“Beni İsyankar Ettin!” Müslüm Gürses

Yeşim KANTEKİN/ 05.04.2013-

Toprak gibi ezdin beni kül ettin, Kullarına beni oyuncak ettin, Sanki yetmez gibi eziyet ettin, En sonunda beni isyankar ettin. Talihimizi yazmış kara deftere, Gideceğiz bir gün o meçhul yere, Rastladın mı hiç gidip dönene, Sende boyun eğersin bir gün ecele… Müslüm Gürses

Osmanlı Hanedanlığı yıkılır, TBMM açılır, Cumhuriyet ilan edilir ve yavaş yavaş bütün eski kurumların yerini, yenisi almaya başlar. Halk için de yeni sisteme entegrasyon sürecini hızlandıracak yeni unsurlar oluşturulur. Osmanlı’da Tanzimat döneminde başlayan batı hayranlığı Cumhuriyetin ilanından sonra artarak devam eder. Müzik de bundan nasibini alır. Burjuva ve küçük burjuva içinde piyano veya keman dersi almak kimlik halini alır. Anadolu müziği küçümsenir, Batı müziği yaygınlaşır. İnsanın varoluşundan beri kendini tanıma, ifade etme biçimi olan müzik insanlar arası sınıf farklılıklarını derinleştiren bir araç haline gelir. Anadolu’da ise bağlamasını sırtına alan aşıklar çalıp söylemeye köylünün yoksul halkın dili sesi olmaya devam ederler.

Genç ve tecrübesiz olan yeni sistem, yeni ekonomik planlarla sanayileşme yönünde, yeni yatırımlar yaparak insanları doğallığında büyük kentlere göçe zorlar ve çarpık kentleşmenin önünü açar. Kentleşmenin merkezi, uğruna kanların döküldüğü, entrikaların çevrildiği İstanbul’dur. Bu durum yazdan ekip biçtiği, harmanladığı buğdayla kışın sonunu getiremeyen veyahut ağanın baskısından kurtulmak isteyen Anadolu’nun yoksul halkına umut kapısı olur. Taşı toprağı altın İstanbul’a, Anadolu’dan göçler başlar. İmece usulü bu sefer bağ bahçe yapmak, ekin biçmek için değil; başlarını sokacak bir ev yapmak için seferber edilir. Sepme yıldızlar gibi gecekondular konar İstanbul’un yamaçlarına. İstanbul burjuvazisi “varoş” der onlara. Yeni sistemin çıkmaz sokakları içinde yeni bir kültür hasıl olur: “varoş kültürü”. Bu kültür, ne Anadolu’dur ne de kenttir. Her şeyiyle kendine hastır. Bu özgünlük kendini müzikte de var eder. Arabesk müzik varoşun sesi olur…

Geçtiğimiz günlerde by- pass ameliyatı geçiren uzun süre yoğun bakımda kalarak ölüme uzun süre direnmesine rağmen hayata gözlerini yuman, arabesk müziğinin duayenlerinden Müslüm Gürses, hayatın silsilesini yemiş, tabiri caizse acının dibini yaşamış, kadere boyun eğmişlikleri kadar isyankar varoşların vazgeçilmezlerinden olmuştu. Binlerce insanda mübağala diye nitelendirebileceğimiz hayranlığı yaratan sadece yaptığı müzik miydi, yoksa ortak yaşanmışlıkları mı? Şimdi kendisini biraz tanıyalım. Müslüm Gürses, 7 Mayıs 1953’de Şanlıurfa’nın Halfeti İlçesi’nin Fıstıközü köyünde kerpiç bir evde dünyaya gelir, rençper bir ailenin en büyük çocuğudur. Üç yaşındayken ekonomik nedenlerden dolayı ailecek Adana’ya göç ederler.

Şarkıcılığa 1965 yılında, küçük yaşta Adana’da bir çay bahçesinde şarkılar söyleyerek başlar, aynı zamanda bir arkadaşı aracılığıyla Halkevine gider ve orada müzik dersleri alır. Terzi çıraklığı ve kunduracılık yapar, o yıllarda bir gazinoda sahneye çıkar. Ayrıca ilkokuldan mezun olduktan sonra 14 yaşındayken, 1967 yılında Adana Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen yarışmaya katılmayı çok ister, gider kendisine yeni kıyafetler alır, yarışmanın geleceği günü sabırsızlıkla bekler; fakat babasının engeli ile karşılaşır. Babası Mehmet Akbaş yarışmadan bir gün evvelki gece Müslüm Gürses’in saçlarını keser yine de çocuğunun yarışmaya katılmasına engel olamaz. Müslüm Gürses yarışmaya katılır ve birinci olur. Sesiyle küçük yaşlarda dikkat çeken Gürses kendisiyle yapılan bir röportajda o dönemle ilgili olarak şunları söylemiştir: “İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana’da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım Halkevine gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu’nda sanatçı oldum”. Soyadını da orada çalışırken “Gürses“ olarak değiştirirler.

1967 yılından itibaren TRT Adana-Çukurova Radyosunda da her hafta Cumartesi günü canlı olarak türküler söyledi. 1968 yılından itibaren piyasaya ilk 45’likleri çıkarmaya başladı. İlk plağı 1968 tarihli “Emmioğlu/Ovada Taşa Basma” plağıdır ve Ömür Plak, Adana basımıdır. Ömür Plak ile toplam 4 adet 45’lik yaptı.

İstanbul’a gelir. Unkapanı piyasasında kabul görmeye başlar. Tabi o zamanlar büyük konserlerin ve Müslüm Baba diye bağırarak konserleri inleten dinleyici kitlesinin tanığı değildir. Anadolu turnelerine çıkarak, sahnede kendine has tavrı ve edasıyla şöhret olma yolunda ilerlemekte olan biridir.

Ve bir gün turne dönüşünde Adana-Tarsur yolunda bir araç kaza yapar, araba paramparça olur. Müslüm Gürses öldü zannedilip morga götürülür. Doktor ölüm raporunu bile hazırlar. Tabi bu yanılsama Müslüm Gürses’in parmaklarını ve elini oynatmasıyla sona erer. Uzun süre yoğun bakımda kalır; bu kaza kendisinde ağır hasarlar bırakmış olsa da yaşama tutunur. Ve yaşamının uzun yıllarını hayat arkadaşı Muhterem Nur ile sürdürür. Ve hiç magazinleşmeden yaşarlar…

Şu da bilinmelidir ki ses kalitesi Japonya’da en gelişmiş ses laboratuarlarında incelenerek kusursuz bulunur.

Yaşıyoruz Arabesk

Çalar saatin tiz sesiyle uyanır kadın. Önceki günün mesai yorgunluğu uyuyunca sanki daha da ağırlaşmıştır. Yataktan kalkar, iş kıyafetlerini giyinir, kahvaltı etmeden çıkar. Atölyede kahvaltı onu bekliyordur. Minibüse biner, yorgun yüzler sınıfının üyelerine “bir kişi, meydan uzatır mısınız?” der. Uzattığı para elden ele tespihli ve sinirli minibüs şoförüne ulaşır. Kral FM’de Müslüm Baba’dan “senden vazgeçmem” çalar. Kadın başlar hayal kurmaya, ta ki eli tespihli şoförün “meydan” diye bağırmasına kadar. Atölyeye her gün yarım saat erken gider kadın. Bütün yüzleri birbirine benzettiği mesai arkadaşlarıyla kahvaltı etmek güne biraz daha iyi başlamasını sağlar. Sevdiği çocuğu makine başında olmaksızın yalnızca kahvaltıda, öğle yemeğinde ve çay paydoslarında görür. Çıraktan radyoyu açması istenir. Arabesk müziğin vazgeçilmez şarkıları eşliğinde derme çatma bir masanın üzerinde, dikiş makineleri ve kumaş parçaları arasında kahvaltı edilmeye başlanır, saat 08.00 oldu mu dikiş makinelerinin başına geçilir. Ve sonunda birbirinden renkli kazakların, gömleklerin eteklerin pantolonların üretileceği durmak bilmeyen çalışma başlar…

Ve kadın her diktiği parça işinde Müslüm Baba şarkıları eşliğinde bambaşka bir hayal kurar, her kurulan hayalden sonra isyan başlar…

Evet, sonunu bilmediğimiz, düşündükçe kör kuyularına gömüldüğümüz bir isyan başlar. Asgari ücretle geçinmek zorunda kalırız isyan ederiz, yol parasına zam gelir isyan ederiz, aşımıza zam gelir isyan ederiz, kirayı ödeyemeyiz isyan ederiz, çulsuzuzdur sevdiğimiz kız bizi terk eder hay böyle hayata der isyan ederiz, zengin çocuk fakiriz diye kullanılacak kız gözüyle bakar isyan ederiz, mesai uzar, gecelere kadar çalışırız isyan ederiz, maaşımızı alamayız; alsak da geç alırız isyan ederiz.. İşte bütün bu zamanlarda Müslüm Baba’yı hayatımıza yoldaş eyleriz..

Umutsuz bir isyanın resmidir Müslüm Gürses şarkıları. İşçilerin, kenar mahalle gençliğinin, acı çekenlerin, kaybedenlerin, kapitalist düzen içinde yalnızlaşanların lümpen olarak da tanımlayabileceğimiz çoğu insanın içine dokunan, yaşamını saran bir olgu olmuş, uzun yıllar da olmaya devam etmiştir. Bu insanlar yardımseverliği, Anadolu’dan taşıyıcılığını yaptıkları dayanışmacı ruhları, gözü karalığı, arkadaşı- dostu için ölünü bile göze alabilen arkadaş canlılığı gibi kimi özellikleriyle hep sola yakın olmuşlardır. Hatta öyle ki Müslüm Gürses’le birlikte devrimci marşlar dinleyerek umutsuz isyankarlıklarını umuda çevirmekte bocalama yaşamış; hatta yaşamını umuda çevirmeyi başarmış çokça Müslüm Gürses dinleyicisi vardır.

İnsanlar mı Müslüm Gürses’i yarattı, yoksa Müslüm Gürses mi kendi dinleyici kitlesini inşa etti? Arabesk müzik yaşamımıza bilinçli olarak mı sızdırıldı? Bilinmez! Biz her şeye rağmen ezilenlerin sesi olmayı başarabilmiş Müslüm Gürses’i hem ezilenlere olan saygımızdan hem de uzun yıllar müziğe sunduğu katkıdan ötürü saygıyla anıyor ve bütün sevenlerine baş sağlığı diliyoruz.

Günümüzü umuda ayarlayalım!

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir