Emperyalizm ve Demokrasi

Erol ZAVAR-Mahmut SONER-12 Şubat 2013-

Aşağıdaki çalışma özellikle Kapital’de meta analizinde geçen bazı temel kavramların bir uygulaması olmuş. (ODAK)

20. yüzyılın başından bu yana siyasi literatürde başat yer kaplayan emperyalizm, sömürge ülkelerde, çoğunlukla, kapitalizmden ayrı bir olgu olarak ele alındı. Onun sınır ötesi sömürüsü öne çıkırtılarak, bu sömürünün temeli geriye atıldı. Bu yüzden mücadelenin anti-kapitalist ayağı hep yarım- eksik kaldı, anti-emperyalist mücadelenin içeriği, özellikle 1945 sonrasında, genellikle milliyetçilikle sakatlandı.

« Emperyalizm genel anlamda kapitalizmin temel özelliklerinin gelişmesi ve doğrudan devamı olarak ortaya çıkmıştır », diyen Lenin, « fakat » diye devam eder, « kapitalizm kapitalist emperyalizm haline ancak gelişmesinin belirli ve çok yüksek bir düzeyinde, onun temel özelliklerinden bazıları kendi karşıtına dönüşmeye başladığı ve bütün alanlarda kapitalizmin daha yüksek bir toplumsal ekonomik düzene geçiş döneminin bazı ögeleri biçimlenip belirdiği zaman gelmiştir. » ( Lenin, Seçme Eser- ler; 5. Cilt, syf. 90)

Nedir bu bazı öğeler: 1) Üretimin ve sermayenin yoğunlaşması, ekonomik yaşamda tayin edici rol oynayan tekeller yaratacak kadar yüksek bir seviyeye ulaşmıştır; 2) banka sermayesi sanayi sermayesiyle içice geçmiş ve bu “ mali sermaye temelinde bir mali oligarşi olmuştur; 3) meta ihracından farklı olarak sermaye ihracı özel bir önem kazanmıştır; 4) dünyayı aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birlikler oluşmuştur; 5) kapitalist büyük güçler tarafından dünyanın teritoryal paylaşımı tamamlanmıştır. “ (Lenin a.g.e, syf 91)

Demek ki emperyalizm gelişmiş, yoğunlaşmış bir kapitalizmdir. Onun bazı temel özellikleri kendi karşıtına dönüşmeye başlamıştır. Örneğin serbest rekabet yerini tekelci rekabete bırakmıştır. Bu noktada serbest rekabet, karşıtı olan tekelci rekabete onu doğurarak dönüşmüştür.

Serbest rekabet ekonomik alanda ve elbette daha sınırlı olarak toplumsal alanda da demokrasiye gereksinim duyar. Tek tek işletmelerin üretim ve ticari faaliyetlerini birbirlerine karşı eşit ilişkiler içinde yürütmeleri gerekir. Üretim henüz büyük boyutlara ulaşmamıştır, emek yoğunlukludur ve sınırlıdır. Bu nedenle eşitlik, zorunluluktandır,kendiliğindendir. Öte yandan daha baştan itibaren devletle iş yapanlar, ayrıcalık elde edenler vardır; büyüklüklerle küçükler arasında ayrıcalık farkı vardır. Yani daha serbest rekabet döneminde demokrasi inkar edilmeye başlamıştır. Eşit mücadele hem eşit girişim hakkı hem de öncelikle ekonomik alanda eşitlik hukuku gerektirir. Bu eşitlik ortamında, birbiriyle rekabet eden işletmelerin başlangıçtaki önemsiz, ufak eşitsizlikleri üretim düzeyinin artmasıyla giderek büyüyecek, kimi işletmeler iflas edecek, kimileri birleşecek ve büyüyen işletmeler giderek tekel konumuna yükselecektir. Tam da bu noktada, yani tekeller ortaya çıktığında eşitlik hukukun fiili durumu karşılayamaz hale gelecek, yerini tekellerin hukukuna, eşitsizlik ve hakimiyeti koruma hukukuna bırakacaktır. Demokrasi artık ayak bağıdır ve inkar edilme zamanı belirtmiştir.

DEMOKRASİNİN İNKARI

Burjuvazi, feodalizme karsı mücadele dönemi dahil hiçbir zaman tutarlı demokrat olmadı. Sınıf karakteri gereğidir bu. Onun için, artı-değer üretebileceği kadar bir demokrasi ve özgürlük yeterlidir. Yani emekçiyle pazarda eşit olarak karşı karşıya geleceği ( bunun için, serf, üretime katılacak bir serbestlik edinip özgür emekçiye dönüşmelidir) meta ve sermaye dolaşımının önündeki engellerin ortadan kaldırılacağı kadar bir özgürlük, demokrasi yeterlidir. Onun özgürlüğü rekabet özgürlüğüdür.

“Serbest rekabeti insan özgürlüğünün nihai gelişim noktası ve serbest rekabetin reddini; bireysel özgürlüğün ve bi- reysel özgürlüğe dayalı toplumsal üretimin reddi olarak görmek aptallıktan ibarettir. Sözkonusu olan sadece sınırlı bir temel üzerinde özgür gelişimdir. Sermaye tahakkümü temelinde. Bu türlü bireysel özgürlük, o halde, aynı zamanda bireysel özgürlüğün bütünüyle ortadan kalkması ve ….. nesnelerin egemen güçler haline gelmesi; bireylerin birbirleriyle girdikleri ilişkilerden bağımsız nitelik kazanması demektir.” (Marx, Grundrisse)

Fabrika ve atölye üretimi için emekçinin özgür olması zorunludur. Feodalizmdeki gibi bir kaç gün kendine, diğer günler fabrika sahibine meta üreteceği bir çalışma sistemi kapitalizm için imkansızdır. Çünkü kapitalizm metanın egemenliğine dayanır. Üretim kapalı halden çıkmış, toplumsallaşmıştır. Feodalizmde, serf, kendisi ve ailesi için yiyecek ve giyecek üretirken, yaşamında meta çok az yer tutar. Ürettiği ürün değişime girmediği için meta değildir. Yaşaması için gerekli ürünlerin tamamına yakınını kendisi üretir. Yaşamı basittir. Kapitalizmde ise yaşam karmaşıklaşmış, çeşitlenen meta yaşamın temeli haline gelmiştir. İşçi kendi yaşamı için gerekenleri değil, belirli bir meta üretmek üzere emek gücünü kapitaliste kiralar ve gereksindiği metaları aldığı ücretle karşılar. Dün kendisi için ürettiği undan yaptığı ekmeği artık satın almaktadır. Un da, ekmek de meta olmuştur. Artık feodalizmdeki gibi ayni ödeme pratik olarak olanaksız hale gelmiştir. Gömlek üreten bir fabrikada işçiye ücreti gömlek olarak ödenemez mesela. Meta, artık, özel bir meta olmuş olan para aracılığıyla dolaşır. Metanın serbest ve dolaşabilmesi için, onu serbestçe alabilecek ve metayı alacak özel metaya-paraya-sahip olan insanlar gerekir. Hukuk da buna göre şekillenir. Devlet bu hukuka uygun örgütlenir, dönüşür (Elbette bu sancılı bir süreç sonunda, burjuvazinin iktidar savaşını kazanmasıyla oluşur.) Dün toprakla birlikte alınıp sayılabilen serf/ köylü artık özgürdür. Dün fabrikada çalışabilmesi için, devlet, seyahat özgürlüğünü yalnızca burjuvalar için değil, herkes için tanımak zorundadır. Artık egemenlik babadan oğula geçemeyeceği için, devlet yöneticilerinin seçilmesi gerekir. Yani kapitalizm gelişmesinin hemen başında bir demokrasi, yani eşitlik ve yanı sıra özgürlük sloganıyla ortaya çıkmak zorundadır. Başka türlü eskinin hukukunu yıkmadan egemenliğini kuramaz ve artı-değer üretemez. Bu bir tercih değil, üretim ilişkilerinin gereğidir. Yani kapitalizm, gelişiminin ilk döneminde herkes için demokrasi istemek zorundadır. Ancak bu demokrasi her zaman iki yüzlü, paraya bağlı bir demokrasidir ve işçilerin artı değer sömürüsünü sınırlayacak her talebini güçle, kan dökerek bastırma demokrasisidir.

Demokrasi, genel anlamda, eşitlik, halkın kendi kendini yönetmeni demektir. Burjuva demokrasisi, yalnızca hükumet üyelerinin seçimine olanak tanır. Tüm memurların, devlet işlerini yürütenlerin seçilmesini engelleyerek halkın devlet yönetimine katılımını engeller. Daimi yöneticiler yani bürokratlar burjuvazi tarafından belirlenir ve atanır. Yalnızca devlet yönetimine katılımı değil, bireysel politik özgürlüklerin kullanımını da sınırlar. Özgürlüğün sınırı parayla belirlenir. Basın özgürlüğü vardır örneğin, ama kağıt fiyatlarını burjuvazi belirler ve emekçilerin gazete çıkarması zorlaştırılır, toplantı yapılacak salonlar pahalıdır ya da bireysel mülkiyet özgürlüğü nedeniyle sahibince kiralamaz işçilere, kamu alanları, valiliklerce başka işler için ayrılmıştır vb… Seyahat özgürlüğü vardır ama, işçiler ancak karınlarını doyuracak kadar parayı zor kazandıkları için, çalışmaya kölece bağımlılık içinde oldukları için, fiilen seyahat hakkından yoksundur. Ulus devlet ve sınırı, zaten bu hakkı ülke içiyle hapsetmiştir. Seçilme, politika yapma hakkı vardır ama propaganda için gereken para yüzünden, sıradan bir işçi aklından bile geçirmez aday olmayı, politika için boş zaman bulamaz zaten.

Burjuvazinin demokrasisi biçimseldir yani daha baştan inkarın zemini güçlüdür. Yine de serbest rekabet evreninde, biçimsel de olsa, demokrasi biraz geniş tutulmak zorundadır. Gelişmesinin belirli bir aşamasında tekellerin ortaya çıkışıyla kapitalizm, kapitalist emperyalizm haline geldiğinde ise demokrasi tamamen inkar edilir. İşçiler, toplumun büyük bir kesimi demokrasiden dışlanır, tekeller hakimiyetlerini kurar, ekonomik ve politik alanı denetimlerine alır. Biçimsel olan burjuva demokrasisi iyice daraltılır.

“Kapitalizm, emperyalizm aşamasında, üretimi en kapsamlı toplumsallaşmanın eşiğine götürmekte, kapitalistler deyim yerindeyse, bilinç ve iradeleri dışında tam serbest rekabetten tam toplumsallaşmaya geçişi temsil eden yeni bir toplumsal düzene çekmektedir. Üretim toplumsallaşıyor fakat mülk edinme özel kalmaya devam ediyor. Toplumsal üretim araçları küçük bir azınlığın mülkiyetinde kalıyor. Şeklen kabul edilen serbest rekabetin genel çerçevesi varlığını sürdürüyor ve bir avuç tekelcinin halkın geri kalan kısmı üzerindeki baskısı yüz kez daha ağır, daha hissedilir ve daha dayanılmaz hale geliyor.” (Lenin, seçme eserler, cilt 5, s.32)

Lenin Hilferding’in “Mali sermaye özgürlük değil, egemenlik ister” sözünü de aktarıyor.

Tekelcilik hakimiyet ve şiddet demektir. Ekonomik alanda egemen hale gelmek siyasal alanda da egemenliği getiriyor ve gerektiriyor. Lenin, tekellerin ekonomik alanda, diğer işletmelerin hammadde teminini; ürün sevkiyatını, pazara sürümü engelleyerek; alıcılarla yalnızca tekellerle iş ilişkisine girmeye izin veren anlaşmalar imzalayıp onları bağlayarak, fiyat düşürüp küçük işletmeleri batırarak; kredi verilmesini engelleyerek (ya da kredi faizlerini yükselterek) boykot yaparak; sendikalarla işçileri yalnızca tekele bağlı işletmelerde çalışabileceği şeklinde anlaşmalar yaparak hakimiyetini kurduğunu belirtiyor.

Bu hakimiyet bir hukuki üst yapı gerektirir. Devlet de buna göre şekil alır. Tekelcilik hakimiyettir ve hakimiyet şiddet olmadan kurulmaz. Tekelcilik bürokrasi ve militarizmin yönetimi belirlemesi ve toplumun en küçük birimlerine dek sızması demektir. Bu da biçimsel burjuva demokrasinin de kalkması, politik özgürlüklerin yasa ve polis gücüyle iyice daraltılması (gazetelerin yasaklanması, örgütlenmelerin yasalarla kuşatılıp sistemin yedeği haline gelmeye zorlanması , yoksa kapatılması, kitap toplanmaları belli bir bölgeyi güvenlik alanı ilan edip seyahatlerin yasaklanması, bağımsız aday olacaklardan , tam işinin 7-8 aylık maaşı kadar teminat parası yatırmaları isteyerek, onların aday almasının fiilen engellenmesi ve bunun gibi yüzlerce temel hakkın sistemli biçimde kullanılamaz hale getirilmesi… İş öyle noktaya gelmiştir ki, mahkemeler dünyanın her yerinde özellikle tekellerin doğayı, yaşam alanlarını yağmalamasına karşı yerel halktan direnenlere, düğünlere katılmama, akrabalarıyla görüşmeme gibi absürt cezalar yazmaktadır) demektir. Tekelci sistem artık demokra- siyi tümden inkar etmiştir. O yüzden emperyalizm ve demokrasi ancak biri diğerinin karşıtı olarak söylendiğinde yanyana gelecek olgulardır.

E M P E R Y A L İ Z M İ N YARATTIĞI DÜNYANIN BUGÜNKÜ HALİ

Tekelciliğin hakimiyet ve şiddet dernek olduğu, bugün dünyanın durumundan net biçimde anlaşılır.

“Hiç bir şey vermeden almaya çalışan bu asalak tekeller istihdamdan ziyade işsizlik yaratıyorlar. Toplum dünya üretiminin üçte birinden fazlasını kontrol ettikleri halde çalıştırdıkları işgücü dünya toplamının yalnızca yirmide biri kadardır. Dünyanın yüz büyük şirketinin serveti 1990 ile 1997 arasında yüzde 288 artmışken çalışanların sayısı yüzde 9’dan az artmış “( Ç. Can, Dünya Türkiye ve Sosyalizm s.17).

Tekelcilik, işsizlik yaratır. Üretimin toplumsallaşması yoğunlaştıkça, yüksek teknoloji ürünü makineli üretim geliştikçe, düne göre 100 kat fazla üretim 5-10 kat az işçiyle yapılabilmektedir. Üretim araçları üzerindeki mülkiyetin özel kalması insanları işsizlik ve açlığa sürüklemektedir. Bunu sürdürebilmek için de kitlelerin sindirilmesi gerekmektedir. Militarizm, polis devleti, kitlelerin sindirilmesinde hiç olmadığı kadar profesyonelleşmiştir.
“Devletleri ele geçiren sermaye dünya genelinde diktatörlüğü kurdu. Tekelci sermaye metropollerde sosyal politikaları ve demokrasiyi hedef aldı. Emekçi hak ve özgürlükleri geriledi ve kitlesel eşitsizlikler ve sefalet arttı. (Ç. Can, age, s.19)

Az gelişmiş ülkelerin yağmalamasından akan gelir emperyalist metropollerde işçi sınıfının toplumun refahını artırmak için kullanılmıyor. Tersine orada da emekçilerin büyük kesimi ekonomik yıkıma uğruyor. İçte gerekli sermaye birikimi yaratılmadan, emekçiler yıkıma uğratılmadan dışarıya yağma seferi yapılamaz zaten. Yani tekeller, ihraç edilebilecekleri kadar sermayeye sahip olmadan dünyayı paylaşmaya çıkamaz. Bunu da içte sömürüyü derinleştirmeden yapamaz. Kapitalizmin işi refahı artırmak değil, artı değer sömürüsünü artırmaktır.

“ABD’de saatlik ücretler 1973’de 8.55 dolar ile 1989 da 7.64 ve 1993’de 7.39 dolara inmiştir. (Ç.Can, age, sf.21) yani ABD’de 8 saat çalışan bir işçi 1973’de yıllık 20 bin dolara yakın bir para kazanırken, 20 yıl sonra kazancı 16 bin dolara iniyor. 4 bin dolarlık bir ücret kaybı var. Bu kayıp, demokratik bir ortamda mümkün değildir. Az gelişmiş denilen sömürgelerin yağmasından gelen kaynağın bir miktarı sendikalara aktarılarak işçi sınıfı içinde aristokrat bir kesim yaratılmış “aristokratların” yönettiği sendikalar eliyle işçi sınıfı kuşatılmış, örgütsüzleştirilmiş (ABD elektronik sanayisinde işçilerin yalnızca yüzde 5’i sendikalıdır) ve böylece mücadele dinamikleri törpülendikten sonra, demokrasinin inkarı ete kemiğe bürünebilmiştir.

Her yıl 15 milyon çocuğun açlıktan öldüğü; sömürge ülkelerin borçlarının her gün büyüdüğü; çocukların, kadınların, eşcinsellerin seks kölesi haline getirildiği, ABD ve Avrupa’da zenginlerin evlerinde kölelerin çalıştırıldığı, sadece ABD’de nüfusun yüzde ikisinden fazlasının hapishanede tutulduğu, emperyalist tekellerin yeniden paylaşım için silaha sarıldığı ve dünyanın göbeğini ateş topuna çevirdiği bir durumda demokrasiden sözedilemez. Emperyalizm dünyanın hiç bir yerinde, zamanında demokrasiyi temsil edemez, demokrasiyi taşıyamaz.

DEMOKRASİ

“ Demokrasi bir devlet biçimidir », der Lenin, ”azınlığın çoğunluğa boyun eğmesini tanıyan bir devlettir.” Kapitalizmin ulaştığı tekelci-emperyalist aşamada demokrasi inkar edilmiş, yerini bürokrasi ve militarizm bayrak edinmiş, baskıcı, anti-demokratik devlete bırakmıştır. Ancak demokrasinin inkarı, burjuva demokrasisindeki biçimsel hakların tamamen ortadan kaldırılması demek değildir. Hitler tarzı çalışma kamplarında üretim yapılan bir kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkar. (Tekellerin belli bir süre bu tür biçimlere başvurmaktan çekinmeyecekleri muhakkaktır.) Dolayısıyla bu durum, kapitalistler için de uygun değildir. Onlar demokrasiyi inkar ederken, iyice biçimsel alana indirgeyecek ve onu da alabildiğince daraltacaklardır. Kameralarla toplumu tüm hücrelerine dek izleyecek rutin dışına çıkanı, infaz ederek ya da hapishaneye kapatarak rutinin güvenliği sağlayacaktır.

Toplumu tümden örgütsüzleştirmek için onun belki bir azınlığını sendika ve derneklere sıkıştıracak geri kalanını herhangi bir örgütlenme içinde olmaktan çeşitli yöntemlerle( muhalif örgütleri, cendereye alarak , belirli aralıklarla terörle mücadele altında binalarını basıp muhalifleri gözaltına alıp, tutuklayıp, ortadan kaldırıp, korkuyu yayarak) men edecektir. Böylece bireycileşmiş, korkmuş ve eğitim politikalarıyla bilgisizleştirilmiş toplumu kolayca yönetebilecektir. Demokrasi eciş bücüş hale getirilip kitlelerin düşüncesinde 4 ya da 5 yılda bir oy vermeye indirgenecektir. Emperyalist kapitalist sistemde artık demokrasiden sözetmek olanaklı değildir.

Kapitalizmde insan ilişkisi yerini önce insan meta ilişkisine bırakırken, tekelci çağda metanın hakimiyeti belirleyici hale ulaşmış ve insan bir meta insan halini almıştır. İnsanın metalaşmasıyla derinleşen yabancılaşma ürkütücü boyutlardadır. Öyle ki, kitlelerin demokrasiden dışlanması, meta insana işler hale gelmeye, kitleler genel olarak kendi çıkarlarına aykırı hareket edecek denli sisteme bağlanmaya başlamıştır. Freire’nin “özgürlük korkusu” diye nitelediği bu durum metalaşan insanın özelliğidir.

Ancak insanın metalaşması, tekeller tarafından mantıki sonucuna dek götürülmeyecektir. İnsanlık ile köle isyanlarından bu yana, sınıflı toplumun bütün tarihi boyunca, egemen sınıfa karsı ezilen sınıfların mücadelesiyle özgürlük arayışını sürdürmüş ve büyük bir deneyim biriktirmiştir.

Her ne kadar şu an kolları bacakları, geçici felç yaşasa da işçi ve emekçiler bütün ezilen kitleler, metalaşmaya karşı direnme iradesine sahiptir. Tüm gerici saldırılara karşı, çeşitli biçimlerde, direnişler dünyanın her yerinde sürmektedir ve demokrasinin inkarı, bu yüzden, tekellerce, onun tümden yokedimesine dönüştürülememektedir.

Kapitalizmde demokrasinin niceliği sınıf mücadelesine bağlıdır. İşçi sınıfı ekonomik ve demokratik alan açmaya başlayacak ve buradan da niceliğin niteliğe dönüşmesinin, demokrasinin tamamen kazanılmasının yolunu açacaktır. Kapitalizmde demokrasi, varlığını, ancak, işçi sınıfı ve ezilen ulusların demokratik mücadelesiyle sürdürebilir.

 

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir