DİRENİŞ MEKTUPLARI

16-17

“Şu anda saat 04.00 ve ben infaz için son hazırlığım olarak bu mektubu yazıyorum” diye başlamış Ömer Yazgan. “Elimde kelepçe ile yazmak zor, 10 dakika bile çok görüldü”, diye belirtmiş Ömer. “Acele ediyorlar kısa oldu”, diye bitirmiş Erdoğan Yazgan mektubunu. “Mevcut anayasal düzeni silah zoruyla ortadan kaldırmaya teşebbüs” ettikleri iddiasıyla 29 Ocak 1983 yılında askeri darbeciler tarafından idam edilen devrimcilerin mektuplarındaki mesajların tartışılmasını önemli görüyoruz.
Onları idama mahkûm ettirenler isnat ettikleri suçu gerçekten de işlemiş olan insanlardı. Hatta mevcut anayasal düzeni silah zoru ile ortadan kaldırmayı, teşebbüs aşamasında bırakmayıp sonuca götürmüşlerdi. Dünyanın en kalabalık ordularından birinin ve yüz binlerce üyesi olan bir polis teşkilatının silah zoruna, tekelci medyaya, din istismarına ve kamuoyunu yönlendirme araçlarına dayanıyorlardı. Darbenin önünü açmak için Maraş’ta ve başka yerlerde kitlesel katliamlar yapmışlar, sahte bir Türk milliyetçisi ülkücülükle kandırılan gençleri kışkırtarak ülkemizin çeşitli yerlerinde sağ-sol, Alevi Sünni çatışması yaratmışlardı.
Güçlünün zayıfı kullanmasına ve yönetmesine; fakirden alıp zengine vermeye dayanan kapitalist düzeni sürdürmek amacını taşıyorlardı. Yıktıkları anayasal düzen de onlara çalışıyordu ama o düzeni yeterince baskıcı olamaması yüzünden ortadan kaldırmışlardı. Atatürkçülük adı altında bireyciliği, dinciliği ve şoven milliyetçiliği körüklediler. Kürt yurtseverleri onların zulmü yüzünden çareyi dağa çıkmakta buldu ve otuz yıla yaklaşıyor, oradalar. Darbenin asıl hedefi olan Türkiye Solu ise etkili bir direniş geliştiremediği için ezildi ve toplumdan tecrit edildi. Toplumun ezici çoğunluğu ise sesini çıkaramayacak hale geldi ve meydan para ve mevki düşkünü bireycilere, dincilere ve sahte milliyetçilere kaldı.
Aslında, devrimcileri sık sık “dış mihraklara bağlı” diye suçlayan bu güçlerin kökleri dışarıdaydı. ABD’deki bağlantıları, yani efendileri, 12 Eylül darbesinin haberini Türkiye komuoyundan erken haber almışlar ve birbirine “bizim çocuklar o işi yaptı” diye müjdelemişlerdi. IMF paşası darbeciler gerçekten de onların çocuklarıydılar. Metris, Mamak ve Diyarbakır cezaevlerini bugün Irak’taki Ebu Garip cezaevi haline getirmişlerdi. Üstelik de bunu huzur ve güveni, milli birlik ve beraberliği koruma görüntüsü altında yapmışlardı. Darbeyle birlikte yüz binlerce insanı gözaltına aldılar. Türkiye’yi işkencehaneye çevirmişlerdi. Rejimin kolluk görevlisi katiller bu ülkenin yüz akı gençleri sokaklarda ve dağlarda vurdular.
12 Eylül büyük bir gençlik ve aydın kırımıdır. Türkiye’de; Denizler – Mahirler ve İbrahimlerde sembolleşen 68 aydınlanmasının devamı niteliğinde ve kendisini kuşaklar boyu sürdürecek dinamik bir gençlik vardı. Ülkemizin bağımsızlığının ve Türk – Kürt Kardeşliği başta olmak üzere halklarımızın kardeşliğinin harcı ve ruhu olan o kendisine güvenli, mücadeleci geleneğe çok ağır darbeler vuruldu. Baskı ve terörle ezdikleri o geleneği; bireyciliğin dinciliğin ve şoven milliyetçiliğin asidiyle dağladılar.
İşte darağacına giderken verilen mesajlar o geleneğe ait olduğu için daha çok önem kazanıyor.
Günümüz bireyciliğinin bakışıyla yapılanlar anlamsız görünebilir. Hatta o bakışla 29 Ocak Sabahı idam edilen arkadaşların hayata ve bireysel sorumluluklarına sırt çevirmiş ve ailelerine karşı sorumsuz insanlar oldukları dahi söylenebilir. Oysa mektuplarda çok güçlü bir yaşama azmi, hayata kuvvetli bağlılık, yakınlarına derin sevgi ve sorumluluk, kendilerine çok yüksek değer verme dikkati çekiyor. Ömer Yazgan’ın belirttiği gibi yakınlarına miras bırakacak malları-mülkleri yoktu ama o halleriyle dahi dünyaya sığmayacak hayallere sahiptiler. Miras olarak mücadele anılarını bıraktıklarını yazdılar. Özel sorunları ve hatta hayatları dünyalarının küçücük bir bölümünden ibaret kalıyordu. Ölüme giderken sadece yakınlarına mesaj verme olanağı vardı; o olanağı da mücadelelerini savunmaya çalışarak değerlendirdikleri ve en büyük kaygılarının halkın direniş hareketinin gelecegi olduğu görülüyor.
Ömer Yazgan içlerinden önde geleni idi. Mektubunda da belirttiği gibi idamı doğum gününe denk geldi. Arkadaşların dördünün adının baş harflerini arka arkaya yazınca ÖMER olduğunu fark ettik, ondan sonra da isimlerini öylece, yani Ömer – Mehmet – Erdoğan ve Ramazan’ı; Ömerler, olarak anmaya alıştık.
Mehmet Kanbur; mektubunda Akyazı onurumuzdur, diye yazmış. Akyazı Eylemi isabetli bir eylem miydi, yani eylem sosyalizmin özünde yatan insancıl amaçlara uygun düşüyor muydu? Bunlar elbette tartışılmalıdır. Devrimci amaçlarla mücadele araç ve yöntemleri arasında uyum olmalıdır diyorsak; öncelikle hedefi isabetli seçmek ve aynı zamanda da masum insanların hayatlarını tehlikeye atacak eylemlerden titizlikle uzak durmak gerekir. Diğer yandan ise bir devrimci hareket mücadelenin mali ihtiyaçlarını olabildiğince gönüllü bağışlar yoluyla çözmeye çalışmalıdır da denebilir. Ancak bu insanların eylemini zaman ve mekân faktörlerini göz önünde tutarak değerlendirmek gerekir. Akyazı onurumuzdur, sözünü yorumlamak için eylemin hangi koşullarda, ne amaçla ve nasıl yapıldığına; bir de eylemcilerin dünyasından bakmak lazım.
Mektuplardan çıkarabildiğimiz ortak yanları şöyle özetleyebiliriz: “Ülkemiz ve halkımız için içtenlikle, cesaret ve özveri ile mücadele ettiğimiz için ülkemizin ve halkımızın düşmanları tarafından idam ediliyoruz. Devrimci hayatı tesadüfen ya da aldatılarak değil, bilerek ve isteyerek seçtik. Vicdanen rahatız, arkamızda övüneceğimiz bir miras bırakıyoruz. Ölüme yiğitçe gitmeyi devrimci görev biliyoruz. Moralliyiz. Arkamızdan gözyaşı dökülmesin”.
Bu mesajlar; toplumun susturulduğu bir ortamda direnişi örgütlemeye çalışırken yenik düşen insanlar tarafından idama giderken yazıldı. Erdoğan Yazgan’ın “acele etmemi istiyorlar” sözünden de anlaşılacağı gibi darağacına yürürken yazılmış sözlerdi. Onları astıranlar, arkadaşların mektuplarını 25-26 yıl yakınlarından ve kamuoyundan sakladılar. 78’liler Federasyonu’nun girişimiyle bu mektuplar ortaya çıkarıldı ve kamuoyuna iletildi. Mesajlar ülkemizin özel koşullarına yani Ergenekoncu-AKP ci tartışmalarına da denk geldiği için kamuoyunda yaygın şekilde duyulabildi. Böylece sola düşünme ve tartışma için çok önemli bir olanak çıkmış olduğuna inanıyoruz.
Yoldaşlarımızın; en son nefeslerinde bile halkı ve mücadeleyi andıkları -bu yiğitlik ve insanlık örneği- mektuplarını düne ve bugüne hâkim olan sömürü ve baskı düzenine karşı olağanüstü güçlü birer protesto ve direniş çağrısı; alternatif yargıla(n)ma ve adalet talebi olarak görüyoruz. Bu mesajların tartışılmasını ülkemiz aydınları, emekçileri, gençleri ve kadınları arasında bir diyalog hareketi olarak örgütleyemez miyiz?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir