Gayri Milli Mutabakat

kilicdaroglu_kalp342“Yine kritik bir dönemdeyiz ve yine milli birlik ve beraberliğimiz tehlikede.” Bu söylemleri şu sıra burjuva siyasetinde, medyasında ve hatta kimi iş çevrelerinde duyar olduk. Bir yandan ne olduğu belli olmayan cılız bir darbe teşebbüsü öte yandan ülkede ve bölgede giderek artan bir savaş durumu. En son gelinen noktada Türkiye, yıllardır hesabını güttüğü Suriye topraklarına müdahale işini bir şekilde başarmışa benziyor. Tabi büyük birader Amerika’dan ve diğer güçlerden icazet almadan buna kalkışabileceğini de düşünmek olmaz. İşte böyle bir dönemde bizim yine milli şuurumuz kabardı ve bir anda milletçe bütünleştik.

Belki bazımız özellikle de Türkiye tarihine hakim olmayan kesimimiz bu milli ortaklığı şaşkınlıkla seyrediyor olabiliriz. Düzen muhalefetinin özellikle de CHP’nin tabanı sorabilir: Ya düne kadar bu adamlar Erdoğan şöyle, Erdoğan böyle deyip bizden oy istemedi mi? Bu ve benzer soruların haklı bir cevabı olması gerekir. Ancak, burjuva siyaset tarzı genellikle tek taraflı yani halkın taleplerini ve ihtiyaçlarını göz ardı eden bir tarz olduğundandır ki böyle bir sorgulamanın düzen içi muhalefet açısından çok da kıymetli bir mesele olduğunu söylemek zordur.

Türkiye’de yaşanan politik gelişmeler ve ittifaklar genellikle belirli tabuları sarsmadan gerçekleşir. Mesela; Soğuk Savaş döneminde ülkede yangın da çıksa dünya tersine de dönse bazı tabu denecek siyasi meseleler vardı. ABD’nin üstünlüğünün tartışılmazlığı, NATO’nun takdire şayan anti-komünizm mücadelesi gibi konular burjuva siyasetçileri tarafından ortaklaşa savunulurdu. Şimdilerde de benzer bir durum var. Türkiye, dünden bugüne yerel, bölgesel ve küresel çıkarlar doğrultusunda kendini hep kanla, savaşla, sömürüyle dünyaya ispat etmeye çalıştı. NATO’ya girmek istedik, Kore’yi kana bulayan savaşa ortak olduk. Soğuk savaş bitti yandık artık ne olacak bizim halimiz derken Körfez krizi çıktı imdadımıza yetişti. Tuttuk, ABD çıkarları için Ortadoğu’yu karıştırdık. Tabi bu arada içeride de bir düşman lazımdı. Onu da bulduk. Kürtler vardı ne de olsa. Sistem sıkışır gibi oldu mu hemen sorumluları belliydi: Kürtler, Aleviler, devrimciler…

Burjuva siyasetinin içinde CHP de DP de vardı, sonraları bu partiler, hem sağdan hem soldan dallanıp budaklandılar. Partiler ve lider kişiler değişti ama Türkiye’de emperyalizm halen at koşturmaya devam ediyor. Herhalde bugün, Türkiye’nin ABD’den ayrı ya da ona alternatif bir dış politika geliştirme olanağını düşünmek pek de gerçekçi bir şey değildir. 15 Temmuz sürecinin sonuçlarını düşünürsek de en iyi ihtimalle Erdoğan’ın ABD’nin, AB’nin ve Rusya’nın gözüne tekrar girmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Türkiye’de bir iktidar birilerinin gözüne girmeye çalıştığı anda ülkede milli berablerlik ve vatanın bütünlüğü tartışmaları hız kazanır. Önceleri komünizm tehdidi bu amaçla kullanılırken şu dönemlerde daha çok Kürt halkı bu amaca alet edilmek isteniyor. İşte bu sebeplerden dolayı ben, en son oluşturulmaya çalışılan Erdoğan ve AKP merkezli milli cepheyi “gayrı milli” mutabakat olarak adlandırmayı tercih ediyorum.

Türkiye’de ne zaman birileri çıkıp milli değerlerimiz ve bölünmez bütünlüğümüz gibi laflar etse sonu ezilen kesimler açısından hayırlı olmuyor. 15 Temmuz sonrası da böyle bir durumla karşı karşıyayız. Darbeyi savuşturanlar bir anda demokrasi havarisi kesildiler. Oysa biz, ne sermayenin ne de devletin Türkiye’de işçi sınıfının ve ezilen halkların yararına işler yaptığını pek göremedik. Darbe öncesi de sonrası da demokrasi açısından çok farklı değildi. Önceleri de işçi kıyımları, iş cinayetleri vardı, OHAL sonrası da var ve hatta hız kazandı. Darbe öncesi Türkiye’de Kürtler, Aleviler, kadınlar, gençler ciddi anlamda tehdit altındaydı, bu durum şimdilerde daha da şiddetli bir şekilde hissedilebilir. O zaman sormak lazım bu milli değerler ve vatanın bölünmez bütünlüğü denen şey aynı zamanda halkları bölmek demek mi oluyor? Ya da aynı şekilde egemenlerin ve devletin ezilenlerin zararına güç kazanması demek mi oluyor?

Bu süreçte AKP, apar topar OHAL ilan etti. Bu OHAL ilanı aslında bir taşla iki kuş vurmaya yarıyordu. Amaçlardan en önemlisi yaşanabilecek en ufak sistem karşıtı muhalefeti dahi silah zoruyla, işkence tehdidiyle püskürtebilmekti. Ayrıca, OHAL emperyalist ABD ve onun paydaşlarına da önemli bir mesajdı. Bu mesaja göre, AKP hem darbeyi savuşturan hem de ülkedeki milli bütünlüğün ve beraberliğin tesisine uğraşan bir iktidar olarak kendini dış dünyaya pazarlamış olacaktı. Tabi milli beraberliği sağlaması için daha önceki iktidarların yaptığı gibi kan tüccarlığına başvurması gerekiyordu. Kürt illerinde giderek yakıcılığını artıran bir savaş ve buna en son eklenen Cerablus operasyonları tam da Türkiye’nin kirli çıkarlarına uygun düşen adımlardır. Ayrıca, bu dönemde AKP çıkardığı kararnamelerle emekçilerin haklarını gasp etmeyi ve yaşanabilecek grevleri OHAL sayesinde yasaklamayı hedefliyordu. Bunlar yetmezmiş gibi dinci gericiliği ön plana çıkarıp başta Alevilere ve Kürtlere gözdağı veriyor. Ülkede iç savaş provası yapan Erdoğan özünde emperyalizmle tekrardan dirsek temasına girmeye çalışıyor. Düşünün ki darbe öncesi süreçte Erdoğan, hem Rusya’yla hem de İsrail’le anlaştı. Özellikle İsrail’le anlaşması çok tartışıldı. Ama, bu antlaşma düzen açısından önemliydi. Çünkü, Türkiye’nin asıl görevi İsrail’le çatışmak yerine ABD’nin ve İsrail’in Ortadoğu’da giremediği yerlere Müslüman kartını oynayarak girmesiydi. Erdoğan’dan beklenen, İsrail’le olan ilişkilerini emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden rayına oturtmasıydı. Beklentileri de boşa çıkarmadı.

handan-toprakAKP iktidarı emperyalistlerin ve yerel işbirlikçilerinin çıkarı için bu adımları atarken düzen içi muhalefet de sessiz kalmayacaktı. İlk görevi CHP üstlendi. Kılıçdaroğlu, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak tarzında açıklamalar yaparak Erdoğan’ın ve AKP’nin yanında saf tuttu. Sözüm ona bu ittifak darbe karşıtı bir ittifaktı. İşçi sınıfı ve Türkiye halkları asıl darbeyi AKP’den ve sermayeden yerken, CHP kalkmış darbe karşıtı bir ittifak kuruyordu. CHP yine fabrika ayarlarını hatırladı bu şekilde. Kılıçdaroğlu, hiçbir zaman bağımsız bir lider profili çizemediği gibi bu süreçte de CHP’nin yani Türkiye’nin kurucu zihniyetinin gerektirdiği biçimde düzenin istikrarına hizmet etmek için en başta gönüllü olanlardan biriydi. Bu dönemde düzen açısından istikrar çok önemli olduğu içindir ki CHP, OHAL uygulamalarına karşı ciddi bir muhalefet geliştirmek yerine düzen saflarını sıklaştırmayı tercih etti. O da yetmezmiş gibi daha geçenlerde CHP’li Avcılar Belediyesi’nden 300 civarında işçi, daha önce atılan işçi arkadaşlarına destek verdikleri için işten atıldı. İnsan ilk bakışta bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyor. Bir yandan istikrar diyorsun, demokrasi diyorsun. Diğer yandan katillerle, hırsızlarla, yolsuzlarla iş birliği yapıyorsun. CHP’nin yapması gereken şey, kendi belediyesinden attığı işçilerin ve her gün barış ve demokrasi söylemleriyle oy istediği ezilen Alevi ve Kürt halkının taleplerine kulak vermektir. CHP’ye düşen görev, Türkiye’nin iç savaşa sürüklenmesine engel olacak adımlar atmaktır. CHP’nin içindeki samimi ve sola yakın yüzlerin bu süreçte daha aktif rol alması da önemlidir. CHP’nin Erdoğan’a ve egemenlere teslim olmamaya niyetli kesiminin toplumsal muhalefetin diğer bileşenleriyle daha sıkı ve sıcak temas içinde yer alması da faydalı olacaktır.

Düzenin 15 Temmuz sonrası kurmaya çalıştığı gayri milli mutabakatın bizler açısından ne anlama geldiği oldukça nettir. Düzen şu sıra ülkede kendinden olmayanı zapturapt altına almaya çalışıyor. Düzen çalışa dursun, biz biraz da kendi durumumuzu gözden geçirelim. OHAL sonrası baskı ve sömürü mekanizmaları ağırlığını daha yoğun bir şekilde üzerimizde hissettirmeye başladı. Var olan sorunlara yenileri bir bir eklenmeye devam ediyor. AKP iktidarı daha önceleri yaptığı gibi cadı avlarına şimdiden başladı. FETÖ’cü diye birçok solcu ve sosyalisti kamudan ihraç etti. Bazılarını hapse attı. Çıkardığı KHK’ler yoluyla sermayenin elini güçlendirdi. İşçilerin haklarını güvence altına alan yasal düzenlemeleri işlevsiz kılmaya başladı. Demokratik ve meşru haklarına başvurup grev yolunu tercih eden işçileri zorbalıkla tehdit etti. Bunlar da yetmezmiş gibi barış isteyen aydın, yazar ve siyasetçileri tasfiye operasyonuna hız verdi. Sonuç olarak, bizlerin cevaplaması gereken çok önemli bir soru var: Teslim olup eyvallah mı diyeceğiz, yoksa emperyalizmin taşeronluğunu üstlenen faşist AKP iktidarına ve onun işbirlikçilerine karşı direnecek miyiz?

02.09.2016

A. Çağrı Gökçek

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir