DİN VE LAİKLİK

Biz hepimiz, bütün insanlar, tek bir vücut halinde olgun bir insanın varlığında toplanmış gibiyiz.
Fakat neden böyle şaşıyız?
Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde
Neden zenginler yoksulları böyle hor görürler?
Mevlana Celalettin Rumi

Eğitim çalışmalarımızın birinde Dünya, Türkiye ve Sosyalizm adlı kitabın Laiklik bölümünü işledik. Kitabın ilgili bölümünde; laiklik nedir, irtica ve Diyanet kavramları, Alevilik, dine karşı tavrımız ne olmalı gibi konular tartışılıyor. Bu yazı kitaptaki tartışmalar ışığında yazıldı.

Ülkemiz nüfusunun yüzde doksan beşinden fazlası Müslüman olarak bilinmektedir. Dinsel baskılar yüzünden herhangi bir dine inanmayanlar kendilerini kolay ifade edemiyor oldukları için sayıları hakkında fikir edinmek zor. Ancak diğer yandan geleneksel İslamdan hayli farklı davranış gösteren geniş bir Alevi kitlesi ve dinsel taassuptan uzak yaşayan kesimler var. Hıristiyan, Yahudi vb kesimler ise küçük azınlık konumundalar. Dünyada ve bölgemizde din yükselişte iken ülkemizde din istismarcısı bir partinin iş başında olması; Laiklik, din ve Alevilik gibi konuların devrimci mücadele açısından tartışılmasını daha güncel kılmaktadır.

Düşünce ve inanç özgürlüğü anlamına gelen laiklik daha dar bir yaklaşımla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını ve dinin herhangi bir anlayış etrafında taraf olmamasını ifade eder. Anayasa da bu anlayışı destekler:

Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temek ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir.

Anayasa devletin laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti olduğunu yazar fakat hayatımıza ve dünyaya baktığımızda aslında karşılaştığımız gerçek biraz daha farklıdır.
Laiklik; dinin herhangi bir anlayış etrafında taraf olmamasıdır diye belirttik fakat uygulanan politikalar bunun tam tersidir. Egemen sınıf Cumhuriyetin ilk yıllarında dini, Saltanatın geri gelmesine yol açar diye tehlike olarak görmüştü. Zamanla dini kendi amaçlarına uygun hale getirerek kullanmaya başladılar. Bu süreçte siyasal partiler din istismarcılığı yolunda birbirleriyle yarıştılar ve bu günlere geldik. Din istismarcılığı kısa zamanda ABD emperyalizmi ile işbirliği halinde alabildiğine yaygınlaştı. Alevi-Sünni, dinci-laik kutuplaşması yaratacak şekilde gelişen süreç katliamlara yol açtı. Yetmişli yıllarda Alevilere yönelik Maraş, Çorum, Sivas Katliamları ve diğer katliam girişimleri, 1993 Sivas Katliamı, Hrant Dink’in 2007 yılında öldürülmesi ve Maria Katolik Kilisesi rahibi Andre Santaro’nun öldürülmesi bunlara örnektir.

Diğer yandan ise, ne burjuva politikacılarının emperyalistlerin hizmetine sunduğu ‘’din” gerçek dindir, ne de şeriat geliyor söylemiyle sorunlu laikçilerin savunduğu laiklik gerçek laikliktir. İslam’da Allah’a kul olmak halkçı bir yaklaşımla insana saygı ve eşitlik olarak yorumlanabilir. Çalışma, emek ve düşünme İslam dininde önemli yer tutar, paylaşım esas alınır. Laiklik, inanç özgürlüğünü güvence altına almaktır ve bu doğrultuda toplumsal barışı amaçlar.

DİYANET VE İRTİCA

Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıldan günümüze kadar hep tartışılan bir soru vardır: Türkiye Laik bir ülke midir? Laikliği dar tanımıyla ele alsak dahi sorunun cevabı aslında çok basittir. Türkiye hiçbir zaman laik bir ülke olmamıştır. Din işleri daha Cumhuriyetin kuruluşunda devletin resmi bir kurumu haline getirilmiş, dini sorumluluk bu kuruma verilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş ve gelişim sürecine bakıldığında Türkiye’nin laik olmadığının göstergesi gibidir adeta.

3 Mart 1924 tarihinde Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur. 1 Nisan 1924 Diyanet İşleri Reisliğine Mehmet Rıfat Efendi ilk başkan olarak atanmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığının resmi sitesinde, Diyanetin kuruluş aşamasındaki bilgiye göre Mehmet Rıfat Efendinin yüksek maaş almasını gururla takdim etmektedir. Diyanetin kuruluş aşamasındaki bilgiye göre 1954 yılında ise ilk defa Yayın Müdürlüğüne bağlı Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı kurulmuştur. Günümüze geldiğimizde ise Diyanet İşleri Başkanlığına, 2009 yılı bütçesinden ayrılan pay önceki yıla göre %22,8 oranında artırılarak yaklaşık 2 milyar 454 milyon YTL’lik olarak belirlenmiştir. Bu rakam birçok icracı bakanlıkların bütçesinin 2 ila 4 katı kadar. Bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Türk Diyanet Vakfının GİNTAŞ, KOMAŞ (Ankara), TEMSAŞ (İstanbul), DİVAN-TAŞ gibi birçok mali şirketleri de bulunmaktadır. (Bu bilgi Diyanet Başkanlığının resmi internet sitesinden bağlantılı kuruşlar bölümünden alınmıştır; www.diyanet.gov.tr).

Devlet ve onu yöneten burjuva politikacılar sadece Diyaneti büyük bir bütçe ile donatmakla kalmayıp Diyanet aracılığıyla, asıl kendi elleriyle, 7230 tane Kur’an kursu açmış ve bugün bu kurslara devam eden kişi sayısı 264 bin 796’dır. ( Bu bilgi Diyanet Başkanlığı resmi sitesinin sayısal bilgiler bölümü Kuran Kursları 2007/2008 istatistik tablolar kısmından alınmıştır.)

Yukarıdaki tablonun gösterdiği, egemen sınıfın sunni politikalarla dini istismar ederek halkı bu şekilde yönlendirirken, farklı dini inançlara sahip olanları ise dışlamakta olduğudur.

Kutsal ay olduğuna inanılan Ramazan ayında bile dinin nasıl hoyratça kullanıldığı hissedilmektedir. Hoşgörünün esas olduğu bu ayda oruç tutmayanların hesabı sorulmakta ve tedirginlik yaratılmaktadır. Birlikteliğin ve beraberliğin simgesi olan, paylaşmanın mutluluk verdiği sahur ve iftarlar ve Ramazan boyunca gelişen dayanışma duygusu ve bütün bunların sonunda heyecanla beklenen bayramlar artık Coca Cola, Burger King ve Mc Donald’s gibi emperyalist tekellerin istismar alanı olmuştur. İslam dini ekonomik ve manevi rant haline getirilmektedir. İslamın paylaşımcı, dayanışmacı ve eşitlikçi yanını ifade eden iftar yemekleri de zenginlerin gösterişçiliğine ve burjuva politikacılarının oy avcılığına alet edilmektedir.

Ülkemizde yaşanan olumsuz gelişmeler, tekellerin halka karşı ekonomik saldırıları halkın yaşam şartlarını iyice zorlaştırmıştır. Egemen güçler halkın yaşadığı durumu fark etmesine izin vermemek için dini sığınacak tek liman haline getirdiler. Böylece halk mücadele etmek yerine yaşanılanları dini duygularla içselleştirmiştir. Egemen sınıf ve devlet bunu yaparken bir yandan da kendisine karşı gelişebilecek toplumsal muhalefeti engellemek için irticayı körüklemiştir.

Devlet ve egemen sınıf; bu sorun etrafında partiler kurarak irticacı faaliyetleri kimi zaman ‘’denetim altına almış” kimi zaman ise desteklemiştir. Erbakan başkanlığındaki Milli Selamet Partisi ve onun çizgisinden ayrılan R.Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Fethullah Gülen ile girilen ilişkiler buna örnektir.

Devlet ve bu gücü elinde bulunduran burjuva politikacılar her dönem dini kontrol altında tutmayı başarmışlardır. Din; Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümet ve egemen güçlerle daha mesafeli, Demokrat Parti ve 12 Eylül ile yükselişte, bugünkü AKP hükümeti döneminde ise zirvededir. Sol mücadelenin yoğun olduğu 1960-1980 yıllarında din sol mücadeleye, 1980 sonrasında ise Kürt mücadelesine karşı kullanılmıştır. Hatta 2000 yılında Doğu’da irtica faaliyetleri ile gündeme gelen Hizbullah terör örgütü yaratılmış ve pek çok Kürt işadamı ve aydın öldürülmüştür.
Bugün pek çok kuruluşu ile devleti yaratan temel unsurların içinde yoğun bir faaliyet yürüten Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati de o günlerin mirası olarak karşımıza çıkmaktadır. Devletin pek çok kurumunda örgütlü olan Gülen cemaati Fem Dershaneleri, Samanyolu Televizyonu ve Zaman gazetesi, Asya Finans, Işık Sigorta, Burç FM gibi sermaye kuruluşlarına sahip bir holding olmuştur. 2003 yılında Gülen’in Yeşil Kart başvurusuna ilişkin Amerikan Savcılığı’nın hazırladığı dosyada da 25 milyar dolarlık maddi gücü olduğu belirtilmektedir (Sabah Gazetesi 2006 Kasım- Aslı Aydıntaşbaş). Yurtdışındaki Gülen okulları; ABD emperyalizminin faaliyetleri için bir ‘’üs” vazifesi de görmektedir. Buralarda, özellikle İngilizce öğretmeni kılığında, Amerikalı ve İngiliz birçok gizli servis ajanının faaliyet gösterdiği bilinmektedir.

Fethullah Gülen, egemen güçlerle geliştirdiği ilişki sayesinde ABD emperyalizminin gözüne girmiş ve buna karşılık ABD Gülen’i “ılımlı İslam”nın bir aracısı olarak desteklemiştir. Fethullah Gülen bu ilişkiyi aşağıdaki sözleri ile savunuyor.

Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, meselâ Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika’nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir (Nevval Sevindi röportajı, Yeni Yüzyıl, 23 Temmuz 1997).”

Burada Ilımlı İslam projesinden de bahsetmek gerekir. Ilımlı İslam; ABD’nin Soğuk Savaş zamanında Sovyetler Birliğini içerden çökertmek ve kendi etkinliğini artırmak için ortaya çıkardığı bir projedir. Bu projenin Türkiye’deki ismi Fethullah Gülen ve onun oluşturduğu cemaattir. Gülen cemaatinin örgütlenmesini geliştirdiği süreç ABD’nin Türkiye’de her zamankinden daha güçlü olduğu 1980’li yıllara denk gelir. 12 Eylül 1980 askeri darbesi solcular üzerinde baskı oluştururken darbeden etkilenmeyen kesimlerden biri de bu cemaat olmuştur. Gülen; 12 Eylül’den bir gün sonra 13 Eylül 1980’de, hakkındaki operasyon emrini öğrenip kaçabilmistir. 12 Eylül yönetimi, bir yandan aranıyor iken diğer yandan onu Çanakkale Merkez Vaizliği’ne atamıştır. 12 Eylül döneminde örgütlenme faaliyetleri katlanarak devam etmiştir. Gülen örgütüne sıçramayı yaptıran, 1986’da yakalanmışken onu İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı kuvvetlerinin elinden alan dönemin Başbakanı Turgut Özal’dır. Gülen, en büyük gelişmeyi, ABD vatandaşlığı ve CIA görevliliği, Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nce soruşturulan Tansu Çiller’in Başbakan olduğu 1993-1997 yılları arasında yaptı (Sabah gazetesi Washington servisi 22/02/1999).

Gülen, Çiller iktidarinda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terfi ve tayinlerine bile müdahale edecek güce ulaşmıştı. Fethullah Gülen, bir orgeneralin kuvvet komutanı olarak atanmaması için hangi girişimlerde bulunduğunu kendisi 10 Ekim 1995’te basın toplantısında açıklamıştır (Milliyet haber servisi 1995). 1998 yılı geldiğinde, Fettullah Gülen’in, tüm İslam dünyasının temsilcisi pozuna bürünürcesine Katolik Kilisesi lideri Papa ile Vatikan’da, patlayan flaşlar altında görüştüğüne şahit olabiliyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığından emekli olma dışında resmi ve akademik kurumsal sıfatı olmayan ve dolayısıyla da aslında pek tanınmayan birisi olarak Fethullah Gülen’in bu konumu tesadüf ile açıklanamaz.

ALEVİLİK

Devletin resmi ideolojisi Sünniliktir, bunun dışında olan kültür ve inançlar Sünni politikalarla asimile edilmektedir. Bu inançlardan biri de Aleviliktir.

Aleviliği hem İslam dini içinde hem de İslam dini dışında bir kültür olarak incelemek gerekir. Araştırmalar (Kazım Genç- Neşe Düzel röportajı 10 Ekim 2005 Radikal Gazetesi, Faik Bulut Alisiz Alevilik kitabı, Ali Yıldırım ‘Alevilik’ kitabı) Alevilik inancının Anadolu kökenli olduğuna, İslamiyet’ten çok önceye dayandığına işaret ediyor. İslamiyet’in bölgeye hâkim olması ile söz konusu geleneğin devamcıları Hz. Ali’nin ezilmişliğe ve yoksullara karşı adaletli yaklaşımından ve egemen otorite tarafından ezilmiş olmasından etkilenerek Ali yandaşlığını seçtiler. Alevi inancındaki Ali ile İslamiyet döneminde 7 yy. yaşamış Ali birbirinden farklıdır. Ali ile kastedilen şahıs değil içinde barındırdığı kavramdır. Yani Ali bu süreçte yeniden yaratılmış oldu.

Alevilik insanda tanrısal özellikler olduğuna inanır. İnsan tanrının yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır.

Bunu Alevi halkı kültürlerinde ve türkülerinde sıkça dile getirmektedir. Muhlis Akarsu’nun ‘Pazarlık Edelim Alim Seninle’ türküsünde şair belki de Alevilik inancının bu yönünü vurgulamaktadır. Şair burada pazarlığı ticari anlamda değil yeniden yaratılma çabasının bir parçası olarak değerlendirmektedir.

Pazarlık edelim alim seninle
İki cihan senin olsun sen benim
Hayrını gör inanınla dininle
Hatmin Kuran senin olsun sen benim
………
Ayıp değil midir Adem’e mihnet
Başına çalınsın hurili cennet
Dostluk pazarında olma muhannet
Huri Kılman senin olsun sen benim!!

Alevi toplumu tarihi ise, Sünni toplumuna nazaran birikim açısından biraz daha fazla özgürlükçü ve demokrasi yanlısıdır. Eşitlik, adalet, özgürlükçü bir düzen istemiyle ortaya çıkan Baba İshak, Şeyh Bedrettin isyanları Alevi halkın kendini ifade etmesinin bir göstergesidir.

Egemenlerin Alevileri dışlayan politikalar üretmesi, Alevilerin bu yönde mağdur edilmesi, ayrımcılığa ve ezilmişliğe uğramış olmaları Alevileri sola yatkın bir konuma getirdi. Sol ve Alevilik özellikle 1960 ve 1970 yıllarda birbirini tamamlamaya başladı. Aleviliğin gelenekleri, deyişleri ve türküleri sol mücadele içinde önem kazandı. Özgürleşebilmenin, taleplerini dile getirebilme ve demokratik konumlarını güvence altına alabilmelerinin sol mücadele içinde mümkün olabileceği görüldü ve bu yönde bir inanç oluştu. Bu inanç mücadeleyi o yıllarda da ileriye taşımıştır ve hala bugün birçok demokratik ve devrimci kurum içinde Aleviler önemli yer tutmaktadır.

Değişen ve küreselleşen dünyada Alevilik de değişime uğramıştır. Egemen güçler Aleviliğin mücadeleci yönünü gördükçe, özellikle 1980 darbesinden sonra Alevileri soldan ayıklamaya çalıştılar. Alevilik inancı dini boyuta indirilmeye çalışıldı ve egemenler kendi çıkarları doğrultusunda Alevilik üzerinde oyunlar oynadılar. Özellikle Kürt ulusal hareketi ile birleşmemesi için Alevilerin önündeki yasaklar ve baskılar bir ölçüde kaldırıldı. Alevi halkın düşmanları, katliamların sorumluluları Alevi taraftarı olarak boy göstermeye, inançlara saygı adı altında gerçeklikten uzak söylemlerle Aleviler içinde yer almaya başladılar. Aleviliğin özündeki ezilmişliğe başkaldırış olan o inanç gerçek amacından uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır.

Alevi halkının manevi zenginlikleri devrimci anlayışla yorumlanmalı ve değerlendirilmelidir. Alevilerin içe kapanmacı önyargılarına karşı da dikkatli olunmalı, bu önyargılara karşı Aleviliğin kendi içinden alternatif dayanışma hareketi gelişmesi desteklenmelidir. Aynı zamanda Aleviliğin ilerici niteliklerine sahip çıkmaya devam etmeli onu devletle bütünleştirmeye çalışan güçler karşısında alevi – Sünni birlikteliği yaratarak egemenlerin tertiplerini bozmalıyız.

DİNE KARŞI DEVRİMCİ TAVRIMIZ NASIL OLMALI?

Din; insanların düzene ve kendisine yabancılaşarak sığınacağı bir liman haline getirilmiş, mücadele etmek yerine en kolay yol olan manevi korku alanı olarak insanlara sunulmuştur.

Marks dini; insanların fiili yaşam sürecinin bir yansıması olarak ifade eder ve bu yüzden “din hurafedir” denilerek bir kenara atılamayacağını belirtir. Çünkü saçma, akıl dışı görünen din bilincinde aslında toplumsal gerçeklikler saklıdır. O halde dinin eleştirel analizinin yapılıp, dinsel şifrelerde gizlenen toplumsal gerçeklikleri bulup çıkarmak gerekir. Din, insanların kapitalist toplumsal ilişkiler içine hapsolmuş sahici insanlığı ‘’çaresizce” arayışıdır. Bununla beraber din, mevcut dünyada insanca yaşayamayan insanların, mevcut dünyanın kavramlarıyla zihinlerinde tasarladıkları “insanca yaşam” modelidir. Din, mevcut dünyada kendisini sahici insan olarak henüz inşa edememiş, yani sahici bir gerçeklik edinememiş olan insanın, zihninde özlediği insanlığı “ilahi biçimde” gerçekleştirmesidir. Marks’ın din eleştirisi bu noktada önemlidir. Marks din eleştirisini dünya düzeninin eleştirisi temeline dayandırmanın sonuçlarını düşünmek için insanları davet etmiştir.

Türkiye’de birçok devrimci dini halkın afyonu olarak göstermektedir. Marks’ın ‘Din halkın afyonudur” sözü bulunduğu anlam bütünlüğünden kopartılarak salt eleştiri boyutuna indirgenmiştir. Bu sözünde Marks egemenlerin sınıfları uyuşturmak için dini kullandıkları ve bu yüzden dini her şekilde reddetmek gerekir diye bakmaz. Tam tersi Marks din eleştirisini yukarıdaki temelde açıklar. Lenin ise devrimci mücadele için halkın dinsel yargılarının önemsenmesi gerektiğini savunmuştur.

Sol mücadele içinde bulunanların dine karşı tutumlarında hataya düşüldüğü yönler oldu. Halkın sahip olduğu dini yargıların gerçek nedenine inilmeden önyargılarla sorgulanarak inan insanları gerici, faşist güçlerin kucağına itmiş, halkın bu güçler tarafından kandırılmalarına neden olunmuştur.

Dine karşı tutumumuzda kendi bağımsız çizgimizi korurken diğer yandan dinin insan sevgisini, insana sorumluluğunu, dayanışmacılığını ve zulme karşı direnişçiliği ifade eden olumlu özelliklerini dikkate alarak anti-emperyalist mücadelede inanlarla- inanmayanları aynı çizgide buluşturabilmeliyiz. Dinin hümanist, adaletçi, eşitlikçi ve direnişçi kimliklerine sahip çıkmalı ve ezilenlerin mücadelesini bu yönde geliştirmeye çalışmalıyız. Halkın dini duygularına sırt çevirmek yerine inananla inanmayanın birbirine saygı duymasını sağlayacak birliktelik yaratmalı ve mücadele alanını egemen güçlere bırakmamalıyız. Halk mücadelesinin, birlikteliğinin özünü bu şekilde yakalayabiliriz.

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir