Göçmen Emekçilerde Dayanışma

Hayri ARGAV

Emek göçüne dayalı göçmen kitlelerinin Avrupa’ya gelişlerinin üzerinden neredeyse yarım yüzyıl gibi bir zaman geçiyor olmasına karşın, bulundukları Avrupa ülkelerindeki yerli halk ile ciddi düzeyde iletişim sorunları yaşamaktadır. Bu  sorunun  bir boyutu yerli halkların göçmen topluluklarını hakları ile birlikte kabul etmekte zorlanmaları ise, diğer boyutu, göçmen topluluklarının birlikte yaşamdan yana taşıdıkları sorunlardır. Yerli halkların egemen kültür- ülke sahipliliği olma gibi gizli bir şovenizm taşıdıkları ne kadar gerçekse, göçmen topluluklarının günlük yaşamdaki uyuma gösterdikleri isteksizlik/direniş de bir o kadar gerçektir.

Sorun dayanışma olunca, bu durum önem kazanıyor. Dayanışma, sosyal bir olay olmakla birlikte, duygu ve düşünce alanında bir birlikteliği, yakınlığı kendine zemin edinir. Dayanışma, bir anlamda dayanışmacı güçlerin bir olay ve harekette birlikte gerçekleştirdikleri bir yazgı birliğidir. Destek, yardım, eş zamanlı hareketler dayanışma gibi gözükseler de gerçek anlamda bir dayanışma olmaktan uzaktırlar.

Göçmen işçilerin sadece Almanya’da değil, bulundukları Avrupa ülkelerinde böylesi bir sosyal hareketi kendi tarihlerine kazandırmamış olmaları nasıl yorumlanmalı veya nasıl değerlendirilmeli?

Aradan yarım yüzyıl geçmiş olmasına karşın, her iki alanda da bu zeminin yaratıldığı söylenemez. Bunun nedenlerini nerede aramak gerekiyor; yukarıdaki durum neden değil, sadece sonuçtur. Bu sonuçları yaratan toplumsal ve siyasal koşulları açığa çıkarmadan yapılacak değerlendirmeler, varılacak sonuçlar, gerçekçi olmaktan uzak olacaklardır. Bu, aynı zamanda Göçmen işçilere yöneltilmiş, kaba bir eleştiri olacaktır ki, hiç bir tarihi sorumluluk bunu kaldırmaz.

Bu nedenledir ki, bu kısa yazıda, göçmen topluluklarının göç sürecindeki sosyal-kültürel durumlarını anlaşılır kılmak ve bu süreçte hem yerli halkların egemen sınıflarının hem de göç gönderen ülkelerin develet politikaları ve hesaplarını irdelemek bir zorunluluktur.

Bunu yaparken de ülke olarak Almanya ve Fransa’dan örnekler verecek, göçmen topluluk olarak ta en büyük göçmen kesimi oluşturuyor olmaları nedeniyle Türkiye’den gelen emek göçünü esas alacağız.

Göçün Sosyal Yapısı

“Almanya bir göçmen ülkesi midir, değil midir” tartışmaları süredursun, bu ülkenin 83 milyonluk nüfusunun 15 milyonunu göçmenler oluşturmaktadır. Bu topluluk, ikinci dünya savaşı sonrasından bu yana Almanya’ya yasal veya yasa dışı yollardan gelmiş, ancak burada resmi oturma statüsü elde etmiş, içlerinde “Aussiedler” denilen Alman kökenlilerin de bulunduğu, farklı uluslardan oluşmaktadır. Bunlar içinde 7.5 milyon insan hala geldikleri ülkenin (2.7 milyonu Türkiye) pasaportunu taşırken, geri kalanı Alman vatandaşlığına geçmişlerdir.

Almanya’ya olan göç üç boyutludur: İlkini İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölünen Avrupa’nın “diğer yakası”nda kalmış olanlar oluşturmaktadır. İkinci dalga göçü 1960’lardan başlayan Türkiye, Yunanistan, İspanya gibi ülkelerden gelen emek göçü oluşturmaktadır. Üçüncü göç grubunu ise 1980’li yıllardan itibaren Asya, Afrika ve dünyanın yoksul ve savaş olan bölgelerinden gelen ve azalmış olsa da hala sürmekte olan “ilticacılar” oluşturuyor. Bu son grubun yaşamı tam bir trajedidir. En büyük kesimi oluşturan ikinci grubun durumu ise diğerlerinden çok farklıdır: “Gelen” değil “getirilen” olma özelliğini taşımaktadırlar. Bunlar Almanya merkezli Avrupa’nın yeniden inşası için getirilmişlerdir. Ne ki, bunların ezici çoğunluğu taşıdıkları mesleki potansiyel itibariyle “sanayi toplumunun aradığı işçi” olma özeliğinden yoksun, sanayi üretimi ve kent yaşamıyla karşılaşmamış, geri üretim ilişkileri içinden geliyorlardı.

Örneğin; Türkiye’den gelen emek göçü, ağırlıklı olarak kırsal alan kökenlidir. 1971-1974 yılları arasında Fransa’da toplam 800 bin Türkiyeli işçi bulunuyordu. Bunlar içinde köylü kökenlilerin oranı % 60’a yaklaşmaktadır. Yüzde 87’si düz işçi olan Fransa’daki Türkiyeli işçilerin, yüzde 70’i de ilk okul mezunu idi. Bu eğitim seviyesi Türkiye’deki işçilerin eğitimlilik durumlarıyla kıyaslandığında (bu aynı yıllarda Türkiye’de işçilerin yüzde 35i  ilk okul mezunu idi, yüzde 40 okuma yazma bilmiyordu) önemli bir farklılığı ifade etmesine karşın, kent proletaryası olma gibi bir özelliği göstermekten uzaktır. Bu durum, Fransa’ya gelenlerin “seçilmişler” olmasından kaynaklanmaktadır. Avrupa ülkeleri istedikleri işçiler de “okuma – yazma bilme” zorunluluğu aramaktaydı.

Getirilen işçilerin öyküsü basitti: Avrupa ülkelerinde bir kaç yıl çalışacak ve işleri bittikten sonra tekrar ülkelerine geri döneceklerdi. Tıpkı kendi ülkelerinde yazları büyük  kentlere gidip güzün yine kendi köylerine döndükleri gibi. Bu durumları geldikleri ülkelerde “Misafir işçi”, kendi ülkelerinde ise  “Gurbetçi” diye adlandırılmıştı. Onlar da konumlarına uygun bir yerleşim anlayışını benimsemişlerdi. Örneğin o yıllarda Fransa’da bulunan Türkiyeli işçilerin yüzde 80´i evli olmasına karşın, bunların sadece yüzde 20’si eşlerini yanlarına getirmişlerdi. Bu aynı yıllarda (1973-74) Almanya’da bulunan Türkiyeli göçmen nüfusun yüzde 70-75’i işçi, geri kalanı aile bireylerinden  oluşmaktaydı.

Avrupa’ya getirilen göçmen işçiler, “seçilmişlerdi.” Bu seçilmişlik sadece “okuma-yazma bilme” veya “sağlıklı” olmakla sınırlı değil, sosyal konum olarak da bilinçli seçilmişlerdi. Kalifiye olan olan az sayında kent işçisi, ama daha çok da köylüler tercih edilmişti. Bu tercihin nedenleri vardı: 1960’lı yılların dünyasına bir göz attığımızda “iki kutuplu dünya”nın yaratmış olduğu çatışma ve sürtüşmelerin Avrupa’nın batı yakasında nasıl bir siyasi/devrimci rüzgar estirdiğini görürüz. Kentli göçmen işçi göçü, bu rüzgara körük tutmak gibi bir şey olurdu. O nedenle Avrupa’daki işçi hareketiyle bütünleşmesi için  uzun bir yol katetmesi gereken köylüler seçilmişlerdi. Kısa sürede sınıf hareketine katılmaları olanaklı olmayan bu “yeni potansiyel”, sınıfsal özellikleriyle Avrupa’lı işçi sınıfına karşı bir güç olarak kullanılması düşünülerek seçilmişlerdi.*

Bu gerçek, dayanışma söz konusu olduğunda göçmen işçilerin durumlarına da ışık tutmaktadır. Göçmen işçiler gerek kültür gerekse de sosyal olarak sanayi işçileri olma özelliklerinden oldukça uzak bir konumdaydılar. Örneğin iş güçlerini satma, sendikalaşma vb. bilincine sahip olmamakla Avrupalı işverenleri pek memnun etmekteydiler.  Dahası bir çoğu bunun ayırtında bile değildi. Çok çalışıp, çok para biriktirmek ve bir an önce ülkesine dönüp mal-mülk sahibi olmak sevdasındaydılar.

GÖÇMEN EMEKÇİLER ÜZERİNDEKİ HESAPLAR

Nitekim kendi ülkelerinin egemen sınıfları da onları böyle yönlendiriyorlardı. Onlar için yeni bir gelir kaynağı doğmuştu; İşçi dövizleri bulunmaz bir nimet olmuştu. Türkiye’nin durumunu örnek verecek olursak, bu durum daha iyi anlaşılır. Avrupa ülkelerinde çalışmakta olan 1 milyon işçinin gönderdiği döviz 1965 yılında Türkiye dış satımının yüzde 15’ini oluştururken bu oran, ilerleyen yıllarda sürekli artacak ve 1973’e gelindiğinde dış satımın yüzde 93’ünü oluşturur duruma gelecekti.

Yönlendirme sadece bununla sınırlı kalmadı. Göçmen işçiler ulusal-dini- sıla özlemi gibi duyguları kullanılarak daha bir denetim altına alındılar. “Vatanı kalkındırma” propagandası ile işçiler hem daha çok Türkiye’ye dönük yaşatıldılar hem de ellerinde/avuçlarında ne varsa ilklerine kadar sömürüldüler. Örneğin 1975 yılında Tercüman Gazetesi’nin işçileri ev sahibi yapma vaadiyle topladığı milyonlarca Mark, ne ev ne de para olarak bir daha geri dönmedi. Bu süreç hala bugün bile işlemektedir. Son yıllarda art arda türeyen “Dinci Holdingler”in veya “Deniz Feneri” gibi dinci “yardım”(!) örgütlerinin Göçmen işçileri nasıl sömürdükleri Türk mahkemelerine değil, Alman mahkemelerine yansımış bulunmaktadır. Ama bu davalar “devede kulak bile değil”, işin görünmeyen boyutu daha derindir.

Göçmen işçiler üzerine yapılan planlar yalnız bunlarla sınırlı değil. Politik  olarak ta kullanılmaktadırlar. Avrupa’da bir güç olmak isteyen Türkiye, din ve ulusalcı yöntemlerle göçmen işçileri etkisi altında tutmaya çalışırken onların yerli haklarla uyumunu engellemektedir. Bu durum da buradaki göçmen işçilerin günlük yaşamını zorlaştırmaktadır. Eğitim, sosyal ve kültürel gelişimlerine katkı adına yaptıkları, cami gibi dini kuruluşları daha fazla yaygınlaştırmak olmuştur. Buradaki göçmenlerin anadilleri alanında yaşadıkları sorunlarla ilgilenilmezken, bu alanda bir tek öğretmen maaşını bile ödemekten çekinilirken sadece Almanyada bulunan 2 bin küsur camiye sorunsuz imam gönderebilmektedir. DİTİB (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği) konsoloslar bünyesinde en ağırlıklı çalışmayı oluşturmaktadır.

Bunun karşı tarafında kalanlar da boş durmamaktadırlar. Avrupa’ devletleri art arda çıkardıkları yasalarla göçmen işçileri denetimleri altına almaya çalışmaktadırlar. Yani Türkiye ile olan çatışmalar Göçmen işçiler üzerinden yapılmaktadır. Son yıllarda “uyum” adı altında çıkarılan yasalarla göçmen işçiler büyük bir baskı altına alınmışlardır. Devletlerin “uyum sağlamıyorlar” diye çıkarttığı yasalar, diğer yandan sivil alanda ırkçı/şoven güçleri güçlendirmekte, devlet baskısının yanında bir de sivil (Türkiye’de ki deyimiyle mahalle) bir baskı oluşturmaktadır. Eğitim ve işsizlik alanında ve sokaktaki dışlanmışlıklarıyla  zaten oldukça zor durumda bulunan göçmen işçiler, bulundukları ülke emekçileriyle bir dayanışma içine girmek yerine kendi kaderlerine mahkum olmayı bekler gibiler.

YAŞAMIN DAYATTIĞI GERÇEK

Bütün bunlara karşın, süreç, göçmen işçileri bulundukları ülke gerçeklerine yakınlaşmaya zorluyor. 1960’lı yıllardan buyana çok şey değişti; O yıllarda göçün dörtte birini oluşturan aile fertleri, bugün tersine dönerek dörtte üçü oluşturur duruma yükselmiştir. Birinci-ikinci kuşak denilen göçmen kitlesinin yerini buradaki  yaşamla bütünleşmekte olan yeni  kuşaklar almaktadır. Bu kuşaklar, buraların gerçeği olarak buraların sorunlarına karşı daha duyarlılaşmakta, dayanışma ve güç birlikteliklerine ihtiyaç duymaktadır. Her şeyden önce yaşam onu buna zorlamaktadır.

Okuyucunun kafasında şu sorunun oluşacağını tahmin edebiliyorum: Yerli halkla dayanışma içine giremeyen göçmenler, kendi aralarında nasıl bir ilişkiye sahiptirler? Bu soruya bir Alman sosyoloğun saptamasıyla yanıt verelim: “ Bulundukları ülkelerde ulusal gelirden eşit pay alamayan göçmen topluluklarının kendi aralarındaki ilişkileri, yerli halkın kendi arasındaki ilişkilerden kat be kat daha kötüdür.”

* Bu tezi bir örnekle destekleyebiliriz hemen: Almanya’nın en etkili ve belki de son radikal işçi direnişi 1974’deki “Ford Grevi”dir. Ve bu direnişi örgütleyenlerden biri de genç bir Türk işçisidir. Türkiyeli birinin böyle bir rol   oynaması büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Araştırmalarda ortaya çıkan; Bu işçinin İstanbul doğumlu ve babası sendikacı olan bir aileden geldiği gerçeğidir.

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir