Emperyalizm ve Anti-Emperyalizm

6 – 7 Ekim’de İstanbul’da İki Net Kutup:

Bazı süreçler vardır ki, dost da düşman da daha net göz önüne serilir.

6-7 Ekim IMF ve Dünya Bankası İstanbul toplantıları böylesi süreçlere bir örnek olabilecek nitelikteydi.

Başı sıkışınca; iktidar, güç ve oy uğruna ‘demokrat’, ‘yurtsever’, ‘halkçı’, ‘anti-emperyalist’ kesilen gericilerin saklanacakları bir maskesi yoktu o günlerde.

“İç ve dış düşmanlara” karşı vatan – bayrak edebiyatında başı çeken sivil faşist örgütlerin hiç maskesi yoktu 6 – 7 Ekim’de.

“Demokrasiye dayalı, insan haklarına saygılı hukuk devleti”nin maskesi yoktu emperyalist hırsızlar ziyarete geldiğinde.

Halkın “emniyet”inden sorumlu olduğu iddia edilen kolluk kuvvetlerinin, halkın mı yoksa emperyalizmin mi yanında olduğuna dair kafalarda soru işareti oluşturulabilecek bir ortam yaratılamadı IMF toplantıları sırasında.

“Davos Fatihi”nin emperyalist işgalcilerin karşısında ‘yurtsever’ bir maske takınmasına artık olanak yoktu.

Oy avcılığı yaparken ‘muhalif’ görünmek için türlü türlü şarlatanlıklar yapanların, ‘muhalif’ maskelerini daha fazla takmalarına olanak yoktu.

Oligarşi içerisindeki çekişmelerde kendi müttefiklerini korumak için hasımlarının açıklarını dört gözle kollayan, kendi yandaşlarının açıklarını kapatmak için varıyla yoğuyla seferber olan medyanın yalanlarının inandırıcılığı gülünç haldeydi. Söz konusu emperyalizmin ya da faşist – kapitalist sistemin çıkarları olduğunda ‘taraf’ların hangi tarafta, objektiflerin ne kadar objektif olduğunu gördük, yandaş sermaye medyasının…

Aradaki çizgi açık ve net bir şekilde ortadaydı.

Bir yanda emperyalizme doğrudan bağımlı faşist – kapitalist sistemin emniyetinden sorumlu kolluk güçleri; sistemin devamlılığından sorumlu emperyalizm işbirlikçisi siyasi partiler, sisteme muhalif olanların imhasından sorumlu cinayet ve işkence örgütleri topyekûn seferber olmuşlardı. Seferberlik sebepleri son derece netti; emperyalist sistemin ekonomik istilası ve egemenliğinden sorumlu olan temsilcilerin en güvenli ve en iyi bir şekilde konuk edilmesi…

Diğer bir yanda ise; devrimciler, anti-emperyalistler, yurtseverler, sosyalistler, demokratlar, özgürlükten yana olanlar… Onların da mücadele ve eylem sebepleri son derece netti; emperyalizme ve işbirlikçilere karşı coğrafyamızın onurunun temsil edilmesi…

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası yeni kan emici kararlarını almak ve dünyaya duyurmak için bu sene 6 – 7 Ekim tarihlerinde zirvesini İstanbul’da gerçekleştirdi, 13 bin sermayedar, ekonomik egemenliklerini güvence altında tutmanın, sermayelerini genişletmenin hesaplarını yaptılar.

Tayyip Erdoğan açılış konuşmasında “Dışarıdaki protestocuların sesine de kulak verin” diyordu…

Erdoğan’ın pek çok kişiyi şaşırtan bu açıklamasından sonra, yaşananların üzerinden çok da geçmeden, çark etti Başbakan: “Ne demokratik eylemi? Bunlar saldırdılar. Kime? IMF’ye mi? Dünya Bankası’na mı? Hayır. Benim halkıma, benim vatandaşıma saldırdılar. İstiklal Caddesi’ni mazlum esnafımın dükkânının camlarını indirdiler. Sıkılmadan demokratik eylem yaptıklarını iddia ettiler. 14 mekân verdik, gidin orada bağırın çağırın. Sizin vatandaşın camını çerçevesini indirme hakkınız var mı? Bunun adı eylem mi; protesto mu? Bunun adı fiili saldırı. Sorsan IMF nedir, bilmezler. Dünya Bankası ne işe yarar, onu da bilmezler. Bellemişler bazı şeyleri, şablon bunlarınki. O şablonların içinde dönüp dururlar.”

Tayyip Erdoğan ve onun gibilerin, olayları, durumları çarpıtması, yalanları, değişen durumlar karşısında çark etmeleri zaten görülmedik, bilinmedik şeyler değil.

Faşist sistemin aktörlerinin demokrasiden ne anladıklarını zaten biliyorduk, “gidin orada bağırın çağırın” açıklaması ile “benim halkım” diye nitelediği halkın rahatsızlıklarından, öfkesinden ne anladığını bir kez daha gördük yalnızca. Onlar için demokrasi, iktidarlarının meşrulaştırılması için bir perdeden fazlası değildir; onlar için halkın talepleri, demokratik eylemler bir tehdittir.

Soruyor Erdoğan: “Bunlar saldırdılar. Kime? IMF’ye mi? Dünya Bankası’na mı?” Tayyip Bey o an için durumun ironisinden habersiz miydi acaba? Eylemcilerin talepleri neydi; nereye yürümek istiyorlardı? Başbakan’ın eylemcileri kendi ‘kriterlerince’ meşru sayabilmesi için IMF ve Dünya Bankası’na nasıl ‘saldıracaklardı’ peki? Başbakanın temsil ettiği sistem, IMF ve DB temsilcilerini ‘canla başla’ korur kollarken; halkın öfkesinin IMF ve DB’ye yönelmesini Tayyip Erdoğan’ın hangi kriteri ‘meşru’ sayabilirdi?

Faşizm, halkın üzerindeki diktatörlüğünü sürdürebilmek için elbette ki yalanlara muhtaçtır. Eylemcilerin İstiklal Caddesi başta olmak üzere, vatandaşa, esnafa, dükkânlara saldırdığını iddia etti sistemin bekçileri ve yandaş medya… Yalanları, manipülasyon çabaları öylesine acizdi ki; kendi polis raporları dahi yalanladı onları. Kolluk kuvvetlerinin raporlarında açıkça yazıyordu: Eylemciler bankalara ve Mc Donald’s gibi tekel sermayelere saldırmışlardı yalnız. Halkın öfkesi emperyalist ekonomik işgaleydi. Bankalar ve tekelci sermaye kuruluşları bu işgalin bir parçası değilse nedir?

Faşist iktidar, azınlık diktatörlüğüne dayandığından manipülasyona ve nesneleştirmeyi politik bir araç olarak kullanmak mecburiyetindedir. Tayyip Bey gibileri bu mecburiyetlerinin son derece farkındalar ki; “benim halkım” diye nitelediği kitleleri ‘cahil’ ve ‘aptal’ muamelesi ile nesneleştirmekten kaçınmıyor: “Sorsan IMF nedir, bilmezler. Dünya Bankası ne işe yarar, onu da bilmezler. Bellemişler bazı şeyleri, şablon bunlarınki. O şablonların içinde dönüp dururlar.” diyor ama kendi pisliği içerisindeyken sağa sola ahkam kesen horoz acizliğinde olduğunun elbet farkında.

İşçiye açlık sınırının altında asgari ücreti reva gören; kendi IMF’ci, işbirlikçi politikaları değil mi? Memura %2,5 zammı çok gören kimin iktidarıydı? Kampüsleri, okulları ticarethane, öğrencileri müşteri gören kimdi; hangi işbirlikçi ekonomik anlayışa dayanıyordu? İşsizlik rekor sayılara nasıl ulaştı? Hangi işbirlikçilik dört gençten birisini bir bardak çay, bir simit parasına muhtaç etti? Sağlık hizmeti dâhil en temel ihtiyaçlar, nasıl bir ekonomik anlayış ile sömürü aracına çevrilir? Ormanlar ve doğal kaynakları kim, nasıl rant kapısı haline getirdi? Barınma gibi temel bir hak dâhil nasıl insanlardan gasp edilmeye çalışılıyor? Global Krizi önce inkar eden sonra ‘küçümsetmeye’ çalışan kimdi; nasıl bir ekonomik bağımlılık ilişkisi Türkiye’yi, ABD’de doğan bir küresel krizden en fazla etkilenen ülkelerden biri haline getiriyor?

Tayyip Bey’in temsil ettiği işbirlikçi Faşizm, işçi sınıfının, halkın, emekçinin elbette ki ‘icraatlarına’ karşı ‘kör ve sağır’ olmadığını biliyor ve işte tam da bu nedenledir ki halkın muhalefetinden böylesi korkuyorlar!…

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir