HUKUK KİMLERE LAZIM?

Ergenekon operasyonlarının; egemenlerin kutuplaşması, bir “güçler savaşı” olduğunu; ne Ergenekon sanığı Ulusalcıların ne de operasyonların sahibi Fethullaçıların, halk nezdinde adım attığını; amacın, kendi çıkarları uğruna güç toplamak olduğunu; Gülen taraftarlarının, böylece orduyu da kendilerine katarak iktidarını perçinlemek istediğini; Aslında çekişmelerin bir “kim yönetsin; ordu mu, polis mi?” çatışmasını içerdiğini; Bu iki çatışmanın asıl yaratıcısının ABD olduğunu; iki ayrı kutuplaşmanın da özelinde ABD destekli bir planlama olduğunu; ABD’nin egemenliğini böylece devam ettiriyor oluşunu; önceki sayılarımızda yazmıştık. Ergenekon operasyonları, başlangıcından bugüne, pratiğiyle ‘insan hakları ihlalleri’nin nasıl olduğuna dair de örnekler taşıyor. Birçok aydın, yazar ve sanatçının maruz kaldıkları ev baskınları, gizli kameralar, dinleme cihazları gibi özel yaşamı ihlal eden unsurlardan sonra, son olarak 3. iddianamede yer alan, askeri mahallerde yapılan aramalar sırasında polislerin askeri personelce engellenmesi iddiası, askeri ve sivil yargının kargaşasına neden oldu. Sivil savcının bu iddia (polis teşkilatının aramalar sırasında, askeri personelce engellenmeye çalışılması) üzerinden soruşturma başlatması ile askeri iradenin zan altında bırakılışı, askeri savcının tepkisine yol açtı:
“Hem fertlerin hem de toplumun menfaatlerini korumak, hakikati araştırmakla mümkün olur. Adaletli yargılanmak, insan hakları arasındandır. Böyle bir yargılama yapmak, Muhakeme Hukuku ilkelerindendir. Aslında toplanan kanıtları, bir yargıç gibi, objektif bir biçimde değerlendirmesi gereken savcılardan bazılarının, geçmişte ölüm cezası isnatlarıyla dava açtıkları sanıkların, hapis cezası bile almadan beraat ettikleri, bunların mizah kitaplarına geçtiği bile hatırlardadır. Bir gün hukuk herkese; savcı ve yargıçlara bile gerekebilir.”

Hukuk kimlere gerekebilir bir düşünelim. Tarih 12 Eylül 1980. Onbinlerce işkencenin, yargısız infazların, idamların, göz altıların karar ve uygulamaları kimden çıkmıştı? Bir yandan devrimcileri anayasayı zorla ortadan kaldırmaya kalkışma iddiasıyla idamla yargılarken, diğer yandan Anayasa’yı kim silah zoru ile ortadan kaldırmıştı? “Hukuk herkese lazım” diyen efendiler; aşağıdaki marifetler kimin eseri?

12 Eylül sıkıyönetimi ve darbesi meşru gösterilerek neticede şu tabloya neden oldu:
12 Eylül Darbesi sonrası;
• 650 bin kişi gözaltına alındı.
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1’i
Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
• 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine
son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi kaçarken vuruldu.
• 95 kişi çatışmada öldü.
• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
• 43 kişinin intihar etti (http://www.belgenet.com/12eylul/12092000_01.html)

Emekli generallerin polis terörü ile evlerinden alınarak aşağılayıcı muamelelerle cezaevine tıkılmasına çok içerlendiği görünen askeri savcı bu tarz uygulamaların yolunu kimlerin açtığını hatırlayacak mıdır? Askeri savcı 12 Eylül döneminde yüzlerce sol görüşlü subay, astsubay ve askeri öğrencinin hangi şekillerde gözaltına alınıp polis tarafından nasıl işkencelerden geçirildiğini, nasıl idam cezası talebi ile yargılanıp da beraat ettiklerini hatırlayacak mıdır? Hukuk bir gün herkese gerekebilir, sözünü ileri sürerken 28 Şubat’ı askeri müdahalesini de hatırlamak gerekmez miydi? Biz hatırlatalım ona.
Odak yayın yönetmenlerinden Hamza Yalçın’a işkence yaparken ve ceza verirken “hukuk bir gün bize de lazım olabilir”, diye düşünmüş müydünüz? 12 Eylül döneminde Anayasayı darbe yoluyla askıya almış olan cuntacı generaller; ordu içindeki yüzlerce sol görüşlü subay ve astsubayı da “anayasal rejimi zor yoluyla ortadan kaldırmaya kalkışmak” iddiası ile polislere gözaltına aldırtıp işkencelerden geçirmişti. Bu kesim içinden büyük bölüm insan Üçüncü Yol adı verilen davadan idam ve çeşitli hapis cezaları talebiyle yargılandı. Suçlamalar gülünçtü. Sanıklardan “mizah kitaplarına geçecek” şekilde tutarsız ifadeler alınmıştı. Sanıklara işkence zoruyla özellikle Hamza Yalçın aleyhine ifade verdirilmişti. O dönemde yakalanamayan Hamza Yalçın 1990 yılında yakalandı ve işkence gördü. Aleyhine ifade verenler beraat etmişlerdi. Kendisi de bu yargılamadan delil yetersizliği nedeniyle iki kez üst üste beraat etmişti. Şimdi “hukuk herkese lazım” diyenler Hamza Yalçın’ı özellikle hukukun dışında tuttular. Üst üste iki kez beraat ettiği davaya itiraz ederek onu idam cezasına çarptırdılar. Cezası müebbet hapse çevrildi:
“‘Şu şu eylemleri Hamza Yalçın ile birlikte yaptık” şeklindeki ifadelerine dayanarak bana ceza verilmişti. Ben hem polis sorgusu sırasında hem de diğer ifadelerimde suçlamaları reddetmiştim. Bir suç aleti ya da maddi delil de yoktu” (Hamza Yalçın, Ağustos 2009, Odak). Baskılara itiraz eden askeri savcının hatırlamayı istemediğini düşündüğümüz bu hususları unutmadık, unutmayız da. Solu tasfiye ederek bugünkü rejimin önünü açmışlardı. Hamza Yalçın’ın cezalandırılmasının 28 Şubat darbesi döneminde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Kendisi de yukarıda işaret ettiğimiz söyleşide solun tasfiyesi planına işaret ediyor. Bugünkü AKP iktidarının ve Gülen Cemaatinin etkinliğinin önü özellikle 12 Eylül darbesi ve 28 Şubat darbeleri ile açıldı. Bu sürecin baş sorumluları arasındaki güçlerin şimdi “hukuk herkese lazım” demesi çok anlamlı.
Ergenekon operasyonları bir hesaplaşmayı barındırıyor içinde. 28 Şubat Darbesinin sahiplerine karşı bir hesaplaşmayı. Yeniden dirilişi belki de. TBMM Eski Başkanı, AKP Manisa Milletvekili Bülent Arınç’ın şu sözleri gerçekliği ortaya koyuyor: “28 Şubat süreci bitti, ‘28 Şubat bin yıl sürer’ diyenler de bitti”. 28 Şubat darbesi, 12 Eylül darbesinin devamı niteliğinde, irticai hareketi engellemek adına yapılmış ve dinci kesimin önüne set çekmişti. Zemin hazırlıkları önceden zamanın generalleri tarafından yapılmış; derin devlet örneği çizen Susurluk olayı gündeme getirilerek iktidarda olan Refah Partisi saf dışı edilmiş, her türlü irticai unsur basın aracılığı ile açığa çıkarılmış, Aczimendi lideri bilinen Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin’in ilişkileri yapılan ev baskınıyla medyada teşhir edilmişti. İddianamede Albay Mehmet Zekeriya Öztürk’e “ortağım” diyen Ali Kalkancı, bu baskını düzenleyen kişi olarak biliniyordu. Darbe sonrası ise İmam Hatiplerin orta kısımları kapatılmış, Kuran kurslarına yaş sınırlaması getirilmiş, başörtülü okula girmek yasaklanmıştı. 28 Şubat Darbesinden günümüze kadar değişen tek şey; roller oldu. İktidarı ele geçiren Fethullahçılar dirilişi, 28 Şubat vari yöntemler ile sağlamaya çalışıyor. Neredeyse tüm medya Ergenekon’a hizmet ediyor. Ev baskınları, kazılarda çıkarılan cephaneler ile çoğu emekli Albay, subay vb. teşhir edilerek, iradesi sarsılıyor. El altında tutulan senaryolar vakti geldiğinde açığa çıkarılıyor; yirmi dört saat ekranları meşgul eden Münevver Karabulut cinayeti sanığı Cem Garipoğlu’nun, yakalandıktan bir müddet sonra, kaçırılmasına yardım edenin bir “bordo bereli subay” olduğu iddia edildi. İmam Hatiplerin tekrar yeni düzenlemelerle önü açılıyor.

Bu kuyu kazma yarışında halkın “kazanımı” ne oldu? Dönem dönem egemen başlar değişe dursun, her güç perçinlemesi halkı ezen, yoksullaştıran, yıkıma uğratan bir yön taşıyor. Çünkü halkın çıkarları hiçbir zaman gözetilmedi. Önemli olan daha fazla güç daha fazla sermaye idi. Her “savaşta” mağdur olan halk oldu, devrimciler oldu. Geçmişte, düzeni sağlamak adına yapılan darbeler halkı ezdi. Darbeleri yiyen bizler olduk. Bugün çeteleri aklıyoruz diyerek çıkış yapan iktidar, Deniz Feneri gibi yolsuzlukların hesabını vermeden neyin aklamasını yapacaklar. Geri dönüşü olmayan krizlere sebebiyet veren bu “güçler dalaşı” yıllardır halkı işsiz ve yoksul bıraktı. Gelinen son nokta da doğrulma politikası olarak gördükleri İMF ve Dünya Bankası görüşmeleri… Alınacak borçlar ile yine kendi güvencelerini sağlayıp, yükünü halkın, emekçinin omuzlarına bindirmeye devam edecekler. Toplantı alanı için oluşturulan bütçe 300 milyon dolar. Sel felaketinde evsiz barksız bıraktırılıp barınma ihtiyacının karşılanmasını bekleyen insanlar binlerce! Bu sömüren gazabından asla tek başına kurtuluş sağlayamayacağız. Kendi dayanışmamızı yaratamadığımız sürece daha çok, “simit al ekonomiye can ver” gibi trajikomik reklamlara, seyirci kalmakla yetineceğiz.

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir