Hamza Yalçın: İspanya’da Tutsaklığım; Baskı, Direniş ve Dayanışma

periodista-Hamza-Yalcin-Baltasar-Garzon_1177092772_73168879_1536x1024Türkçe’de “Önemli olan zoru başarmaktır” diye bir söz var. Galiba ben böyle bir başarıya denk geldim. Sırf Türkiye’deki diktatörü eleştirdim diye diktatörlüğün ricası üzerine 56 gün boyunca bir AB ülkesinin cezaevinde tutulmak gibi bir “zorluk”tu bu. Eğer ünlü eski yargıç Baltazar Garzon’un avukat grubunun çabalarıyla tahliye edilmiş olmasaydım bir ihtimalle şimdi İspanya yetkilileri tarafından cezaevi kaçağı diye aranıyor olacaktım.

Yerli halktan kimseleri göremeden Katalonya’dan ayrılıyorum diye üzülürken El Prat havaalanındaki sınır polisi beni durdurmuştu. Ertesi gün çıkarıldığım mahkeme tarafından tutuklandıktan sonra kötü şeyler yaşadım ama yaşadıklarım Barselona ve İspanya halkıyla tanışmak için güzel olanak oldu.

Havaalanına 3 Ağustos günü müşteri olarak gelmiştim. O zamana kadar güler yüzlü ve insana saygılı bir İspanya görmüştüm. Tutuklandıktan sonra ise her şey değişmişti. Daha 3 Ağustos gecesi orta yaşlı ve sivil giyimli iki polis tarafından sorgulanmak, endişelenmem için yeterliydi. İsveç’te yaşadığımı, İsveç vatandaşı olduğumu bildikleri ve Erdoğan hükümeti tarafından İnterpol’e verilen aranma gerekçesinin sadece basın ve söz söyleme özgürlüğü ile ilgili olduğunu gördükleri halde bana tehlikeli insanmışım gibi bakıyorlardı. Onlara İspanya’ya tatil için geldiğimi söylediğim halde İspanya solundan kimseyle görüşüp görüşmediğimi soruyorlardı. Ne yazık ki görüşmemiştim ama tutuklandıktan sonra İspanya’nın bütün demokratik kurumları ile temasa geçme olacağına kavuşacaktım.

Ertesi günü, 4 Ağustos, mahkemenin tutuklama kararını öğrendiğimde adeta paniğe kapılmıştım. Çünkü İspanya yargısı, Tayyip Erdoğan’ın beni Interpol’den istetme gerekçesini ciddiye almıştı. Gerekçe, Odak dergisine yazı yazmaktan ile Eğitim ve Dayanışma Hareketi adına faaliyet göstermekten ibaretti. Bütün faaliyetleri açık, yasal ve barışçı olan Eğitim ve Dayanışma Hareketi, İnterpol emri ve İspanya yargısının kararıyla terörist ilan edilmişti. Erdoğan’ın adamları her bakımdan geçersiz sayılacak bir de şahitlik göstermişti. Güya bir örgüt üyesi bundan 7 yıl önce benim örgütün genel sekreteri olduğumu söylemiş. Söz konusu kişi örgüt üyesi değil Odak dergisine emek vermiş dost bir insandı, iddia edilen beyanat kendisine değil polise aitti ve beyanatın tarihi de 2011 değil 2001 idi. O zamanki mahkemeler polise itibar etmeyip Odak çalışanı arkadaşı salıvermişlerdi. İnterpol’e tutuklama ricası yollayan Erdoğan devleti, iddialarına destek olacak bir tek eylem bile göstermemişti. İnterpol, Erdoğan yönetiminin böyle baştan savma hazırlanmış talebini hiç düşünmeden nasıl kabul etmiş, anlamak zordu. Sorunun çok önemli bir boyutu ise İsveç’le ilişkilerdi. İspanya ve İsveç aynı birliğe, Avrupa Birliği’ne dahil iki ülkeydi. İspanya yetkililerinin durumla karşılaştıklarında ilkin İsveç makamlarıyla temasa geçmemelerini çok yadırgadım. Çünkü Erdoğan hükümeti beni İsveç’te yasal olan politik faaliyetlerim için yargılamayı istiyordu. Bu anlamda Erdoğan hükümeti İsveç’teki demokratik özgürlüklere, İsveç’in egemenlik haklarına müdahale ediyor ve İspanya yetkilileri de buna alet oluyordu.

İspanya’nın muhtemelen en özel mahkemesinden Esmail Moreno adlı en özel hakimine denk düşmüştüm. Esmail Moreno adını İnternetten arayınca, hakkında Franko döneminden kalma yargıç olduğu yolunda haberlere rastlıyorsunuz.(1) Adam beni adeta memnuniyetle tutukladı ve bana öyle geldi ki zevkle hapiste tuttu. Tahliye talebim iki kez reddedilecekti. Tahliye olmamı belki de kedinin avladıktan sonra oynadığı fareyi teslim etmek zorunda kalması gibi üzüntüyle karşılamıştır.

Mahkeme, avukatlarımın serbest bırakılmam yolundaki itirazlarını “Bırakırsak kaçar” diye reddetmişti. Avukatlarıma “Niye böyle oldu?”, diye sorunca onlar da bana İspanya’da yargı, polis ve ordu hakkında hiç hoşuma gitmeyen makaleler getirdiler. Okuduğum makalelerde 30 yıl süren Franko rejiminin özellikle adını andığım kurumlarda temizlenmemiş olduğu yazılmaktaydı. Franko sonrasında ordudan üç darbe teşebbüsü yapılmış (1978, 1982 ve 1985) ve bu teşebbüsleri yapan askerler başarısız kaldıkları halde ceza bile almamışlardı. Askerler, Bask ve Katalonya sorunlarına özellikle ilgiliydiler ve 2014 yılına kadar politikaya müdahale etmeye çalışmışlardı.

Katalonya özel yönetimi 1 Ekim’de bağımsızlık için referandum yapacaktı. İstatistikler Katalonya halkı içinde bağımsızlık yanlılarının oranının yıldan yıla arttığını göstermekteydi. İspanya’da işsizlik yüksekti. Ülke ekonomik krizle boğuşmaktaydı. Katalonya’nın ekonomik durumu İspanya geneline göre hayli iyiydi. Katalonya bölgesi yanında Bask bölgesinde de ayrılıkçılık güçlüydü. Bask bölgesi de İspanya geneline göre daha zengindi. İspanya hükümeti ile Katalonya özerk yönetimi arasında referandum gerilimi giderek tırmanmaktaydı. Özellikle Katalonya anlaşmazlığı nedeniyle bir askeri müdahaleden çekiniyordum.

Polisin beni cezaevine getirirken kötü muamelesi, cezaevi girişinde dövülmem ve içeride hapis yatanlar üzerindeki baskı sistemi kafamda çok kötü bir İspanya oluşmasına yol açmıştı. Hatta “Erdoğan beni İsveç’teyken yazdığım yazılar ve yaptığım barışçıl, yasal ve açık çalışmalar yüzünden tutuklatıp hapiste tutuyorsa artık Tayyip Erdoğan yarın Avrupa’ya Başkan seçilirse şaşırmayacağım” diye düşünmeye dahi başlamıştım. Ben Barselona’da hapis yatarken aynı şehirde IŞİD katliam gerçekleştirmişti. 17 Ağustos’ta gerçekleşen katliamda 13 masum insan ölmüş 130 insan da yaralanmıştı. Beni hapsettiren ve hapiste tutturan, IŞİD’in gelişmesinden en çok sorumlu insanlardan biri olan Erdoğan’dı. Buna rağmen ben onun talebi üzerine hapiste tutulmaktaydım. Hapisten çıkmadan üç gün öncesinde artık iyiden iyiye Türkiye’ye gönderilmeye göre planlar yapıyordum.23113114_1559790830778420_1372058532_o

Barselona Hapishanesi

Yattığım İspanya hapishanesinin Avrupa’daki en iyi hapishanelerden biri olduğu söylendi. Eğer doğruysa o zaman Avrupa’daki hapishaneler üzerinde durulması gerekiyor. Kaldı ki hapishaneler bir ülkedeki siyasal ve toplumsal sistemi anlamak için bakılması gereken en önemli yerlerden birisidir. Benim Barselona kriminal cezaevine ilişkim gözlemlerim arasında çok olumsuz hususlar var.

Barselona cezaevini çok daha temel bir konuda ciddi şekilde sorunlu buldum. Orada cezaevinde yatan insanlara hiç saygı gösterilmediğini gözledim. Tutuklular ile gardiyanlar arasındaki ilişki en iyi ihtimalle insanlarla atlar ya da köpekler arasındaki ilişki gibiydi. Gardiyanların tutsaklara yaklaşımı onları aşağılayan ve küçümseyen bir yaklaşımdı. Beni en çok burası rahatsız etti.

Cezaevi girişinde kollarımı kaldırıp demir parmaklıklara tutunarak dinlendirmeye çalıştığımda gardiyan “kollarını aşağı indir!” dedi. Kollarımı dinlendirmek istememin sebebi, polis arabasında cezaevine getirilirken arkadan sıkıca kelepçelenmiş olmaktan dolayı omuzlarımda ve bileklerimde oluşan ağrı ve uyuşmaydı. O durumumda elimi iyi kontrol edemiyordum. Su içmek için oradaki musluğu açtığımda yerlerin ıslanmasına yol açmıştım. Kağıt bulup ıslanan yeri silmeye çalıştığımda oradaki nöbetçi gardiyan hemen müdahale etti: Ayağınla değil elinle sileceksin!

Sonra gelen dört gardiyan soyunmamı istediler. “Niye?” diye sorduğumda beni dövmeye başladılar. “Ben bir insanım!” diye bağırdım. “İnsansan ne diyorsak onu yapacaksın” diye cevap verdiler.

Dövülmemin ardından hücreye konuldum. Orada saatim yoktu. Zamanı bilmem zordu. Kağıt kalem de vermediler. Ingreso denilen o ilk kısımda kaç gün kaldığımı hatırlamıyorum. Belki 5 gündü. Ardından ilk kez güneşlenmeye çıkarıldığım MR-O adlı başka bir bölüme, hemen aynı gün de Modula adı verilen ana bölüme gönderildim.

İsveç konsolosluğu ziyaretime geldiğinde onlara güvenliğimden endişeli olduğumu anlattım. Hapis yatanlar arasında Erdoğan’a sempati duyan insanlar görmüştüm. Güvenliğim gerekçesiyle beni daracık havalandırması olan genellikle sigara dumanı içindeki MR-O adlı bölümde tek kişilik bir hücreye yerleştirdiler. İnsanlar arasında otururken sırtımı duvara vermeye özen gösteriyordum. Kendimi en özgür hissettiğim yer hücremdi.

Uğradığım davranıştan o kadar kötü etkilenmiştim ki anlamam zayıflamış, hafızama ve değerlendirmelerime güvenemez duruma gelmiştim. Onlara aynı şekilde karşılık vermediğime çok üzülmüştüm. Ancak öyle yapsaydım “Terörist, gelir gelmez gardiyanlarımıza saldırıp onları yaraladı” diye beni haksız çıkarırlar, diye düşünmüştüm. Başka bir direniş stratejisi geliştirdim ve çok da etkili oldu. Kafamı toplamak için cezaevini ve yaşadıklarımı anlatan bir mektup yazdım ve avukatlarım aracılığıyla onu arkadaşlara yolladım. Onlar da İsveççe, İspanyolca ve başka bazı dillere çevirip yayınlattılar. Bu konuda İsveçli gazeteci Kurdo Baksi arkadaşım etkin rol oynadı. Yazmanın; sevdiklerimi, mücadelemizi, özellikle kaybettiğimiz devrimci arkadaşlarımızı düşünmenin çok faydasını gördüm.

Gardiyanlar tarafından aşağılanma endişesi yüzünden, cezaevinde güldüğümü bile hatırlamıyorum. Alışık olmadığım şekilde aşırı ciddiydim. İçerideyken sürekli bağırsaklardan sorun yaşadım. Tuvalete bazen haftada bir kez ancak çıkabiliyordum. Şeker hastası olduğum için verilen yiyeceklerin az bir kısmını yiyebiliyordum. Diyet adına verilenler karbonhidrat ağırlıklı yiyeceklerdi. Cezaevinde hareket edemediğim halde bu yüzden çok kilo kaybettim.

Cezaevinden bazı manzaralar

Cezaevinde fotoğraf çekilmesi olanağı yoktu. Manzara ile kastettiğim, benim gözümden insan ilişkileridir. Sosyal çalışanları ve özellikle öğretmenleri çok olumlu buldum. Ancak gardiyanların genel hallerinden hala çok rahatsızdım. İyi davrananlar da vardı ama kötü davranışlar çok dikkatimi çekiyordu. Gardiyanlar kendi aralarında konuşurlarken insan gibi görünüyorlardı. Ama bir hapisle muhatap olur olmaz sesleri, yüz ifadeleri ve duruşları genellikle derhal otoriter, baskıcı, faşist bir hal alıyordu

Modula adlı ana bölüme geçtiğimde gardiyanlar odasına götürüldüm. Odada bulunan gardiyanlardan genç birisi benimle muhatap oldu. Ben ayaktaydım o ise koltuğa yan yatmış gibi laubalice uzanmıştı. Cephesini kasten bana dönmeyip yan durarak konuşuyordu. Yaşımın yarısı kadar bir yaşta olmalıydı. Niye hapse düştüğümü sordu. Politik nedenle olduğunu söyleyince “PKK mı?” diye sordu. “Türkiye solundan”, diye cevap verdim. Yüzüme bazen bakarak, birkaç kısa cümleyle ve hem alaycı hem de tehditkar bir üslupla bana cezaevi kurallarını anlattı.

MR-O bölümüne döndükten sonraki günlerden birinde gardiyanlardan biri aynasını kaybetmişti. Mutfak çalışanı mahkumlardan birisi bütün çöp kutularını dikkatle karıştırarak aynayı arıyordu. Sonra bir ara adım anons edildi. Kaldığım hücreye gitmem istendi. Vardığımda kapı önünde bir gardiyan bekliyordu. Sanki izin verme hakkım varmış gibi “Hücreni arayabilir miyim?”, diye sordu. “Elbette” diye cevap verdim. En büyük endişelerimden birisi içeride yatanlar tarafından hücreme bir şey yerleştirilmesiydi. Aynayı arıyorlarmış. Girdi, hoyratça etrafı aradı ve so<n olarak eşyalarımın olduğu küçük çantamı boşalttı. Aramada bir şey bulamayınca çıktı ve gitti. Çantadan çıkarıp etrafa saçtığı çorap, iç çamaşır ve gömleğimi hücre içindeki tuvalet oturağının dibinde topladım.

Aynı bölüme İsveç’ten gelen bir mahpus genç, yemekhanede başında kasketle oturmuştu. Gardiyanlardan biri tepesi atmış gibi öfkeyle yanımıza geldi ve çocuğun başındaki kasketi çok tehditkar bir şekilde alıp kendisine verdi: “Bunu burada giymeyeceksin!!!” Çocuk çok yeni gelmiş olduğu halde İspanyolcadan “Özür dilerim” demeyi süratle öğrenmişti. O sırada bildiği birkaç kelimeden biri olan o sözcüğü bir kaç kez tekrarladı.

Dışarıdan bana dayanışma kartları geliyordu. Gardiyanlar odasına çağrılıyordum ve zarflar, önümde açılıyordu. Gardiyanlar zarfları her seferinde arkadaki adres kısmını tahrip edecek şekilde açıyordu. Bir gün bir kadın gardiyan zarfı, adres kısmına zarar vermeyecek şekilde, yandan yırtıp mektubu öyle kontrol etti. Yanındaki erkek gardiyan ona bakıp beceriksizce aynısını yaptı. Ben yapılanı takdir ettiğimi belirttim. Aralarında konuşmuş olacaklar ki artık zarfları makasla yandan keserek açmaya başladılar.

Okuyabildiğim şeyler avukatların getirdiği bazı metinler ile elçiliğin ziyarete geldiğinde getirdiği İsveççe gazeteler ve eski romanlardı. İspanyolca bilemediğim için cezaevi kütüphanesinden bazı İngilizce romanlar alabiliyordum. Dünyada, Türkiye’de ve hatta İspanya’da neler olup bittiğini takip edemedim. İspanyolca anlamadığım için televizyonun faydası olmuyordu. Bulunduğum yerde kısa süreli kalacağım söylendiği için televizyon satın almadım. Hücremde İnternet olanağı vermediler. Çalışmalarımı sürdürmek için gerekli olan kitap ve yayınları temin edemedim. İçeriye kitap alınması zaten 15 günde bir mümkün olabiliyordu.23030875_1559788224112014_1462309521_o

Dayanışma

İspanya’da uzun bir hapisliğe ve ardından da Türkiye’ye gönderilmeye hazırlanıyordum. Direnecek ve mücadelede sonuna kadar aktif olmaya çalışacaktım. Dünyam, hayallerim ve ideallerim hala özgürdü. Bunlar bir insanın mutlu olması ve mücadele gücü bulması için çok önemli olanaklardı.

İsveç dış işlerinden bir görevlinin İspanya’da gardiyanlar tarafından dövülmemi ve kötü muamele görmemi benim bazı hatalarıma yormuş olduğunu öğrendim. Durumu arkadaşımızla görüşürken “Bir şey yapmıştır ki öyle şeyler olmuştur” gibi ifadeler kullanmış. Ben kesinlikle sakin ve kontrollü davranma çabasındaydım. Yukarıda da belirttiğim gibi bunlar, tepkilerini derhal ve serbestçe ifade etmeye alışık olan benim kendimi kötü hissetmeme yol açtı. Diğer yandan ise dikkatli ve kontrollü davranarak cezaevindeki durumun değişmesi yönündeki gelişmelere daha iyi yardımcı olabildiğimi sanıyorum. Son on gün içinde cezaevinde olumlu değişmeler hissediliyordu. Müdür bile değişmişti. Tahliye olduktan sonra Katalonya PEN tarafından davet edildim ve yaşadıklarımı anlattım. Benden konuşma metnini alıp onu Katalonya Adalet Bakanı’na ileteceklerini söylediler.

Basın ilgisinden sonra cezaevine müfettişler geldi. Dövülme olayı için benden isim istediler. Genel durumdan kaynaklanan bir durumu birkaç görevliye yıkmak istemediğimi, kimseden intikam almak istemediğimi ve ama cezaevinde yatan insanlara karşı kötü muamelenin düzelmesini istediğimi belirttim. “Cezaevinde bize at, köpek ve köle muamelesi yapılıyor” dedim.

Not aldılar ve bana adreslerini bırakarak gittiler. Katalonya Ombudsmanı da geldi ve benimle konuştu. Daha sonra kaldığım yeri ve oturduğumuz yerleri inceledi ve bana kartını bıraktı. Cezaevi yönetimi de benimle birkaç kez görüştü ve şikayetlerimi ve taleplerimi dinledi. Onlara bilgisayar ve internet ihtiyacımı ilettim ama karşılanmadı. Cezaevinde psikolog, pedagog, hukukçu, sosyal çalışan gibi insanlar benimle görüştüler. Onlar bana ihtiyaçlarımı sordu ben de onlardan cezaevi sistemini öğrenmeye çalıştım. En son olarak ise bana cezaevi okulunu görme ve öğretmenlerle tanışma olanağı sunuldu. Öğretmenler güz eğitim-öğrenim dönemine hazırlanıyordu.

Dışardaki arkadaşlar çıkmam için çaba gösteriyorlardı. Dünyanın çeşitli yerlerinde ilerici insanlar basın, söz söyleme özgürlüğü ve zulme karşı direniş ve dayanışma adına bizi savundular.

Dışarıda özellikle İsveç ve İspanya merkezli bir dayanışma vardı. Barselona’ya gelen arkadaşlar Katalonya halkının ilgisine hayran kalmışlardı. Türkiye basını Katalonya sorununu bencillik gibi taktim ederken Barselona’ya gelen arkadaşlar yarı şaka yarı ciddi “Biz Katalonya’dan yanayız” diyorlardı. Ben İspanya basınını ve demokratik kurumlarını da beğendim ve İspanya’nın çok özgün bir ülke olduğu düşüncesine ulaştım.

İsveç’ten gördüğüm dayanışma beni çok etkiledi. Odak Dergisi ile Eğitim ve Dayanışma Hareketi’nden arkadaşlardan sonra gazeteci Kurdo Baksi ve Murat Kuseyri arkadaşlar en çok çaba sarf edenler arasındaydı. Kurdo, mektubumu hem İsveç hem de İspanyol basını için çevirdi. Kendisi de İsveç ve İspanya medyasına yazılar yazdı, söyleşilere katıldı ve konuşmalar yaptı. İspanya’ya geldi ve beni iki kez ziyaret etti. Benim adıma Barselona’daki avukatlarımla görüştü. Madrid’de Baltazar Garzon ile de benim adıma görüştü ve anlaştı. İsveç’e dönünceye kadar hatta döndükten sonra bile benimle çok yakından ilgilendi. Murat Kuseyri konuyu Türkçe basında yazdı, İsveç medyasında ve kamuoyunda ilgi yaratmak için çalıştı. PEN örgütü, Sveriges Författarförbund adlı İsveç Yazarlar Birliği, Vänsterpartiet (Sol Parti), Komünist Parti ve hatta Center Parti ve liberaller etkili bir dayanışma gösterdiler. Bütün İsveç basını dayanışma gösterdi. Bunlar arasında Expressen-Kvällsposten, Aftonbladet, DN ve yaşadığım bölgedeki Hallandposten yerel gazetesi ve radyosu ile SVT özel ilgi gösterdi. İsveç’in en büyük üç şehrinde ve kaldığım Halmstad’da dayanışma eylemleri yapıldı.

Benzeri dayanışma etkinlikleri Ankara, İstanbul, İzmir, Kayseri adlı şehirlerde; Almanya, Fransa, Viyana, İsviçre ve Kanada gibi birçok ülkede devam etti.26993c420ef70b6af5cd9e344d7e71187443ffd943651460845129aae648058c

İspanya polisi benden 15 gün sonra Türk kökenli yazar Doğan Akhanlı’yı göz altına alınca Almanya hükümeti, Merkel dâhil, çok sert tepki gösterdi. İspanya yargısı Doğan Akhanlı’yı tutuklamaya cesaret edemedi ve İspanya’yı terk etmemek üzere derhal serbest bıraktı. Bu tepki İsveç hükümetini de olumlu yönde etkiledi. Mesela Centerpartiet (Merkez Parti) adlı merkez sağ partinin dış işleri sözcüsü Kerstin Lundgren hükümeti “Niye pasif kalıyorsunuz?” diye eleştirdi.(2) Sonuçta Alman ve İsveç dışişleri bakanları Erdoğan iktidarının İnterpol kararlarını sorgulayan bir metin yazdılar. Böylece Erdoğan hükümetinin politik nitelikteki İnterpol kararlarının Avrupa’da geçersiz olması yönünde çok önemli adım atılmış oldu. Barselona cezaevinin koşullarının düzelmesi yanında önemli bir kazanım da bu oldu.

Önce Barselona’dan Katalan avukatlar savunmamı üstlendiler. Katalan avukatlar özellikle durumumu Katalan basınında duyulmasına yardımcı oldular.

1 Ekim referandum yaklaştıkça İspanya’da siyasal ortamın gerilmesi üzerine arkadaşlarımın da onayıyla Baltazar Garzon ile temasa geçtik. Tahliye talebimizin reddedilmesi üzerine Katalan avukatlar yarı şaka yarı ciddi umudu Katalonya’nın bağımsızlığına bağlamış gibiydiler. Buradan çıkamayacak mıyım, diye sorduğumda “1 Ekim’de referandum yapılacak, ardından Katalonya bağımsız olunca sen de özgür olacaksın” cevabını almıştım. Bu ifadeyi Katalonya hükümetinin 1 Ekim sonrası bağımsızlık ilanı ile ilişkilendirdiğimde belki de şimdi kaçak olacaktım. Yani eğer bana kapılar açılır da “Çıkabilirsin” denseydi “Ben çıkmayayım” demezdim. O zaman da İspanya tarafından cezaevi kaçağı diye aranmam çıkardı ki bilmiyorum nasıl olurdu.

Baltazar Garzon davamı almak istediğini haftalar öncesinden basına ifade etmişti. Önce Katalan avukatların onayını almaya çalıştık. Katalan avukatlar bazı gerekçelerle Garzon vakfı avukatlık grubuyla çalışamayacaklarını ancak beni desteklemeye devam edeceklerini söylediler. Baltazar Garzon Şili diktatörü Allende’yi tutuklatmış eski bir yargıçtı. Dünya basınında “Süper yargıç” ünvanı verilen Garzon, Franko döneminden kalan suçları ve yolsuzlukları araştırdığı için tepki çekmişti. İspanya’da yolsuzlukları araştırırken “sınırı aştığı” gerekçesiyle tartışmalı bir kararla yargıçlıktan men edilince avukatlığa başlamıştı. Zor davaları alan bir insan olan Garzon en son Julian Assange’ın davasına bakan uluslararası avukatlar grubuna da başkanlık etmekteydi.

Tahliye olduktan sonra odasında buluştuğumuzda “Tutuklandığını basından okuyunca davanın politik nitelikli olduğunu anladım, hemen basına sert bir açıklama yaptım ve İsveç makamlarına mesaj vererek davayı üstlenmeye hazır olduğumu söyledim. İspanya’nın seni teslim etmesinden çekindim. İsveç makamlarından ses gelmeyince kendim elçilikle temas kurdum. Bana ‘Avukatı zaten var’ dediler. Ben de ‘O halde o avukatlara yardım etmek isteriz’ deyip bekledim.” demişti. Arkadaşlar İsveç dış işlerine Garzon’un basındaki beyanatını görüp görmediklerini sormuşlar. Onlar da “Haberimiz var, değerlendiriyoruz” diye cevap vermişler. Burası üzerinde düşündükçe üzülmeden ve tasalanmadan edemiyorum.

Garzon avukatlar grubu davayı aldıktan sonra arkadaşlarla ve İsveç konsolosluğu ile sıkı bir çalışma yürüttü ve referanduma bir kaç gün kala yani 28 Eylül akşamı beni çıkarttılar. Avukatlar tahliye olduğum günün akşamı Barselona’ya gelip beni doğruca Madrid’e götürdüler. Barselona’daki cezaevi çıkışına basın gelmişti. Orada insanlara biraz seslenme olanağı buldum. Avukatlarım ertesi gün de Madrid’de basın önüne çıkarınca bazı düşünceleri
mizi açıklama olanağı bulduk. Her iki durumda da basına Türkiye’deki durumdan endişeli olduğumu, 200 günü aşkındır açlık grevindeki Nuriye ile Semih’in durumlarını ve Türkiye’deki cezaevlerini dile getirdim.

Büyük bir risk atlattığımızı düşünüyorum. Eğer teslim edilirsem Erdoğan iktidarı beni gösterişli bir yargılamayla beraat ettirip “Bakın aslında Türkiye’de ne güzel bir hukuk düzeni var” diye dünyaya şov yapabilirdi. Çünkü hakkımda daha önceden verilmiş ömür boyu hapis cezası beni içeri kapatmalarına yetiyordu.Hamza-Yalçin-y-Baltasar-Garzón_-1024x635

Büyük riski atlatmış olmakla birlikte Erdoğan iktidarı amaçlarına kısmen ulaşmış durumda. Türk kökenli insanları korkutmak ve bizi tecrit etmek için hakkımızda terörist resmi yaratmayı başardılar. Türkiye’deki tanıdıklarımın ve akrabalarımın büyük çoğunluğu bu anti demokratik saldırı karşısında beni savunmaya korktular. İnterpol örgütünü ve İspanya otoriteleri kullanılarak bana, Odak Dergisi’ne ve Eğitim ve Dayanışma Hareketi’ne terörist damgası vuruldu.

Direnişimiz ve uluslararası dayanışma sayesinde bu saldırıyı bir ölçüde savuşturabildik ve hatta bir ölçüde tersine çevirebildik. Fakat heyecan geçtikten sonra terörist damgasının kalıcı olması büyük bir ihtimaldir. İsveç’te bazı yakın çevremiz bile “Hamza gerçekten terörist değil, öyle değil mi?” diye soruyormuş. Saldırıyı atlatabilmek için yapılacak çok iş var.

Terörist damgası, devrimci olduğumuz ve diktatörlüğe karşı mücadele etiğimiz için vuruldu. Hatta diktatörün hoşuna gitmeyen iki satır yazı yazdık, iki söz ettik diye bizi Interpol’e verdiler. Eğer dünyada bir terörist varsa onun da kim olduğu bellidir. Türkiye halkı Gezi’de bizim zulmümüze karşı ayaklanmadı. Kim baskı düzeni kurmuş, dini ve milliyetçiliği istismar ederek Türkiye’yi yağmalıyorsa biz ona terörist diyoruz. Emrimizde ne zulmün ordusu, polisi ne de çeteleri ve mafyası var. Bu ülkede korku imparatorluğu kuran, kendisini zorla ve hileyle başkan seçtiren kimse, terörist odur. Kim Türkiye’de Kürt şehirlerini yıktırarak binlerce Kürdü öldürttüyse ve Suriye’yi kim kana buladıysa, kim muhalefeti iç savaşla tehdit ediyorsa biz terörist diye onu biliriz.

Eğer devrimci olmak ve özgürlük için zulme karşı mücadele etmek teröristlik görülecekse bu suçlamayı gururla kabul edebiliriz. Barselona’da kötü şeyler yaşadık ama direniş ve dayanışma sayesinde çok insan tanıdık; hayata sevgimiz, insanlara karşı sorumluluğumuz, arkadaşlarıma güvenim, özgürlük için mücadele azmim ve cesaretim arttı.

Yazının başına dönerek bitirelim. İsveç vatandaşı bir yazarı sırf Diktatörü eleştirdi diye tutuklayıp Erdoğan’a teslim etmeyi tartışmak, İspanya yetkililerinin “başardığı” bir zordu. Biz bu süreçte direniş ve dayanışma sayesinde İspanya devleti sınırları içindeki, hatta çok daha geniş bir coğrafyadaki halklarla daha yakından tanışmak gibi bir olanağa kavuştuk.

(1) Mesela: catalanmonitor.com/2017/07/23/la-spanish-transition-the-origin-of-the-states-secret-cesspit/

(2) https://www.svt.se/kultur/centerpartiet-kritiserar-regeringen-for-fangslade-hamza-yalcin

 

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir