Ergenekoncu-Dinci Kavgası ve Kürt Sorunu

sayfa-16Cumhuriyet Mitingleri yeniden başlarken Kürt Sorunu’na çözüm tartışılıyor. Egemenler cephesinde hem yeni bölünme hem de birleşmeler yaşanıyor. Solun gelişme olanakları artıyor.

17 Mayıs Tandoğan Cumhuriyet Mitingi ile Cumhuriyet Mitingleri yeniden başladı. 18 Mayıs’ta Taksim’de sanatçılar Ergenekon Davası tutuklularının aileleri ile dayanışma gösterisi yaptılar. Bir gün sonra (19 Mayıs) Türkan Saylan’ın Cenaze Töreni oldu. Tören, Ulusalcıların gövde gösterisine dönüştü.

Hükümet yanlısı basının: “O mitinge katılanların başı Ergenekon Davası’ndan belaya girecek” mesajı yer yer ters etki yarattı. Tandoğan Meydanı AKP karşıtı göstericiler tarafından dolduruldu. 200-300 bin insan demektir bu. Ergenekon operasyonları tepki topluyor. 12nci Dalga denen Operasyon’un ardından liberal aydın ve sanatçılar Ergenekon tutuklularıyla eylemli dayanışmaya girdi.

Nisan sayımızdaki değerlendirmemizde (“Ergenekon’da On İkinci Dalga”) “Son Operasyon’un AKP karşıtlarının toparlanmasına hizmet etmesi mümkündür” diye yazdık ve AKP’nin başaşağı gitmeye devam edeceğini belirtmiştik. Operasyon’un Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’a dek genişletilmesi, kamuoyundaki inandırıcılığına özel bir darbe oldu. AKP karşıtları bu olayı “Fethullahçılar, rakip eğitim çabalarını; Ergenekon operasyonları ile baltalamaya çalışıyorlar” şeklinde yorumladılar.

Bilindiği gibi Fethullahçılar hem resmi hem özel eğitimde hem yurt içi hem de yurt dışında en büyük güç durumundalar. Operasyon üzerine Türkan Saylan basında manşetlere çıktı. Ölünceye kadar da oradaki yerini korudu. Hastalığı ve ölümü AKP’ye, sağlığından daha büyük zarar vermiş oldu. Operasyon’un ardından Saylan’ın Başkanı olduğu ÇYDD’ye ilgi ve bağışlar belirgin şekilde arttı. Basında Saylan’ın Cenaze Töreni’ne TSK adına gönderilen çelengin özellikle alkış aldığı yazıldı. Tören’e Hükümet’i temsilen, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay dahil, kimse katılmamıştı. Ertuğrul Günay’ın CHP eski genel sekreterlerinden olduğunu hatırlatalım.

Bir yandan Operasyon’da 13ncü dalganın gelmesi beklenirken (Can Dündar, Milliyet 28 Mayıs 2009) diğer yandan toplumda büyük bir kesim Ergenekon Operasyonu’nun muhalefeti sindirme oyunu olduğunu düşünüyor. 12nci Operasyon’un yerel seçimlerin hemen öncesinde yapılacağı beklenmekteydi. Belki de Saadet Partisi’nin tanınmış isimlerinden Bekaroğlu tarafından deşifre edildiği için seçim sonrasına ertelendi.

Yerel seçimlerden gerileyerek çıkmış olan Hükümet bu kez cepheyi daraltıyor ve Aydın Doğan ile barışıyor. Ulusalcılar artık Aydın Doğan’ın desteğinden yoksunlar. Hatta Doğan’ın kontrolündeki medya Ergenekon’un liderleri olarak bilinen eski generallerden Eruygur ve Tolon aleyhine sık sık yayınlar yapıyor. Ulusalcılar buna rağmen, AKP yanılılarını endişelendirecek şekilde toparlanıyor.

AKP yanlısı liberallerden Ahmet Altan 20 Mayıs tarihli Taraf Gazetesi’nde; “Bakın, hukukçular yeniden kıpırdanmaya başladılar” diye yazıyor ve devam ediyor. “Danıştay’da bir Daire Başkanı ‘Danıştay Baskını’nın Ergenekon’la ilişkisi olmadığını’ vurgulayan bir konuşma yaptı. Sincan Mahkemesi, Kürt Barışı’nda önderliği üstlenmiş görünen Cumhurbaşkanı’nın ‘sahtecilikten’ yargılanması gerektiğine karar verdi.” Altan devam ediyor: “Mitingler çoğalıyor. Bu kalabalıklar ‘çoğunluğa’ sahip değiller ama nüfusun yaklaşık dörtte birini temsil ediyorlar. Böyle büyük bir kalabalığı ve hukukçuları ardına alan Ergenekon ortalığı karman çorman edebilir. Kitlesel kıyımlar, büyük katliamlar bile yaşayabiliriz. Bunu önleyebilecek tek güç gene AKP. Eğer yeniden Avrupa sürecine hız verir, belediyelerinin ‘muhafazakârlığı’ çok vurgulayıp ‘şehirliliği’ fazla dışlayan tutumlarını gemlerse, sokaktaki kalabalıklar Ergenekon’un ardından çekilir.” Ahmet Altan yazısını “Yoksa benim görebildiğim kadarıyla bela geliyor”, diye bitiriyor.

Kürt Sorunu yine gündemin başında sayfa-17

Gerçekten de Cumhurbaşkanı Gül’ün yolsuzluktan yargılanması talebi tam da Kürt Meselesi’nde insiyatif almasına denk geldi. Hatırlanacağı gibi Milliyet yazarlarından Hasan Cemal geçtiğimiz ay Kandil Dağı’na gidip PKK liderlerinden Murat Karayılan ile görüşme yaptı. Hasan Cemal bu görüşmeyi Cumhurbaşkanı Gül’ün aracısı olarak gerçekleştirdiği iddialarını reddetti ancak görüşme medyada bir hayli tartışıldı. Tartışma üslubundaki “serinkanlılık” dikkat çekici idi. Yorumcular Karayılan’ın ne demek istediğini anlamaya çalışıyor göründüler.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül; “Kürt Sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur ve içinde bulunduğumuz dönemde sorunu çözmek için tarihsel fırsat oluşmuştur”, diyor. Burada “tarihsel fırsat” ile ne kastedildiği ve nasıl bir çözüm düşünüldüğü netleşmiş değil. Açıklamanın MİT Raporu’na dayandığı belirtiliyor. Kürt Sorunu hakkında Cumhurbaşkanı’na MİT tarafından sunulan Rapor, Milli Güvenlik Konseyi tarafından da tartışılmış. Ancak kiminle ve nasıl bir barış yapılmak isteniyor, henüz belli değil. Bir yandan sınıra asker yığılmakta ve operasyonlar yapılmakta diğer yandan ise Kürt Barışı’ndan söz edilmekte.

Abdullah Gül’ün; “Önümüzdeki günlerde iyi şeyler olacak, devletin birimleri birbiriyle uyumlu çalışıyor” sözü Genelkurmay ile Hükümet’in anlaşma içinde olduklarına işaret ediyor. Cumhurbaşkanı’nın “Sürece muhalefet partileri de katkı sağlasın” sözünün hemen ardından Baykal’ın ‘Genel Af’fın da mümkün olabileceğini ifade etmesi, konunun CHP ile de tartışılmış olduğunu gösteriyor.

“Tarihsel fırsat”ın arkasında ABD’nin Irak’tan çekilme hazırlıkları bulunuyor olduğunu düşünüyoruz. ABD; Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimi ile Türkiye arasında sıkı bir işbirliği kurarak çekilmek istiyor. Kürt Sorunu’na çözüm ihtiyacı buradan kaynaklanıyor. PKK bu gücü ile dağda olduğu sürece Türkiye’nin Barzani Kürdistanı ile yakın işbirliği yapabilmesi çok zor. ABD ve AB; Türkiye’nin Barzani, Irak Yönetimi ve PKK ile anlaşarak bölgede “istikrar” oluşmasını istiyor.

AKP İktidarı; Kürt kitlesi içinde PKK ve DTP’nin geriletilmesi yoluyla çözüme gitmek istemiş ancak tam tersi olmuştu. AKP’nin; uzlaşma arıyor görünse de PKK’nın zayıflatılması ve Kürt Ulusal Hareketi’nin güçten düşürülerek AKP’ye yakın Barzanici bir siyasal çizgide eritilmesi amacında ısrarlı olduğu gözleniyor. Bu durumda AKP’nin Kürt Sorunu’ndaki asıl muhatabı PKK değil, Barzani ve Talabani’dir. Genelkurmay; “tarihsel çözüm”ün askeri boyutunu yani PKK’ya karşı operasyonları üstlenmiş görünüyor. Sözkonusu anlaşma PKK’daki sol eğilimi temsil eden güçlerin zayıflatılması ve Kürt Ulusal Hareketi’nin Barzani Çizgisi’ne getirilmesini amaçlıyor. Liberaller “Kürt Barışı” olarak bunu benimsemiş görünüyorlar. Sürece tek resmi itiraz, şimdilik MHP’den gelmiş bulunuyor.

Sürece itiraz edecek asıl güç ise ulusalcılar olabilir. Abdullah Gül aleyhine dava açılması bu itirazın ürünü olarak yorumlanabilir. AKP hakkında Almanya’da ortaya çıkartılmış bir yolsuzluk skandalı olan ‘Deniz Feneri Dosyası’nın tam bu günlerde Türkiye mahkemelerince ele alınma çabası da ulusalcılar cephesindeki itirazların ifadesi olarak yorumlanabilir.

Ergenekoncu Ulusalcıların “Kürt Barışı”na asıl itirazları AKP’nin bu işi Ilımlı İslam Projesi’ne denk getirmek istemesinden kaynaklanıyor olabilir. AKP’nin Kürt Sorunu’ndaki çözüm arayışı hem Kürt Sorunu’ndaki yerleşik anlayışa uymamakta hem de Kürt Halkı içinde dinciliği güçlendirerek Ilımlı İslam Modeli’nin güçlenmesine hizmet etmektedir.

Ergenekoncu adı verilen Ulusalcılar arasında Kürt Sorunu’nda farklı görüşler bulunuyor. Mesela Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmış emekli generallerden Aytaç Yalman bu konuda çözüm için Kürt Ulusal Hareketi ile anlaşmak gerektiği yolunda açıklamalarıyla dikkat çekmişti (Milliyet, Fikret Bila, 3 Kasım 2007). Yani Ergenekoncu denen ulusalcıların bir kısmı Kürt Sorunu’nda PKK ile anlaşmayı savunurken, ismi Susurluk skandalı ile hafızalara yerleşen Emekli General Veli Küçük’ü hatırlatan diğer kısım hala “Kürtler karda yürüyüp ayakları kart-kurt eden Türklerdir” görüşünde kalmış gibi duruyorlar. Şu an yüksek sesle dile gelen görüşler ikinci gruba giriyor.

Kürt Sorunu üzerine Milliyet yazarlarından Melih Aşık’ın yazdıklarıyla Hürriyet yazarlarından Bekir Coşkun’un yazdıkları; Veli Küçük’ün yaklaşımlarıyla dikkat çekici paralellikler taşıyor. Her iki yazar da hümanist görünür. Ancak ikisi de Kürt Sorunu’nda Veli Küçüklerle paralel şiddet yanlısı görüşleriyle hayli öne çıkmış bulunuyorlar. Veli Küçük; mahkemede yaptığı savunmasında Susurluk Çetesi üyeleri ile ilişkisinden gurur duyduğunu savunuyor ve “ne yani onlarla görüşmeyip Murat Karayılan’la mı görüşecektim?” diyordu. Melih Aşık her fırsatta Kürt Ulusalcılara, Öcalan’a karşı kin ve nefreti körüklemektedir. Bekir Coşkun’un bu konuda artan aktifliği de çok ilginç.

Temiz toplumu, çevreyi, hayvan haklarını savunan ve Ermeni Sorunu’nda Türk Şovenizmi’ne karşı etkili ve duygulu yazıları ile tanınan Bekir Coşkun’un, Hükümet PKK ile görüşecek diye alabildiğine kışkırtıcı yayınlar yapıyor olması çok dikkat çekici. Abdullah Gül “Kürt Sorunu’nda tarihsel fırsat doğdu” dediğinden beri Bekir Coşkun sürekli konunun üzerine gidiyor ve hücumlarını şovenizmi kışkırtacak şekilde artırıyor. Bekir Coşkun “Yüzümüz Kara” başlıklı yazısında (Hürriyet, 30 Mayıs 2009) “Peki şehitler?… Neden öldüler?… Anadolu’nun otuz bin yoksul hanesinde, her gece bir anne ağlar, baba ağlar, dullar ve yetimler ağlar, tam 25 yıldır… Bunun için miydi?… PKK ile pazarlık edilsin, devlet teröre yenilsin diye mi çocuklarını davulla gönderip, sandık içinde karşıladılar?… [Cumhurbaşkanı] “şehit analarına ne diyecek?” diye soruyor. Aynı gazetede son mayın patlaması sırasında oğlunu kaybeden acılı annenin; bu savaşın sebeplerini sorgulayamadığı için aftan sözedenlere öfkesini gündeme getiriyor olduğunu okuyoruz.

Kürt Savaşı halkta öyle öyle şoven milliyetçi bir koşullanma yarattı ki, şovenizm en büyük politik güç haline geldi. Oligarşi kendi eliyle geliştirdiği şovenizmin tutsağı durumunda. Hasım burjuva taraflardan hangisi şovenizme başvursa ötekine ağır zarar verebiliyor ancak şovenizm, tıpkı alacağını tahsil etmek için mafyaya başvuran işadamı konumuna düşüyor. Mafya (şovenizm) onu bağlıyor ve karşıtlarıyla da işbirliği yolları arıyor. AKP, “biz olsaydık Apo’yu çoktan asmıştık”, diye DSP-MHP-ANAP Koalisyonu’na karşı oy toplayıp iktidara gelmişti. Ulusalcılar AKP’ye karşı iktidar mücadelesinde güç toplayabilmek için şövenist duygulara dayanarak halkı ve askerleri kışkırtıyorlardı. Kürt karşıtı bir tutumla Türk bayrakları taşımaları onlara meşruiyet ve kitle tabanı kazandırmaktaydı. Ancak laiklik davasını savunuyor görünen Ulusalcılar bu PKK düşmanlığı ile aslında en büyük zararı kendilerine verdiler.

Gidiş ve Alternatif

Karayılan da Hasan Cemal ile görüşmesinde laiklik endişelerine dayanan ulusalcıların bu çelişkisine işaret etti. Karayılan “PKK gerilerse dincilik gelişir” dedi. Nitekim Ergenekon operasyonları PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlar ile birlikte başlamıştı. AKP; “PKK düşmanlığı öyle değil böyle olur!” dercesine Ulusalcıların körüklediği şovenizm ile Ulusalcıları vurmuştu. İlk büyük Ergenekon Operasyonu’nda Öcalan’ın saçları ve bıyığı kazıtılmış, DTP Eşbaşkanı da askerden kaçmak için rüşvet vererek çürük rapor aldı diye basında yoğun bir kötüleme kampanyası eşliğinde tutuklanıp askere alınmıştı. Bu yoldan şoven milliyetçi duygular alabildiğine tatmin edilmiş, Ergenekoncular cascavlak ortada kalmışlardı.

Ergenekon operasyonlarının PKK’ya karşı operasyonla birlikte gitmesi hem AKP’nin hem de ABD’nin çıkarlarıyla uygundur. Türkiye’nin başta Ortadoğu olmak üzere bölgede ABD amaçlarına uygun hale getirilmesi hem Ulusalcıların hem de PKK’nın güçten düşürülmesini gerektirmekteydi.

Sol hareket fiili bir alternatif oluşturamadığı için, Ulusalcı-Dinci kutuplaşması toplumda belirleyici oldu… Bu kutuplaşma AKP İktidarı ile birlikte artan dinsel baskılar ve Ergenekon operasyonları ile ilerledi. Şimdi Kürt Meselesi’nde atılacak adımlarla kutuplaşmanın daha da artmasından korkuluyor. Cumhurbaşkanı’nın yakını ve danışmanı Fehmi Koru ise Hükümet’in attığı adımlarda ısrar etmesi gerektiğini savundu (“Değişim ve dönüşüm süreci kutuplaşmadan aşılmaz”, Yeni Şafak, 26 Mayıs 2008). Fehmi Koru “kutuplaşmadan korkmayalım” diyor. Fehmi Koru’nun yazısı yeni Ergenekon operasyonlarının ve hatta Kürt Hareketi’ne karşı yoğun saldırıların habercisi olarak yorumlanabilir.

Ergenekoncu liderler sola düşman insanlar. Ancak özellikle dinci baskılardan rahatsız olan kitlelerin tepkilerini örgütlemeyi esas almış ve bu yolda ilerlemiş oldukları için Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan insanların duygu, düşünce ve özlemleri ile bu mitinglerde etkili olan siyasi güçlerin niteliği arasında ayrım yapmak lazım. Din istismarcılığına dayanan AKP ülkede dinsel baskıların önünü açtı. Alevi kitlesi ve dinsel taassuptan endişe eden milyonlarca insan var. Yazımızın başında aktardığımız gibi Ahmet Altan bu kitleyi nüfusun dörtte biri olarak saptıyor. Özellikle Alevi kitlesinin tarihsel hafızasında dinci katliamlar var. Bu insanların endişeleri giderek artıyor. Gidişe direneceğine inanacakları güç gördüler mi, yanında yer almaları doğaldır. Eğer sol dinsel gericiliğe karşı bu kitlelerin yanında olmazsa, bu kitle Ulusalcıların yanında yer alarak gayet etkili bir şoven güce dönüşebilir.

Sol Hareket Ergenekoncu-dinci çatışmasını, her iki tarafın da teşhir olması ve ülkemizde demokrasi mücadelesini geliştirmek perspektifi ile değerlendirmelidir. AKP-Ulusalcı çatışması özünde polis-ordu çatışmasıdır da. AKP polis devleti anlayışını, Ulusalcılar ise asker devleti anlayışını temsil ediyorlar. Birinin demokratlığı polis copu demokrasisine diğerinin laikliği ve anti-emperyalistliği ise asker postalına denk düşüyor. Hiç birinin yanında yer alınamaz. Sorun iki kutbun dışında, halkın alternatifini yaratmaktır.

Sol iki gücün çatışması ortamında “al birini vur ötekisine!” tutumuyla aradan sıyrılarak gelişme olanağı aramalıdır. Ergenekon Davası bu anlamda geçmişin pisliklerinin, darbeciliğin, çeteciliğin ve kontr-gerillacılığın tartışılmasına olanak sağlayan yönüyle değerlendirilebilir. Diğer yandan Ergenekon tutuklamaları ülkemizde insan hakları ihlallerinin toplumda hissedilmesine olanak sağladı. Bunu en iyi şekilde değerlendirmek gerekir. Ergenekon koğuşturmalarına maruz kalan şehirli orta sınıf insanlar, özel hayatın ihlalinin ne anlama geldiğini kendi deneyimleriyle gördüler. Özel hayatın dokunulmazlığı ilkesi demokrasi mücadelesi veren devrimcilere karşı ihlal edilirken bu insanların umrunda değildi. Ergenekon tutuklularının yaşadıklarının kat kat fazlasını bu ülkede on yıllardır devrimciler yaşıyor. Ergenekon Operasyonu’nda polisin telefon dinlemelerine, medya ile işbirliği ederek özel hayatı alabildiğine ihlal etmesine karşı toplumda oluşan tepkilere demokrasi mücadelesi temelinde destek verilmesi gerekir. İnsanların sorgusuz-sualsiz gözaltına alınmasına, takip-dinleme-gözetleme olanakları yoluyla elde edilen bilgilerle özel hayatların şantaj aracı olarak kullanılmasına karşı mücadele demokratik mücadelenin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

Ancak bunların AKPci-Ulusalcı çatışmasında halkın alternatifini yaratmaya yetmesi olanaksızdır. Her iki kutuptan temelden bağımsız ve gerek derinlemesine gerekse de genişlemesine tüm toplumu kapsayacak şekilde gelişen bir Hareket yaratmak gerekir. Bu Hareket bir Eğitim ve Dayanışma Hareketi olabilir. Gelecek sayımızda Direnişçilerin temellerini atmakta oldukları bu Hareket’i tartışacağız.

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir