BORÇ KRİZİ KÜRESELLEŞİYOR

MURAT KARAYEL

Çin, Japonya, Almanya dünyanın en büyük ekonomileri arasındalar. ABD ekonomisine gelince; üçünün toplamıyla kıyaslanabilecek büyüklükte ve ayakta kalabilmesi başka ülkelerin kaynaklarını kesintisiz kullanabilmesine bağlı. İç talep yetersizliğini ABD pazarı ile telafi ederek aşırı üretimi sürdürme imkanına kavuşan ülkeler, ABD’nin tüketimini finanse etmeyi ekonomik büyüme dönemlerinde sorun olarak görmüyorlar. İç talebi daraltıcı ekonomi politikalarının sağladığı rekabet gücü avantajını kullanmakla tatmin oluyorlar. ABD ise, dünya sistemindeki egemen konumunun fırsatlarından yararlanmış oluyor. Böylelikle sermayenin kollektif çıkarları korunabiliyor, sermaye birikimi küresel ölçekte sürdürülebiliyor. 2000’li yıllardaki riskli krediler, ABD’nin tüketimci rolünü oynabilmesinin önemli dayanaklarından biriydi. Devam ettirilemeyeceği belli olan bu politika 2007 yılında konut sektöründe patlayarak mali krize yol açtı. ABD ekonomisinin büyüklüğünün ve dünya ekonomik sistemindeki merkezi yerinin etkisiyle hızla yayılıp 2008’de küreselleşen mali kriz aynı kızla genelleşerek tüm sektörleri vurdu. Ekonomik faaliyeti toplumsal yaşamın bütünlüğünden soyutlayarak fetişleştirirken sermaye mantığının toplumsal sonuçlarını ve kapitalizmin çelişkili doğasını ilgi alanı dışına iten yaklaşımların, krizin gerçek nedenlerini ortaya koymaları düşünülemezdi.

Odak dergisindeki yazılarda 2008 küresel mali krizi, 1970’lerde kar oranlarında düşme olarak açığa çıkan kapitalizmin kiriziyle ilişkilendirilerek değerlendirilmişti. Burjuva iktisatçılarının iddialarının aksine yanlış ekonomi politikaları, devletlerin ekonomiye yersiz müdahaleleri, bir kaç spekülatörünün tutmayan h

esabı gibi dışsal nedenlere dayanmadığı; kapitalizmin toplumu kutuplaştıran dinamiklerinin kriz eğilimini barındırdığı savunulmuştu. Kapitalist sömürü ve burjuva egemenliği sistemindeki zaten var olmayan hiçbir kötülüğün kriz tarafından yaratılmadığı; kirizin sistemi nolağan işleyişindeki kötülükleri birikimli olarak açığa çıkardığı ortaya konmuştu.

Neoliberal politikaların kaynağındaki neoklasik iktisat teorisinin ideolojik ön kabulü olan bireyciliğin krizdeki rölü gösterilerek, bireyciliğin toplumcu bakış açısıyla devrimci temelde eleştirisi yapılmıştı. Toplumsal sonuçları kontrol edilebilen krizlerin egemenler için yarattığı fırsatlara dikkat çekilmişti. Bu görüşler halen güncel ve borç krizi için de açıklayıcı, fakat uzun bir tekrarı gerekli değil şu an. Başlıklar halinde anlatmayı yeterli sayıyorum.

Emekçilerin haklarının gaspedilmesi; onlarca tirilyon dolarlık kurtarma paketleri mali krizin geride bırakmaya yetmedi. Alınan tedbirler, sonuçlarının daha yıkıcı biçimde açığa çıkacağı koşulları yaratarak krizi derinleştirmek pahasına zamana yaymaktan başka işe yaramadı. Ekonomi hakkındaki görüşlerini büyüme, borsa, faiz, enflasyon gibi gerçek toplumsal durumla çok az bağı olan göstergelere dayandıranların ‘’iyimser beklentileri’’ süredururken, genelleşme ve küreselleşme eğilimindeki borç krizi kendini gösterdi.

MALİ KRİZİN

İKİNCİ DALGASI: BORÇ KRİZİ

Mali krizin ilk dalgası şirketleri yutarken devletler kurtarıcılığa soyunmuştu. Mali sermaye siyasal gücü sayesinde, neden olduğu krizden, çıkışın planlayıcısıda olabilmişti. Böylelikle, krizin bedelinin devlet eliyle topluma ödetilmesi sırasında kurtarma paketlerinden nemalanmıştı. Devlet kontrolündeki toplumsal k

aynaklarla mali sermaye beslenirken ülke ekonomileri daha zayıf, mali sermayenin saldırganlığına karşı daha savunmasız hale gelmişti. Nitekim krizin, ikinci dalgasında ülke AB, iflasa sürüklenen ülkeleri düşük faizli, uzun vadeli kredilerle desteklemek için ileri sürdüğü şartlarla onların IMF’si oldu. Bu dalganın bir kaç ülke ya da AB ile sınırlı kalmayacağı aşağı yukarı belliydi. ABD’nin borçlanma limitini yükseltmekte duraksamasıyla bıçak sırtında giden dünya ekonomisinin krize düştüğü, borç krizinin kürelleşip genelleşme potansiyeli taşıdığı yüksek sesle ifade edilir oldu. ekonomileri borçları nedeniyle batıyorlar. İlk sıradaki küçük ülke ekonomilerinin işası yeterince önemsenmemiş, işasın etkisini sınırlandıracak biçimde desteklenmeleri yeterli sayılmıştı. Yunanistan, İspanya, İtalya’nın işaslar zincirine eklenmesiyle sorunun boyutu değişti. Borçları toplam gelirlerini çok aşan bu ülkelerin ödeme gücünü yitirmeleri, büyük miktarda borçlu oldukları Fransız, Alman bankalarını sarstı. AB Merkez Bankası elindeki tahvilleri değersiz kağıda dönüştü.

Borsayı dibe çeken gelişmeler üst üste bindi: 2008 küresel mali krizi ile büyümenin durması ABD’nin borç yapısındaki sorunları gün yüzüne çıkardı. O günden bu yana meydana gelen artışla ABD’nin borçları yıllık toplam gelirine eşitlendi ve mevcut yasal çerçevede borçlarını çevirebilme olanağı kalmadı. Borçlanmalimitinin yükseltilmesi zorunluluk haline gelmesine rağmen Demokratlar ile Cumhuriyetçiler alınacak tedbirler konusunda hızla uzlaşamadılar. Standart And Poors isimli krediderecelendirme kuruluşu, borçlanma limitinin derhal yükseltilemeyişini siyasal engeller nedeniyle borç çevirme yeterliliğinde belirsizlik olarak yorumlayıp ABD’nin kredi notunu düşürdü. Aynı günlerde, batan ülkelerin alacaklılarından Fransa’nın kredi  notunun düşürülmesi beklentisi oluştu. Yılın ikinci çeyrek büyüme oranlarının beklentinin altında gerçekleştiği anlaşıldı. Fransa’nın yerinde saydığı, Almanya’nın beklenen yüzde 0.5 yerine yüzde 0.1’de kaldığı, AB’nin ancak yüzde 0.2 oranında büyüyebildiği, ABD’deki büyüme oranının da beklenen düzeyde olmadığı; dünya ekonomisinin büyümedeki itici gücü Çin, Hindistan, Japonya ekonomilerinin yavaşladığı görüldü. IMF, DB, yatırım bankaları tek tek ülkelerin ve dünya ekonomisinin yıllık büyüme oranı beklentilerini aşağıya çektiler. Birbirini takip eden devletler arası toplantılar da bir işe yaramadı ve bunlar borsaların defalarca çakılmasına, trilyonlarca dolarlık borsa kayıplarına yol açtı. Başbakan krizin teğet bile geçmeyeceği iddiasıyla ekonomi kurmaylarını tekzip etti ama ABD’nin kredi notu aşağıya çekildiğinde borsa düşüşünün en büyüğünün Türkiye’de meydana gelmesiyle tekzip edilmekten kurtulamadı.

 

 

TÜRKİYE BORÇ KRİZİNDEN EN ÇOK ETKİLENECEK ÜLKELER ARASINDA

Türkiye küresel mali krizden ağır biçimde etkilenen ülkelerden biri oldu. Hızlı küçülmenin ardından, onun da etkisiyle sağlanan yüksek oranlı büyümeyi teğetin ve uygun politikaları izleyerek ekonomik temeli sağlamlaştırmışlığın kanıtı saymak, her muhalifi Ergenekon üyesi ilan etme kurnazlığının bir benzeridir. Dünya toplam gelirinden aldığı payın halen 2007’dekinin gerisinde oluşu, AB ve Ortadoğu ülkeleri toplam gelirindeki payının düşüşü diğer ülkelere kıyasla Türkiye’nin küresel mali krizden ne kadar çok etkilendiğinin göstergelerindendir.

Kriz sırasında her iki işsizin yanına bir yenisi eklendi. Reel ücretler hızla düştü. Gelir dağılımı adaletsizliği derinleşti. Yolsulluk oranı ve yoksulluk riski ile yaşayanların sayısı arttı. Büyüme bazlı hesaplamaların iyimser olanları bile, krizin etkisinden kurtulabilmek için asgari sekiz yıl gerektiğini gösteriyor. Bir yanda krizin etkileri yaşamın bütününü kuşartırken, diğer yanda Koçlar, Sabancılar yüksek oranda kar artışı sağlayabildiler. Kapitalist birikimin kutuplaştırdığı toplumlarda ekonomik gelişmelerin her toplumsal kesim için aynı anlama gelmediği, aynı sonuçları doğurmadığı bir kez daha deneyimlendi.

Küresel mali kriz, ekonomik büyüme ve istikrar döneminden de bir fayda görmeyen halkı ezip geçerken işbirlikçi egemenleri teğet geçti. Başbakanın teğet geçeceğini söylediği ve sonradan öyle olduğunu iddia ettiği küresel mali krizin sonuçlarına bakarak; teğet bile geçemeyeceğini söylediği borç krizinin muhtemel sonuçlarını öngörebilmek mümkün.

Türkiye krize olabildiğine açık durumda. Risk algısı oluştuğunda derhal kaçacak yabancı sermaye ekonomisinin işleyişinde kilit noktada. Cari açığın boyutu riskleri artırıyor, dış etkilere duyarlılığı yükseltiyor. Resmi hesaplarda bile, cari açığın yarısının vurguncu sıcak para ve ülkede hiç olmadığı kadar artmış bulunan kaynağı belirsiz parayla idare edildiği görülüyor. İhracat artışı cari açığın düşürülmesi umudunu geliştirmiyor. İhraç ürünleri üretiminde ithalata bağımlı olduğundan ihracatla birlikte dış ticaret açığı da artarak cari açık pozisyonunu daha da kötüleştirebiliyor. İhracatın ithalatı karşılama oranının 2001 krizinden beri en düşük seviyeye inmiş olması cari açıkta artışın süreceğinin işaretlerinden biri.

Dış ticaretinde büyük payı olan ülkeler krize sürüklendiğinde Türkiye’nin bundan fazlasıyla etkileneceği, yüksek toplumsal bedeller ödemek zorunda kalacağı belliyken hükümet iyimser senaryolar dillendiriyor. İyimserliğini Avrupa’nın çekiciliğini kaybetmesiyle Türkiye’nin istikrarlı durumunun yabancı sermaye için çekim gücü yaratacağı, Avrupa pazarındaki daralmanın Uzakdoğu’ya açılarak telafi edileceği, krizle birlikte enerji maliyetinde meydana gelecek düşüşün cari açığı aşağıya çekeceği gibi argümanlarla destekliyor.

Hükümet yazdığı senaryoya inanmıyor olmalı ki acil toplantı yaparak sermayeyi rahatlatacak kriz önlemlerini almaktan da geri durmuyor.AKP, kendi miktarını tehlikeye atacak toplumsal sonuçlarından kaçınabildiği sürece, krizi emekçilerin haklarını gasp etmenin bahanesi olarak kullanmaktan kaçınmayacağını; sermayenin sürekli tekrarlanan isteklerini, emekçilerin örgütsüzlüğünü de fırsat bilerek kriz sırasında yerine getirme kararlılığını açıkladığı kriz tedbirlerine de yansıttı.

09 Ağustos günü Başbakan’ın, ekonomiyle ilgilenen adamlarıyla yaptığı toplantı sonrasında açıklanan, tamamı zengini daha da zenginleştirirken emekçilerin yaşam olanaklarının daraltılmasına yol açacak türden olan tedbirlerin bazıları şöyle:

Özelleştirmelerin sürdürülmesi,

mali disiplinin güçlendirilmesi,

yatırım ortamının iyileştirilmesi,

istihdam artırıcı politikalar….

‘’İstihdam artırıcı politikalar’’ başlığı ile anılan önlemler grubu, emekçilerin kazanılmış haklarına saldırının belirleyici adımını oluşturuyor.

Hükümet programında da yer alan kıdem tazminatının gasp edilmesi ve iş gücü piyasalarının esnekleştirilmesi hedeşerini kapsıyor. Bölgesel asgari ücret, kiralık işçicilik, taşoronluğun yaygınlaşmasıi, istihdam teşviklerinin yükseltilmesi vb. uygulamaların bu hedeşerin ikincil sonuçları olarak gündeme geleceği anlaşılıyor.

Bu derece kapsamlı bir saldırının işsizliğe çare, taşeron işçilerine yeni haklar, kıdem tazminatı hakkının yaygınlaştırılması gibi sunularak emekçileri içten bölme taktiğine odaklanılarak yürütüleceği şimdiden açığaçıktı.

EMEKÇİLERİN HAKLARINI KORUMA MÜCADELESİ DİNİ SÖMÜRENLERİN İKTİDARINA KARŞI MÜCADELEDEN AYRI YÜRÜTÜLEMEZ

İlerici güçler ve emek örgütlenmeleri mali kriz sürecinde etkili direnişler örgütlemekte yetersiz kaldılar.Devrimciler, egemen işbirlikçilerin topluma da yansıyan iç çatışmalarından örgütlenmelerini geliştirebilecek biçimde yararlanamadılar. Kapitalizmin gözden düşmesinden, neoliberal politikalarla birlikte bireyciliğin de sorgulanması olanağının artmasından en çok; iktidarlaşan gerici ittifakın merkezindeki Fethullahçılar faydalandılar.

Referandum ve son seçimler, ekonomik olarak dışlanan toplumsal kesimlerin din istismarcılığınca ideolojik olarak içerilerek sisteme bağlandığını teyit etti. AKP ile iktidarlaşan gerici ittifak ideolojik olarak topluma nüfuz etme gücüne ve emperyalistlerin desteğine dayanarak tam anlamıyla devletleşti. Düzen içi muhalefetin de, devletleşenler ile benzer yönlerinin artacağı bir dönem başladı.

İslamın ‘’Ilımlı İslam’’ olarak yozlaştırılması bir Amerikan politikası olarak hayli yol kat etti ve din istismarcılığının Türkiye’de devletleşmesiyle İslam coğrafyasına ihraç edileceği bir merkeze kavuştu. AKP’nin seçimden aldığı yüzde 50 oranındaki oyu, burjuva demokrasisi anlayışına uygun olarak sadece hükümet olmasının meşruluk kaynağı saymakla yetinmeyip, Kürt hareketine, sosyalistlere ve emekçilere yönelik saldırılarının da meşrulaştırıcısı sayma eğilimde olduğu anlaşılıyor.

AKP iktidarının güçlülük göstergesi olan devletleşmişliği (bu sürecin sembolik olarak da tamamlanması) aynı zamanda onun zayıf noktası olmaya adaydır. Ezilenlerin yaşamındaki tüm olumsuzlukların egemenler adına tek muhatabı haline gelmesi ideolojik gücünün kırılmasının ve din sömürüsünün inanlar tarafından fark edilmesinin olanaklarını artırmıştır. İktidar yandaşı medyanın krizde bile Ergenekon parmağı arayarak bu alanda hayali bir düşmanla vuruşmaya niyetlenmesi sebepsiz değil. AKP’nin güç kaybedeceği bir dönemin kapısı aralanıyor. AKP iktidarının din sömürcülüğünün teşhiriyle yoksullaşmaya ve krizin yükünün emekçilere yıkılmasına karşı mücadeleyi birleştiren pratiklerin ezilenlerden ilgi göreceği bir dönemdeyiz.

Gücümüze denk düşen bu nitelikteki pratiklerle, neoliberal politikaların ve bireyciliğin gözden düşüşünü toplumda devrimci temelde dayanışmayı geliştirmenin itici gücüne dönüştürebiliriz.

04.09.2011

, , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir