Hapishaneden Gezi Direnişi Değerlendirmesi

08.07.2013 / Murat KARAYEL-

Kırıkkale Hacılar F tipi Hapishanesi’nde tutsak olan Murat Karayel arkadaşımızın dergimize yollamış olduğu mektupta “Gezi Direnişi Süreci” ile ilgili kısmı önemli bulduğumuz için yayınlamak istedik. Aşağıda arkadaşın değerlendirmesini okuyabilirsiniz… ODAK

Taksim direnişini tartışıyorsunuzdur. Nasıl değerlendirdiğinizi dergiden okuyabileceğiz. Dinamik bir süreci anlayabilmek açısından tutsaklık büyük dezavantaj ise de, bizi de heyecanlandıran direnişe ilişkin fikirlerimi paylaşmak isterim. İfadelerime direnişin coşkusuna denk düşmeyen bir hava sinecektir sanırım.

Sol güçlerin çoğunluğu gibi toplumdaki hoşnutsuzluğun farkındaydık, birikimin devrimci potansiyeline dikkat çekiyorduk. Tespit edilen hoşnutsuzluk mücadele ve örgütlenme dinamiğine çevrilmediğinden; bunun araç ve yöntemlerini geliştirmekte başarılı olunamadığından; geniş kesimlerin hoşnutsuzluğu ile sol güçlerin zayıflığı, yetersiz örgütlülüğü birlikte var olabiliyordu. Bu uyumsuz, açıklanmaya muhtaç durum süreğenleştiğinden hoşnutsuzluğun devrimci potansiyelini tespit etmenin değeri tartışılır hale gelmişti. Toplum şöyle rahatsız, halk böyle tepkili tespiti, devrimcilerin rehavetin, rutin temposunu değiştirmez olmuştu.

Biriken hoşnutsuzluk Taksim direnişi ile sokağa taştı. Direnişin kurucu rol oynadığı fikrindeyim. Şöyle ki: Halk üretim araçlarıyla ilişkiden, iktisadi temelden vs. hareketle tanımlanabilen homojen bir toplumsallığa denk düşmüyor. Kolektif pratikte maddileşen siyasal tavırla içeriklendirilebilen bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Hoşnutsuzluğunu tek başına yaşayan, sorunlarına vatandaş-devlet ilişkisi ekseninde ve yasallık sınırlarında çare arayan insanlar vatandaşlardı. Direniş bu insanları kolektif pratiğin parçası haline getirirken yeni bir aidiyet, yeni bir “biz”lik yaratabildi. Yasal karşılığının ne olduğuna takılmadan sokağa çıkabilmesi vatandaş-devlet ilişkisinin bilinçsiz de olsa reddine, halk-iktidar ilişkisinin kuruluşuna denk düşmekte. İlişki kayması yasallığın yerine meşruluğu koyarken kendi meşruluk ölçütlerini de yaratmaya başladı. Bu direniş halkın siyasal özne olarak kuruluşundaki rolüyle 12 Eylül Türkiye’sine vurulmuş ağır bir darbedir.

Siyasal özne olarak kolektif pratiği ile maddileşmeden önce, halk bir kurgudan ibaretti. Ona, her anlayış kendince nitelikler ve değerler atfedebiliyordu. Direniş süreci devrimcilerin atfettiği niteliklerin, algılarının halk gerçekliği ile örtüşmeyen yanlarının az olmadığını ortaya koydu. Bu önemsiz bir problem değil. Manipülasyonu, mitleştirmeyi reddeden, halk ile diyaloğu benimseyen devrimciler olarak halkı gerçekliğiyle tanıyarak bu problemi aşmaya bakmalıyız.
Direnişin öğreticiliği bu örtüşmezliğin aşılmasında rol oynayacak ise de, devrimcilerin bilinçli ve iradi yönelimlerinin de bunu dikkate alarak belirlenmesi gerekiyor. En basitinden, direnişteki gençlerin davranışı ahlaki, kültürel normlarının devrimcilerinkinden başka olduğunu gösteriyor. Yanlarında “sekt” pozisyonunda kalıyoruz. Bazı devrimci çevreler, bu nedenle olsa gerek, kendilerini ayırma gayretindeydiler. Uzaklaşma gerekli miydi? Esneklik marjımız nedir? Gezi’deki gençler devrimcilerle yürüyecek olsalar, kortej düzeni ya da “metro anonsu” türünden uyarılarla karşılaşmazlar mıydı? Direnişi, direniş öncesinin algılarıyla değerlendirmek ve kendimize direnişten öğrenmeden bakmak hatasından kaçınabilmek için bu ve benzeri durumları problem olarak ele almalıyız.

Masa başı hesaplarıyla ebediyen sağlanamayacak kapsamda güç birliğinin direniş sırasında fiilen gerçekleştiğini gördük. Pek çok direnişçinin karşılıklı saygıdan, birbirini gözetmekten, yardımlaşma ve dayanışmadan etkilendiğini söylemesini anlamlı buluyorum. Tarif ettikleri, direnişçilerin yardımlaşmasına-birleşmesine yol açan diyalog ve dayanışma ortamıdır (düzen unutturmaya çalışma da insani ilişkilere özlemi bastıramamıştır) Aynı dinamiğin gruplar güzeyinde de işleyebileceği kanaatindeyim. Dolayısıyla direnişin solun birliği tartışmaları için referans oluşturduğunu söyleyebilirim. Solda birliğin, somut sorunlar odaklı ortak pratiklerle yaratılabilecek diyalog ve dayanışma zemininden yükselebileceği görülmüştür. Bu zemin yaratılmadan “birlikçilik” yapılabiliyor ama birlik yapılamıyor.

Devrimci, sosyalist gruplar direnişe hazırlıksız yakalandılar; ancak hızla pozisyon almaya çalıştılar. Sonuçta diğer muhalif güçler gibi direniş saflarında kendilerini ifade edebildiler. Dolayısıyla, çoğunun iddiasının aksine; direnişin, devrimcilerin inisiyatifli davranabilecek örgütlülük düzeyinden ve öncülük kapasitesinden uzak olduklarını gösterdiği fikrindeyim. Direnişin genel eğilimine sırt dönüp halk hareketi içinde kendi rolünü abartarak bu eksikliği giderebilmek mümkün değil. Devrimci çevrelerin mevcut yetmezlikleri, güç ilişkilerine göre dizilişlerinin önemsizliğinin altını çizdi. Toplamda güçsüzlük, yetmezlik hali verirken; direnişin çağı gözetildiğinde bir çevrenin diğerlerine göre güçlü veya güçsüz olması kayda değer sonuçlar doğurmuyor. Bu nedenle, değerli olan hali hazırdaki güç ve etki değil kapsayıcı anlayışı temsil etmek ve gelişme dinamiğine sahip olmaktır.
Öncülük etmek, öncü-halk ilişkisinden hareketle değil de öncülük iddiasındakinin yalıtık pratiğinden hareketle anlamlandırılmaya çalışılıyor. Bu anlayışa göre, somut durumda neye denk düştüğüne bakılmaksızın polisle çatışmak öncülük etmek oluyor. Anlayış dile de yansıyor; son derece manipülatif, dikte edici, halkı nesneleştiren bir dille kodlanıyor. Tayyip’in “kendi” yüzde ellisine bakışından özde bir fark kalmıyor. Biri evde zor tutuyorken, diğeri kurmaylık ediyor, savaştırıyor, birleştiriyor…

Direniş başlangıcından itibaren birkaç dönüm noktasından geçti. Çadırların yakılmasından sonraki kitlesel sahipleniş bunların ilki olarak ele alınabilir. Geniş güç birliği o günden oluşmaya başladı ama hoşnutsuzlukların ve taleplerin çeşitliliği henüz alana yansımıyordu. Polis terörüne karşı duruş direnişin baskın karakteri olarak görünüyordu. Direnişin uzun süreceğinin henüz öngörülmesi olağandı.
Polisin Taksim’den çekilmesi diğer dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Polisin Taksim’den çekilmesini çatışmalarla sağlanan üstünlüğe bağlamak öznelciliktir. Çatışmaların polis terörünün teşhirinde etkili olduğu, tepkilerin artmasına yol açtığı, o aşamada moral ve cesaretlendirici kaynaklardan olduğu doğrudur. Daha fazlası iddia edildiğinde ise, koşullar daha elverişliyken Taksim’de neden kalınamadığı veya neden yeniden çıkılamadığı açıklanamaz. Ayrıca diğer bir etken gözden kaçar: CHP’nin Taksim’e yürümesi üzerine, Gül’ün araya girmesi; vekillerle polisin karşı karşıya gelerek meydanda sopalanmasından kaçınma olarak değerlendirilebilecek ılımlı devletçi tavrı polisin çekilmesinde etkili olmuştur. Bu aşamada parkın yaşam alanı olarak örgütlenmesi, direnişin süreklileştirilerek yayılmasında önemli pay sahibidir. O güne değin hiç eyleme katılmamış insanlar, özellikle gençler Taksim’e akarken aydın, sanatçı sahiplenişiyle direniş popülerleşti, meşruluk mesajı güç kazandı.

Kendi dünyasını öne çıkaran insanlar yan yana gelerek, sorunlarının ortaklaştığı idrakiyle direnerek birbirlerine değmeye başladıklarında oluşan “biz”lik duygusu özgüven patlaması yarattı, korku eşiğini değiştirdi. Gelişkin meşruluk algısıyla başarılabileceğine, insanların kendi kaderlerinde söz sahibi olabileceklerine inancın ve umudun yükselişi eklendi. Demokrasi kavramının, parktaki yaşamın örgütlenme biçiminden ve direnişin kısmi kazanımlarından ziyade buradan hareketle içeriklendirilebileceğini düşünüyorum. Umutla, inançla, kararlılıkla; ortak gelecek idraki ile “ben”den “biz”e evirilme sürecindeki dayanışma ve direniş hali olarak demokrasi…

Direniş günleri hükümette temsil edilen ittifak ile AKP’deki rekabet ve ayrılıkları biraz daha görünür kıldı. Arınç’ın istifası iddialarına varan gelişmeler Gül’ün “ılımlı devletçi” yaklaşımının rastlantısal olmayabileceğini akla getirdi. Şüphelendiğinden olsa gerek, Tayyip’in kandırılmışlık hissiyle hareket ettiği anlaşılıyordu. Ilımlı, uzlaşmacı sayılabilecek açıklamaları her fırsatta doğrudan karşısına alarak hoyratlıkta diretti. Kendisi ve çevresi düzen siyasetinin acemisi olmadığına göre, “Aynı dağın yeliyiz” türünden şeyler söylemek yerine, direnişçileri yatıştırmakta işe yaramayacağı kesinleşmiş aşağılayıcı ve tehditkâr duruşu tercih etmesi “mizaç” ile açıklanamaz. Tercihin içe dönük amaç ve etkilerini de görmek gerekir. Y. Akdoğan “yedirmeyiz” derken, kimlerin yeme arayışına set çekiyordu? Sanırım direnişe misilleme mitinglerinin de içeriyi düzenlemek ve disipline etmek boyutu vardı.

Direniş uzadıkça toplumun siyasal saflaşmasını netleştirdi. AKP ise bundan kaçınma, saflaşmayı, kendisini avantajlı saydığı ideolojik zemine kaydırma arayışındaydı. Camide içildiği, türbanlılara saldırıldığı, parktaki yaşamın ahlaka uygun olmadığı türünden ideolojik saflaşmayı körükleyecek yalan yanlış argümanlara sarıldı. İdeolojik saflaşma öne çıkarılabilseydi algılar köreltilebilecek, din istismarcılığı karşılık bulabilecek, darbe ve mağdurluk uydurması tabanı tarafından kolayca benimsenebilecek, bu yolla kenetlenmeleri sağlanabilecekti. Böyle bir atmosferde iç ayrılıklar ve rekabet geri plana itilirken direniş ittifakının parçalanması kolaylaşacaktı. Ne var ki, siyasal yönü barkın saflaşmayı muğlaklaştıracak ideolojik saflaştırma girişimleri karşılık bulmadı. Ellerinde kalan taşıma kalabalıklarla yapılan mitingler, duran adama karşı durma soytarılığı vb. oldu.

Başlangıçta, aşağılanma yoluyla direnişçileri bütün olarak toplumdan tecrit etmek amaçlanmıştı. Fakat tam tersi sonuçlara yol açtı; aşağılamak için kullanılan “çapulcu” nitelemesi, N. Hikmet’in Vatan Haini şiirindeki gibi bir terse çevirmeyle direnişçiler tarafından sahiplenilerek iktidara karşı kalkana dönüştürülebildi. Tam direnişçilerin toplumdan tecrit edilmeyeceği anlaşılınca, bölme çabası ağırlık kazandı. Direnişçilerin bazılarının masum ve kandırılmış, diğerlerinin provokatör, terörist, organize gruplar olduğu fikri işlendi. Devrimciler değil tecrit edilmek; direniş boyunca iktidar tarafından devamlı hedef gösterildiler. Parka müdahale edilmemesi karşılığında meydandaki pankartların ve çadırların kaldırılması dayatmasıyla, süreci koordine eden diğer güçlerle devrimcileri karşı karşıya getirmeyi denediler. Bunun bazı sonuçlarının olduğu, fakat parka saldırı ve direnişle sorunların ötelenebildiği izlenimi edindim. Nitekim diğer bileşenlerle devrimciler tam anlamıyla karşı karşıya getirilemedi ve henüz direniş devam ederken operasyonlar, yaygınlaşacağı belli tutuklamalar başlatıldı.
AKP’nin bu süreci muhalefeti, özellikle de devrimci güçleri ezme fırsatına çevirmek, mahkemeleri cumhuriyet mitingleri ertesindeki gibi çalıştırmak peşinde olduğu anlaşılıyor.

AKP ve beslemelerinin entelektüel hegemonyasını zayıflatan direniş hükümetin sınırlarını yeniden çizecektir. Tayyip oy hatırlatması yapmaya devam ediyorsa da, oylarından direnişten önceki kadar güç alamayacağının farkındadır. Kendisinin istikbal hesapları belirsizleşmiştir. Değil başkanlığı, cumhurbaşkanlığı bile kendi içlerinde de soru işaretlerine yol açmadan gündemleşemeyecektir. Hükümet bundan böyle “diğer yüzde elli”nin duyarlılıkları ile çelişen adımlar atacağı zaman iki kere düşünmek zorunda kalacaktır. Direniş, seçim kazananın her yaptığının meşru sayılmayacağının ifadesi olmuştur. Bir bakıma, parlamenter sistemin açmazlarını siyasal sorun olarak ortaya koymuş, meşruluğunu tartışılır hale getirmiştir. Park forumları bu yönüyle de değerlidir, saldırı hedefi olmaya adaydır. Ulusal hareket, direnişte güven verici tutum alamadı. Sırrı Süreyya Önder’in başlangıçtaki duruşu partisinin yaklaşımı ile örtüşmüyordu. S. Demirtaş’ın direnişçilere ve Kürtlere değil, ama hükümete mesajlarıyla ayırt edici olan açıklamaları tümden kafa karıştırıcıydı. Direnişin kalıcı sonuçları olacağı kesinleşince destek açıklamaları gelebildi, ama yine de katılım sağlamaktan kaçınıldı. Kürt illerinde durumu idare etmekten öteye adım atılmadı.

Kürtlerin talepleri esasıyla konumlanmaya ve kendisini ifadeye elvermediği, dolayısıyla aidiyet sorunu yaşadığı için mi ulusal hareket direnişe mesafeli durmuştu? Öyle ise, Türkiyelileşme iddiasının uzağında kalındığı teslim edilmelidir. Yoksa İmralı sürecini gündemin geri sıralarına ittiği; hatta hükümetin istikrarsızlaşması beklentilerine ters düştüğü için mi hayırhah tutumla yetinmişti? Eğer öyle ise, İmralı sürecinde gözetilen çıkarların sorgulanması, hükümetin ve Tayyip’in gücüne dönük hassasiyetin eleştirilmesi zorunluluktur.

AKP ile karşı karşıya gelmekten kaçınmaya, diğer olası iktidar odakları ile de İmralı süreci benzeri ilişkilenmeye elverişli pozisyon arayışında olunduğu fikrindeyim. Direniş süreci, devletle uzlaşarak Kürdistan’da iktidardan pay almanın gerekleriyle Türkiye’de devrimci muhalif olmanın gereklerinin çatışabileceğini göstermiş; bu durumda ulusal hareket net tavır alamamıştır. Direnişi ulusal hareketin mücadelesinin ve İmralı sürecinin lütfu gösteren söylenceler, genel siyaset tarzlarına uymamakla birlikte net duramamanın perdelenmesine hizmet etmektedir. Çatışmasızlık ortamının milliyetçiliği geriletici etkisi gerçek ise de, bununla Taksim direnişi arasında nedensellik ilişkisi kurmak sorunludur: Türkiye’nin mücadele dinamiklerini yok saymaktır. AB ve ABD emperyalizmi, direnişi Tayyip ve hükümetine karşı şantaj malzemesi yapıyor. Mevcut iktidarı gözden çıkarmamakla birlikte istikrarsızlaştırmalarının zor olmayacağını, alanını daraltabileceklerini gördüler. Direnişin sonuçlarını kullanmaktan kaçınmayacakları kesindir ve Mısır’da yaşananlar bu kozun onlar için değerini artırmıştır. İtalya Dışişleri Bakanı’nın iki Türkiye’nin sokakta karşı karşıya geldiğine ve Başbakanın artık birleştirici olamadığının açığa çıktığına dikkat çeken açıklaması; emperyalistlerin işbirlikçilerine de şantaja ne kadar hevesli olduklarının ifadesidir. AKP’nin mesajı aldığını, uluslararası komplo safsatasını, (direnişçileri işbirlikçi göstermek isteği yanında) bundan dolayı sıkça dillendirerek karşı harekât yaptığını sanıyorum. Hakikaten uluslararası komplo söz konusu olsaydı, süreçte daha aktif olan CHP’yi değil de MHP’yi komplonun içerideki temsilcisi saymak gerekirdi. Çıkışları, Ecevit’in düşürülmesi günlerindeki rolünü anımsatıyordu.

Devrimci, sosyalist çevrelerin bazılarının süreç değerlendirmelerini okuyabildim. Neredeyse tamamı “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” belirlemesinde birleşiyorken, kendi halinden memnun bir tablo çiziyor. Her şeyi değiştirecek bir durum/vaka tespiti yaparken, onu eski alışkanlıklarla ve algılarla anlamlandırmayı sorunlu buluyorum. Üstelik o algı ve alışkanlıklar son derece dışlayıcı, sekter; dolayısıyla direniş sürecinin niteliği ile hiç uyumlu değil. Mesela 11 Haziran ve 15 Haziran saldırılarını; bir direnme biçimini mutlaklaştırıp başka türlü düşünüp başka türlü direnenleri mahkûm etmeye şartlanmış ruh haliyle değerlendiriyorlar. İlk hedefleri ise, rakip sayılan diğer devrimci güçler oluyor. Şimdiden bunun yapılması 96 ve 2000 Ölüm Orucu süreçlerini hatırlatıyor. Çok defa olduğu gibi, yine mi devrimcilerin birbirlerine karşı manevraları öne çıkacak?

Direnişe özeleştirel yaklaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Gözümüze soktuğu eksiklikleri ifade etmekten kaçınmayıp, eksikliklerimizi giderme yollarını aramalıyız. Toplumun geniş ve dinamik kesimi son derece hoşnutsuz iken, onlarla bağlar kurabilmemiz önündeki bizden kaynaklanan engeller nelerdi? Herkes her koşulda mücadeleyi sürdüremeyebilir. Ama koşulları oluşunca mücadele için herkesin bir şeyler yapabileceğine, korkusuzlaşabileceğine, umutlu hale gelebileceğine, bireycilik duvarını yıkabileceğine tanıklık ettik. Bu potansiyelin örgütlülüğe dönüşme kanallarını nasıl açacağız? Aydın, sanatçı, akademisyen kesim direnişi sahiplenebildi. Devrimcilerin onlarla şimdiye kadarki ilişkisi ise başarısızlık örneği idi. Nerede hata yapıyoruz? Direnişim kendiliğindenliğine, örgütsüzlüğüne övgülerin sahipleniş nedenlerinden biri haline geldiğini göz ardı edemeyiz, ama önce kendimize bakmalıyız.

Daha pek çok soru ve sorgulama noktası bulunabilir. Bunları geçmişe dönük mızmızlanmaya çevirmeden, güncel görevleri belirleme perspektifiyle ele almalıyız. Eksikliklerimizi, direnişin kalıcı sonuçlarını ilerletme; coşkulu, umutlu, politize atmosferi değerlendirme faaliyete içerisinde gidermeye yoğunlaşmalıyız. Aksi halde, sürecin öğreticiliğine sırt çevirmiş oluruz.

Direnişin herkesin sahiplenip katkı sunabileceği çeşitlilikte devam etmesi olumludur. Park forumlarını değerli buluyorum. Oralardan kalıcı demokratik kurumsallaşmalar, dayanışma koordinasyonları çıkarılabilir. Bulunduğumuz alanlarda, hedefleri ve kapsamı daha net tanımlanmış böyle kurumsallaşmaları, sol güçlerle beraber yaratmak için inisiyatif almalıyız. Daha Taksim’e saldırı olmadan bu öneri gündemimizdeydi. Hiç değilse etkili olabileceğimiz bir mahalle ile henüz kendimizi ifade etme koşullarını yaratamadığımız liseliler arasında bu yönde girişimlerde bulunabiliriz.
Direnişin tutsakları ve yaralılarıyla dayanışma, AKP’nin sol güçleri ezme arayışını boşa çıkarmada etkili olacaktır. Dayanışmada aktif olmalı, sekterlikten kaçınarak direnişte oluşan geniş, ittifakı koruma perspektifiyle hareket etmeliyiz. Israrcı davranılırsa, tutsaklarla dayanışma önemli bir faaliyet alanına dönüşebilecektir.

Tutuklamalar bizi nasıl etkiler? Direniş sürecindeki dinamizmle tutuklamaları göğüsleyebiliriz. Bu tutuklamalar moralleri bozabilirse, hükümetin ezme saldırısı başarıya ulaşacaktır. Yok, eğer morallice karşı konulabilirse tersi sonuçlara yol açacaktır. Tutuklanan arkadaşlarımızı yoldaş sorumluluğu ile desteklemeli, moral verici güçte sahiplenmeli, geriye düşmemeleri için ne gerekiyorsa yapmalıyız.

Tutuklananların tereddüt etmelerine hiç gerek yok. Her şey çok meşru, direniş zerre kadar gerilemeksizin sahiplenilmelidir. Eldeki taş, megafon gibi bahaneler bizi panikletmeyi, savunmaya itmeyi amaçlıyor. İstiyorlar ki insanlarımız paçayı kurtarma derdine düşsünler, “elimde şu yoktu”, “o bayrağı tutmadım” noktasına gerilesinler; dikkatleri bu bahanelere cevap üretmeye kaysın. Hayır! Gerek içeride gerek dışarıda dik ve moralli durmak, fedakârlık örnekleri göstermek boynumuzun borcudur.

 

, , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir