İş Cinayetleri

İnan KALOĞULLARI

 

8220Vura_vura_bizi_buktuler_egildikc

Yaşanan ölümler ve yaralanmalar, ya da kalıcı hastalıklara neden olan koşullar, insanın kontrolü dışında gelişen doğal bir zorunlulukmuş gibi gösteriliyor. Oysa biliyoruz ki gerçek bunun tam tersi. “Kader” “ Takdir-i İlahi” ve Başbakan Erdoğan’ın Soma’da yaşanan işçi katliamının ardından iki yüz yıl önce yaşanan madenci ölümlerini örnek vererek söylediği “Bu işin fıtratında var” sözleri, daha fazla kar elde etmek isteyen ve bunun için insan hayatını hiçe sayan, insan ölümlerini kendileri için masraf olarak gören sermayedarların kendilerini temize çıkarmak için kullandıkları söylemler olduğunu biliyoruz.

 

Türkiye’de işçi cinayetleri çoğu zaman iş kazaları olarak tarif ediliyor. Bu ifadeye öyle alıştırıldık ki yaşanan işçi ölümlerini genellikle iş kazası olarak görüyoruz. Çalışma alanlarındaki ihmaller, denetimlerdeki yetersizlikler ve umursamazlık, yasaların işçiden yana işliyor olması gerekirken işverenleri (patronları) koruyor olması, sendikaların işçilere karşı taşıdıkları sorumlulukları yerine getirmiyor olmaları ve çalışanların yaşadığı örgütlenme problemleri gibi önemli konular iş cinayetlerinin önünü açan en önemli sorunlar oluyor.
Fabrikada, atölyede, şantiyede, tarlada, ofiste ve çalışma hayatının her yerinde yaşanan sayısız işçi ölümleri bizlere iş kazası olarak lanse ediliyor. Oysa gerçeklik işçi cinayetlerinin artarak sistematik hale getirildiğini gösteriyor. Yaşanan bir olayı kaza olarak tarif edilebilmek için o olayın önceden öngörülemiyor olması yani önceden bilinemez olması gerekir. “Kaza geliyorum demez” sözü, kazanın her an her yerde karşımıza çıkabilecek bir risk olduğunu ifade ediyor. “İş kazaları”nın büyük çoğunluğu çalışma alanlarının taşıdığı riskleri ortadan kaldırarak çözülecek problemler olduğu için, öngörülemeyen ve bu yüzden engellenmesi mümkün olmayan problemler değildir.
Alıştırıldığımız bu ifadeler kuşkusuz fark edilmeden hayatımıza sokulan ve sorguladıkça fark edebildiğimiz ifadeler. Yaşanan ölümlerin kaza olarak yansıtılması, ölümle sonuçlanan olayların ve diğer iş kazalarının insan duygularından  uzak ve hayatımızdan soyutlanarak verilmesi, işçi ölümlerine rakamlar üzerinden bakmamızı daha kolay hale getiriyor.

Çalışma hayatı maalesef herkesi içine alan riskler taşıyor. Aç gözlü büyük para sahibi şirketler, “iş güvenliği” ve işçi sağlığı için alınması gereken önlemleri gereksiz masraf gördükleri için çalışma ortamları, ufak yaralanmalardan, kimi zaman uzuv kaybına yol açacak derecede ağır yaralanmalara, ölümlere ve etkisi uzun vadede ortaya çıkan sosyal-psikolojik hastalıklara varan sonuçların mekânları oluyor. İnsan sağlığının ve hayatının önemsenmesiyle ortadan kalkabilecek riskler, rekabet ve kar hırsı yüzünden, emeğiyle geçinen insanların kaderiymiş gibi gösteriliyor. Biz işçilere, emekçilere reva görülen; ölümler, hastalıklar ve kazalar oluyor.
Çalışma alanlarının insan sağlığı üzerinde yarattığı ağır tahribatlar çoğu zaman “iş kazası” “iş sağlığı” ve “iş güvenliği” gibi alışılageldik ifadelere sıkıştırılıyor. Bu kavramlar çalışanların sağlığını ve hayatını önemseyen ifadeler olmaktan çok; üretimin sürekliliğini sağlayan ve üretimi aksatabilecek riskleri ortadan kaldırmayı amaçlayan bir işlev görüyorlar.
Üretim alanlarında korunması gereken en önemli şeyin insan hayatı ve insan sağlığı olduğu gerçeği dikkate alınmıyor. Tersine üretimde verimlilik sağlansın diye insan hayatı daha fazla tehlikeye atılıyor.
Yaşanan ölümler ve yaralanmalar, ya da kalıcı hastalıklara neden olan koşullar, insanın kontrolü dışında gelişen doğal bir zorunlulukmuş gibi gösteriliyor. Oysa biliyoruz ki gerçek bunun tam tersi. “Kader” “ Takdir-i İlahi” ve Başbakan Erdoğan’ın Soma’da yaşanan işçi katliamının ardından iki yüz yıl önce yaşanan madenci ölümlerini örnek vererek söylediği “Bu işin fıtratında var” sözleri, daha fazla kar elde etmek isteyen ve bunun için insan hayatını hiçe sayan, insan ölümlerini kendileri için masraf olarak gören sermayedarların kendilerini temize çıkarmak için kullandıkları söylemler olduğunu biliyoruz.

İşçi ölümleri kader ya da kaza değil cinayettir
İşçi ölümlerini çalışma hayatının doğasından kaynaklanıyormuş gibi gösteren siyasiler, söz konusu işçi hakları olunca Soma’da olduğu gibi kamu gücünü en çirkin haliyle emekçilerin karşısına çıkarabiliyorlar. Kendi sorumluluklarını gizlemek ve tepkileri savuşturabilmek için halkın inançlarını, yaslandığı ve sığındığı temiz değerlerini kendilerinin işçi cinayetlerindeki rollerini gizlemek için kullanabiliyorlar.
Çalışanların karşılaştığı ölümler ve çalışma hayatının insan sağlığı üzerinde bıraktığı izler ne takdiri ilahi ne de çalışma hayatının doğasından kaynaklanan ve fıtratında olan şeylerdir. Her yıl sayıları binin üzerinde olan işçi ölümlerinin ve yaşanan on binlerce iş kazasının sorumlusu, insanları sefalet koşullarında yaşamaya mahkûm eden, insan hayatını hiçe sayarak onun üzerinden trilyonları kasalarına koyan, halkı aşağılayan, çalan-çırpan, göz göre göre yalan söyleyen, insanları sokak ortasında öldüren ve bunu kutsayan bu iktidardır.
Büyük paralar kazandıran karlı yatırımlar için sermayeleri kolayca temin eden holding ve büyük şirketler, işçi güvenliği ve işçi sağlığı söz konusu olunca fakir fukara kesiliyorlar. Çalışma ortamlarının risklerden arındırılması üretimin bir parçası değil, patron için gereksiz harcama ve yük olarak görülüyor. İktidar ve sermaye her konuda olduğu gibi işçilere karşı işledikleri suçlarda da birbirini kolluyor ve koruyorlar. Yaşanan ölümlü kazaların çoğu gerekli güvenliği sağlayacak teknik malzemelerin ve işçileri koruyacak güvenlik araçlarının temin edilmemiş olmasından kaynaklanıyor.

Önceki yıllardan günümüze kadar farklı tarihlerde yaşanmış yürek yakan bir kaç işçi cinayetini buna örnek gösterebiliriz.
Davutpaşa’da 2008 yılında bir maytap fabrikasında yaşanan patlamada 116 kişi yaralandı ve 21 işçi gelişebilecek herhangi bir tehlikeye karşı gerekli önlemler alınmadığı için hayatlarını kaybettiler.
Hayatını kaybeden 21 kişiden biri olan Gülhan Çubuk’un eşi İdris Çubuk, cinayete kurban giden işçiler için yapılan bir basın açıklamasında “Sizin hiç anneniz, babanız öldü mü? Benim bir kere öldü. Sizin hiç kardeşiniz, teyzeniz, dayınız, komşunuz, dostunuz, yariniz, canınızdan çok sevdiğiniz bir yakınınız öldü mü? Tam 3 yıl oldu. 3 yıldır seslerine kokularına, sıcaklıklarına, yarenliklerine hasretiz” diyordu.
(http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=1038434)
Yine yaklaşık 2 yıl önce Esenyurt’ta bir alışveriş mağazasının yapımındaki inşaatta çalışan 11 işçi, kaldıkları plastik çadırın yanması sonucu hayatlarını kaybettiler. Ölümlerinin ardından görülen davada mahkemenin, “sünger yataklarını kapının girişine yakın yere istifledikleri için kusurlu bulduğu o işçiler, kendilerine insanca yaşayabilecekleri ve uyuyabilecekleri bir yaşam alanı çok görüldüğü içi yanarak can vermişlerdi. (http://www.sendika.org/2014/06/esenyurt-davasinda-isciler-oldukleri-icin-kusurlu/)

Yakın zamanda İstanbul Kartal’da 3 işçi çalıştıkları inşaatın iskelesinin çökmesi sonucu 16. kattan beton zemine çakılarak hayatlarını kaybettiler. Güvenlik halatı olmadan çalışan işçiler, önlenebilecek bir kaza nedeniyle göz göre göre ölüme sürüklenmişlerdi. (http://www.cihan.com.tr/news/Kartal-da-insaat-iskelesi-coktu-3-olu_4623-CHMTQ0NDYyMy8x)
Soma’daki maden faciasında ise “yaşam odaları” olmadığı için yüzlerce işçi uzun yıllar unutulmayacak acı bir katliama kurban gittiler. Şirketin yaşam odaları ve diğer insani koşullar için yapacağı harcamalar işçilerin hayatlarından daha değerli görüldü. Katliamdan sonra madende çalışan bir işçi çalışma koşullarıyla ilgili şunları söylemişti. “Beş yıldır aynı maskeyi taşırım. Kontrolü yapılmadı. Gelen müfettişler ocağa inip yarım saat sonra çıkıyorlardı. Müfettişlerin geleceğinden haberimiz oluyordu. Amirlerimiz işçilere hazırlık yaptırıyordu. Üretim güvenlikten daha önemliydi. Arızadan ötürü bile arızalı makinenin durdurulması istenmiyordu. Çalışırken bu arızanın tamir edilmesi isteniyordu.” (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/26632122.asp)
Çok ağır koşullarda çalışan 301 madenci (sayının hala net olmadığı ve yüksek olabileceğini unutmamak gerekiyor) aylar öncesinden yapılan uyarılara rağmen önlem alınmadığı için öldüler. Yüreği acı ve öfkeyle dolan madenci yakınları ve Somalı insanlar katliamın sorumlularını lanetlerken Başbakan’ın ve Özel Kalem Çalışanı’nın yumruk ve tekmelerine maruz kaldılar. Yaşanan vahşete öfke duyan Soma halkı polis şiddetiyle susturulmaya çalışıldı. Yakın zamanda ise Şırnak’ta bir madende birkaç gün arayla yaşanan iki göçük nedeniyle 4 işçi hayatını kaybetmişti. Çok ağır koşullarda çalışan o madenciler bidonların içine girerek madene iniyorlardı. (http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/404620?from=3764452029)Hafızamızı yokladığımızda yine aynı nedenlerden kaynaklanan ve on binlerce insanın hayatını söndüren nice cinayetler olduğunu biliyoruz.

İş cinayetlerinin gerçekleşme biçimi acıyı ve öfkeyi daha da artırıyor
Çalışanların karşılaştığı çoğu kaza feci denecek ölümlerle sonuçlanıyor. İşçi cinayetlerinin gerçekleşme biçimlerini anlatırken “korkunç” kelimesi bile o ölümleri anlatmak için hafif kalır. İşçi ölümlerinin bir kısmı “katliam” kelimesini aratmayacak ölümlerden oluşuyor.
Yakın zamanlarda yaşanan bazı iş kazaları şöyle: 22 Mayıs’ta Tekirdağ Çorlu’da Trakya Birlik’e ait entegre tesislerinde silonun (çelik depo) duvarlarındaki ayçiçekleri temizleyen Ünal Töre 600 ton ayçekirdeğinin altında kalarak hayatını kaybetti. Hükümetle yakın ilişkileri olan Ali Ağaoğlu’nun Maslak’taki 1453 adlı projesinde gerçekleşen bir kazada Hakan Tek isimli işçi 50 metreden başına demir blok düşmesi sonucu hayatını kaybetti. İşçiler çalışanların güvenliği için denetim yapılmadığını, çalıştıkları şantiyede 3 günde bir iş kazası yaşandığını söylediler. Yaşanan kazanın ardından iki bin işçi işi bırakarak çalışmadı.
Kartal’da çalıştıkların inşaatın 16. katından iskelenin çökmesi sonucu yere düşen Hasan Doğan, Salih Karayalı ve Sinan Doğan isimli işçiler hayatlarını kaybettiler. Samsun İlk Adım’a bağlı Liman Mahallesi’nde yapımı devam eden bir otel inşaatının yemekhanesinde çalışan 21 yaşındaki Mesut Turan ıslak zeminde elektrikli su ısıtıcısının prizini fişe takmak isterken elektrik akımına kapıldı. Yine 17 Mayıs’ta Bodrum’da çalıştığı otelde elektrik çarpması sonucu, 19 yaşındaki Necmettin Gişçi isimli işçi hayatını kaybetti. Yakın zamanda Şırnak’ta kaçak olarak çalıştırılan maden ocaklarında dokuz gün arayla yaşanan göçükler nedeniyle İbrahim Saknak, Ahmet Baysal, Emin Baysal ve Selahattin Uçar isimli işçileri hayatlarını kaybettiler.
2014’ün Ocak ve Nisan ayları arasında iş cinayetlerinde hayatlarını kaybeden 396 işçiden 119’u trafik- servis kazası, 79’u düşme, 65’i ezilme-göçük, 21’i zehirlenme-boğulma, 17’si elektrik çarpması, 8’i patlama-yanma, 7’si nesne düşmesi-çarpması, 2’si kesilme-kopma, 78’i meslek hastalıkları, kalp krizi, intihar, yıldırım düşmesi, saldırı vd. gibi nedenlerden dolayı hayatını kaybetti.

Basına yansıyan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin raporlarında yer alan bilgilere göre, iş cinayetlerinin yasal düzenlemelere rağmen artarak devam ettiği yönünde. (http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/is-sagligi-ve-guvenligi-yasasi-cikti-isci-cinayetleri HYPERLINK “http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/is-sagligi-ve-guvenligi-yasasi-cikti-isci-cinayetleri-artti-haberi-57930”-artti-haberi-57930)
Bu düzenlemelerin çoğu kağıt üzerinde kalıyor ve denetimler gerektiği gibi yapılmıyor. İş yerinde yaşanan kazaların tespit edilmesi durumunda hafif ve çoğu para cezaları olan yaptırımlar göstermelik olmanın ötesine geçmiyor. Soma’daki maden faciasının sorumlusu olan şirket 2013 yılında Süleyman Gülşen adlı işçinin ölümünden sorumlu olmasına rağmen Bakanlık tarafından 1078 tl para cezası kesilerek göstermelik olarak cezalandırılmıştı. Yasalar hafif de olsa kanunen bir ceza öngörüyor fakat devlet bu yasaların uygulanmasında bile “esnek” davranıyor. Söz konusu olan işveren (patron) olunca yasalar genellikle taraflı işliyor. Çalışma ortamının insan sağlığından uzak hale getirilmesi ve kazalara neden olacak risklerden arındırılması nasıl işverenin işine gelmiyorsa, denetimler ve yaptırımların doğru şekilde yapılıp uygulanması da devletin ve sermayenin işine gelmiyor.
Kol kola olan iktidar ve sermaye halkı aldatmak için bağımsız ve ayrı güçlermiş gibi görünmeye özen gösteriyorlar. Oysa gerçeklik bunun tam tersi. Kısa süre önce yayınlanan birçok yolsuzluk tapeleri de bunu net olarak göstermişti. Soma’da gerçekleşen işçi katliamının ardından maden şirketinin iktidarla olan ilişkileri, madencilerin tepkilerini iktidara karşı göstermesine neden olmuştu. Başbakanın 200 yıl önceki maden kazalarından verdiği örnek aslında bize Soma’da ve başka madenlerde insanların yüzlerce yıl önceki teknik ve çalışma koşullarda kölece çalıştıklarını göstermişti.
Türkiye’de 75 günde bir Soma faciası yaşanıyor
Türkiye iş kazaları yönünde dünyada 3ncü Avrupa’da ise 1inci sırada yer alıyor. Bazı günler 3-4, bazı günler ise 8-10 işçi hayatını kaybediyor. Ortalama olarak günde 5 ile 8 arasında işçi ihmaller ve denetimsizlik yüzünden, işçi ölümlerinin üretimin bir parçası olarak görülmesi nedeniyle hayatlarını kaybediyorlar. Yine her gün yüzlerce ağır ve hafif yaralanmalı iş kazası yaşanıyor.
Araştırmalar Türkiye’de toplam 11 milyon 628 bin 806 kişi olan çalışan sayısının % 2,3’nün her ay iş kazası geçirdiğini gösteriyor. 2013 yılında en az 1235 çalışan, iş cinayetleri ve meslek hastalıklarından dolayı hayatlarını kaybetti. 2014’ün ilk dört ayında 396 kişi iş cinayetlerine kurban gitti. Ocak ayında 87 işçi ölürken, Şubat ayında 77, Mart ayında 117 ve Nisan ayında 115 işçi yaşamını yitirdi. Rakamlar toplu olarak hesaplandığında Türkiye’de yaklaşık her 75 günde bir Soma Faciası yaşandığı görülüyor.

Ölümlü kazaların en çok yaşandığı şehirlerin başında İstanbul, İzmir, Bursa, Manisa, Zonguldak, Tekirdağ, Kocaeli ve Ankara geliyor. İş kazalarının çalışma alanlarına göre dağılımında ise 8 bin 828 iş kazası (yüzde 11.79) ile kömür ve linyit çıkarılması birinci sırada yer alıyor. 7 bin 45 iş kazası ile (yüzde 9.4) fabrika metal ürünleri ikinci sırada, 5 bin 127 iş kazası ile (yüzde 6.84) ana metal sanayisi üçüncü sırada yer alıyor. (http://www.sanliurfahaber.com.tr/is-kazalarinda-avrupa-lideriyiz-178691h.html)
2013’ün Ekim ayında Çalışma Bakanı Faruk Çelik Meclis’te yaptığı bir konuşmada “Türkiye’de iş kazaları azalmaktadır” demişti.
Gerçekler ise tam tersini gösteriyor. Mesela 2012 yılının ilk on ayı içinde 720 işçi hayatını kaybederken, 2013 yılının ilk on ayında 1.017 işçi hayatını kaybetmişti. (http://demokrathalkhaber.com/2013te-kadinli-erkekli-1017-isci-oldu/)
Bakanlıkların ülkemizin yabancı ve yerli sermayenin yatırımları için cazip hale geldiğini söylemesinin ve bunlardan övgüyle bahsetmelerinin arkasında, işçiler için kölece çalışma koşulları var. Onların gurur duyacakları tabloda ağır işlerde çocuk işçileri çalıştırmak, denetimden ve yaptırımdan uzak çalışma koşulları, düşük asgari ücret, sigortasız ve kayıt dışı çalışan milyonlarca işçi, işçi güvenliği ve işçi sağlığının hiçe sayılması, iki kuruş için canlarını tehlikeye atacak çalışanlar ve bir anda yüzlerce insanın ölebildiği bir Türkiye var. Soma’lı bir kadının madende yaşanan katliamın ardından söylediği iki satır söz ülkemizin gerçeğini iyi anlatıyor: “Vura vura bizi büktüler, eğildikçe eğildik.” (http://www.inegolhaber.com.tr/vura-vura-bizi-buktuler-egildikcene-egildik-95257h.htm)
Bu sözden ve Soma’da yaşananlardan yola çıkarak; Başbakan’ın ancak 200 yıl önceki madenci cinayetlerini örnek verebilmesi bizlere o cinayetlerin yaşandığı yerlerde verilmiş olan örgütlü mücadelelerin işçi cinayetlerinin engellenmesinde ne kadar etkili olduğunu da gösteriyor. Artık “bükülme, eğilme” zamanı değil, örgütlenmek, iş cinayetleriyle mücadele etmek için harekete geçme zamanı.

maxresdefault

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir