan Aleviliğin İslam içine çekilip, ılımlı İslam’ın paydası haline dönüştürülmesi için medya daha etkin biçimde kullanılacak. Bu önemlidir; çünkü tekelci medya burjuvazinin öncü savaş gücüdür. Genel saldırı için cepheyi topçu ateşine tutup, düşmanının silahını susturup, şok ederek saldırıyı kolaylaştırmaktır görevi. Akı kara, karayı ak gösterendir medya; en aşağılık yalanı büyük bir ciddiyetle doğruymuş gibi sunar. Şimdi sıra Alevilere kararın ak gösterilmesindedir. Şimdi kara, allı yeşilli paketlerle pazarlanacaktır Alevi halkına. Medya topçu ateşine başlayacak, Alevi halkının sözü susturulacaktır. Bu çalıştay, medyaya ayar çekme çalıştayı olacaktır.

İNANÇLARIN ÖZGÜRCE YAŞANMASI İÇİN DEVLET İNANÇ ALANINDAN ÇEKİLMELİDİR.

Devlet, çalıştaylarla sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor demiştik. Böylece Alevi halkın taleplerini savunan dinamiği etkisiz hale getirilebilecektir.
Sorun, tüm tarihsel karmaşıklığına rağmen basitçe çözülebilecek durumdadır. Çünkü sorunu yaratıp sürdüren, Alevi halkının inancını tanımayan, sapkın ilan eden, tek din, tek millet dayatan (böylece Sünni çoğunlukta da sömürüye rıza üretebiliyor) devlettir.

Aynı devletin, “tek din” anlayışını bir yana bırakıp Alevi inancını ve Sünni İslam’ın dışında kalan tüm inançları tanımasıyla sorunlar çözüm yoluna girecektir. Esas çözüm devletin mana alanından tamamıyla çekilmesiyle mümkündür. Oysa devlet, Diyanet İşleri’yle bütün inanç gruplarını denetim altında tutmakta, gerektiğinde halkı bölmek için, Sünni İslam’ı diğer inançlara karşı etkin olarak kullanmakta, cemaatler ve tarikatlar aracılığıyla topluma nüfuz etmekte, denetimini yaygınlaştırmaktadır. Tüm camilerde Cuma hutbelerinin merkezi olarak belirlenmesi, bir kontrol aracıdır mesela. Diyanet’in lağvedilmesi talebine karşı, sürekli, “Alevilerin Diyanet’te yer alması doğru değildir” diye Alevilerde bu talebi oluşturma çabası da, Diyanet içinde Alevileri kontrol altında tutma amaçlıdır. Devlet inanç alanında olduğu sürece, din de devlet alanında olmakta, onun günlük yaşam üretimine etki etmektedir. Bu yüzden Türkiye’ de laiklik tartışmalıdır.

Aleviler, laikçilerin düzenlediği birçok gösteride ya da Sivas katliamına karşı yaptıkları adalet yürüyüşlerinde “Türkiye laiktir, laik kalacak.” sloganı atmaktadır. Oysa devletin din, dinin de devlet alanında olduğu Türkiye, laik değildir. Laikçilerin derdi de laiklik değildir. Onların derdi sömürü rekabetinde kendi tuttukları alanı korumaktır. Diyanet İşleri’nin olduğu bir devlet, okullarında din derslerinin zorunlu olduğu bir devlet, imam yetiştiren bir devlet, Sünni İslam inancının ibadethanelerini yayan ve din adamlarının maaşını ödeyen, bu ibadethanelere bedava su, elektrik, yakıt veren bir devlet, resmi televizyonunda inanç dünyası gibi programlar hazırlayan bir devlet, Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanları resmi iftar yemekleri veren, resmi iftar gezileri yapan bir devlet, laik değildir. Malatya’daki gibi, Hıristiyanları izleyip fişleyen -ki Aleviler sürekli fişlenmektedir- bir devletin laikliğinden söz etmek mümkün değildir. Devlet, Sünni İslam dışında kalan tüm inançlara ne kadar uzaksa -tamamen uzaktır- Sünni İslam’a da aynı şekilde uzak durmak zorundadır. Bu nedenle Aleviler ve Alevi örgütlenmeleri, Madımak’ın müze yapılması gibi sembolik taleplerden çok, kendileri ve diğer inanç grupları için inanç özgürlüğü ve demokrasi talebini, eşit yurttaşlık hakkı talebini öne çıkarmalıdır.

KARDEŞLİK SAHTEKARLIĞI

Bu ülkede kim hakları için sesini yükseltse, önce şiddetle karşılaşır, sesi bastırılmaya çalışılır. Bastırmak mümkün olmadığında ise, “Elbette sorunlar var, hepimiz kardeşiz.” edebiyatı başlar. “Etle tırnak gibiyiz, bin yıldır barış içinde yaşıyoruz.” diyerek sorun basitleştirilir ve giderek yokmuş gibi yapılır. Bu ülkede resmi Sünni din inancı, başka hiçbir inanç grubuyla bin yıldır kardeş olmadı.

Nasıl kardeşliktir ki bu, bin yıldır bir mezhep her türlü örgütlenme desteğini alırken, Aleviler, Ezidiler, Hıristiyanlar, inançsızlar, ateistler kıyıma, katliama aşağılamalara maruz kalıyor? Madem kardeşlik, neden bir türlü kurumuyor kan dereleri? Neden Kızılbaşlık, Ermenilik, Rumluk küfür, hakaret olarak söyleniyor? Hayır, kardeş değiliz, etle tırnak gibi de değiliz. Ne dini kullanan, dindar insanları baskı ve sömürü politikalarına payanda eden egemenlerle, ne payanda aracı tarikat ve cemaatlerle kardeşiz. Devletin ve tarikatların etkisiyle Sünni İslam dışında kalan inançları ve inançsızları aşağılayan kesimlerle de kardeş değiliz. Bu kardeşlik edebiyatı, sömürülen, ezilen geniş bir dindar kesimle, emek ve özgürlük ekseninde, inançlara saygı ekseninde kardeşleşmemizin önünü kapatan bir bariyerdir. “Zaten hepimiz kardeşiz,” diye başlayıp “sorun yok o halde…”ye dönüşen iki yüzlülük, kitlelerin sorunla yüzleşmesini engellemektedir. Burjuvazinin en büyük korkularından biri, dindar kesimin bu yüzleşmeyi yaşamasıdır. Çünkü o zaman bir kardeşlik köprüsü oluşabilecektir. Kardeşiz maskesiyle yaşlaşan tüm egemen kesimlerden maskelerini çıkarmalarını ve gerçeğe saygılı davranmalarını istemek zorundayız. Bunlardan biri bir önceki çalıştayın “yıldızı” Memur-Sen’dir.

Demokratik bir kurum olmayan Memur-Sen, Aleviliği asimile etme planı sunarak, konsept gereği bunu şimdilik dile getirmeyen devletin elini rahatlatmak için devreye girmeye çalışmıştır. Devletin söyleyemediği, Memur-Sen ya da onun gibi demokrasi maskeli devlet sendikaları ve dernekleri tarafından dile getirilecektir.
“Bizim,” diyor Memur-Sen Başkanı, kardeşlik edebiyatı yaparken, “Allah, Muhammed, Ali diyenle bir sorunumuz olmaz, kardeşimizdir.” (yani “Allah, Muhammed, Ali” demeyenle sorunu var. Nasıl çözecek acaba; devletin baskı araçlarını mı çağıracak?). Sünni İslam inancına uygun olan her şey, Memur-Sen Başkanı için uygun. Memur-Sen memur sendikası mı, İslam sendikası mı belli değil. O yüzden hiçbir Alevi örgütlenmesi böyle tipleri muhatap almamalı, onlardan çekilmelerini, yerlerini ağa babalarına bırakmalarını istemelidirler. Böylelerinin ”kardeşiz, sorunumuz yok” gibi beylik lafları sahtedir, dikkate alınmamalıdır.

HAK VERİLMEZ, ALINIR.

Örgütlü mücadele verilmeden hiçbir hak kazanılmıyor. Aleviler özellikle Sivas katliamından sonra örgütlenmeye başlamış ancak bu örgütlenmeler kitleden uzaklaşan, bürokratik, hantal yapıda, profesyonel dernekçilerin çalıştığı sivil toplum örgütlerine dönüştürülmüştür. Gelinen aşamada ise örgütlenmeler tıkanmıştır. Ankara mitingi ve 8 Kasım’da İstanbul’da düzenlenecek mitingin kitlesel katılımlı olması bu tıkanmayı gizleyemez. Çünkü örgütlenmelerin etkinliği değil, Alevi emekçilerin “Artık yeter!” deme noktasında oluşu katılımı belirlemektedir. Bu nedenle mitingler durumu gizlemek için değil, tıkanıklığı aşmak için kaldıraç olarak kullanılmalıdır.

Şimdi görev budur: Örgütlenmelerdeki tıkanıklığı aşmak. Bunun yolu son dönemlerde ortada dolaşan söylentilerde bahsedilen Alevi partisini kurmak değildir. Parti siyasi birliktir. Aleviler hangi siyasi programı hayata geçirecek? Mesela, nasıl bir ekonomik politika işleyecektir? Alevilik temelinde mi? Parti, iktidar olmak için kurulur. Bir Alevi iktidar mı hedeflenecektir? Bunun ekonomi politiği nasıl oluşturulacaktır? Neresinden tutarsanız elinizde kalacak böylesi bir proje, Aleviler içinden belli bir kitle desteği sağlayabilecek olan bir kaç kişiye Meclis yolunu açıp, Alevi örgütlenmelerini boğmaktan başka bir işlev göremez. Var olan örgütlenmelerin, halkın taleplerini kişisel çıkarlara feda etmelerinin kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Kişisel çıkarlarını toplumsal çıkarların önünde, dolayısıyla karşısında görenler, buna uygun örgütlenmelere gitmeli ve Alevilerin sırtında asalaklık yapmaktan vazgeçmelidirler. Geçmişteki örnek, Birlik Partisi’nin pratiği hatırlanmalıdır.

Alevilerin talepleri genel demokratik taleplere sıkı sıkıya bağlıdır. Bu yüzden Aleviler, diğer ezilen tüm kesimlerle kader birliği içindedir. Haklarını, örgütlenerek ve bu örgütler aracılığıyla diğer ezilenlerin taleplerine destek olarak ve onlardan destek alarak kazanabilirler. Ayrıca örgütlü, etkin bir mücadeleyle, ilerici partilerin Alevi taleplerini programlarına almalarını sağlayarak mücadele alanlarını genişletebilirler. Sadece talepleri iyi savunabilmek için siyasi parti kurmaktansa, bu gerici girişimde bulunmaktansa, taleplerinin ilerici partilerin, hatta diğer partilerin programlarına alınmalarını sağlamak çok daha somut ve faydalıdır. Ancak esas olan hiçbir zaman gözden kaçırılmamalıdır: Örgütlenmek ve kendi özgücüyle, sömürülen, ezilen kitlelerle omuz omuza mücadele yürütmek dışında bir kurtuluş seçeneği yoktur.

Alevi partisi Aleviciliktir ve Alevicilik ya siyasal İslam’a ya da laikçiliğe kapı açmaktan başka sonuç vermez. Bu yüzden var olan Alevi örgütlenmelerinin profesyonellikten kurtulmaları öncelikli adım olmalıdır. Mahalle, ev, köy toplantıları, forumlar, cemler yoluyla geniş Alevi kitlesiyle bir araya gelinmeli, diyalog yöntemiyle, talepler ve hareket tarzı kitleyle birlikte oluşturulmalıdır. Kitle inisiyatifinin açığa çıkması dışında hiçbir yol, Alevileri horlanmaktan, aşağılanmaktan, ezilmekten kurtaramaz.
Alevilerin asimilasyondan, Sünnileşmekten, kimliklerini yitirmekten kurtulmalarının tek yolu budur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir