Kayayı kıran taşın gücü değil sürekliliğidir!

foto: odak-direnis.com

Odak dergisi olarak iki ayı aşkın süredir işlerine geri dönebilmek için Ankara Kızılay’da direnen öğretmenler Nuriye Gülmen, Semih Özakça ve Acun Karadağ´ı ziyaret ettik. AKP’nin darbe bahanesiyle getirdiği OHAL sonucu işlerinden atılan öğretmenler adına Semih Özkaya ile gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşıyoruz

Odak: OHAL’in ilanından sonra çıkarılan KHK’lerle muhalif binlerce insanın işine son verildi. Siz de bunlardan birisiniz. İşinize neden son verildi? Bir açıklamada bulundular mı? İlk tepkiniz ne oldu?

Semih Özakça: KHK’ler zaten bir neden sunmuyor. Bir çerçeve çiziliyor ve terör örgütleri ile irtibatlı ve üyesi olabilir gibi bir yazı oluyor. Ve bunun altında binlerce insanın ismi oluyor. Her hangi somut bir delil gösterilmeden, savunma bile alınmadan yargısız infaz yapılıyor. Kendi düzenleri açısından da çok sakıncalı bir yol izliyorlar. Çünkü hiç kimsenin savunması alınmadan ve delil gösterilmeden son verilemez. Ama bu ülkede hukuk yok. Bu ülke adaletsizlikler ülkesi. Biz de sosyalist, devrimci ve demokrat kamu emekçileriyiz. Bu nedenle işimize son verildi. Kendi biat eden kadrolarını bizim yerimize işe yerleştirmek için bunu bir oy deposu olarak kullanmak için işimize son verildi. Bizim okulumuzda İş-Kur elemanları bile AKP’ye üye olmadan çalışamıyordu. Böyle bir örnek verebilirim.

Odak: Sizce AKP bu tasfiyelerle ne amaçlamaktadır?

Semih Özakça: Birincisi insanları sindirmek. Aslında burada bizim üzerimizden halkın bütün kesimlerine bir saldırı var. Katliamlarıyla gözaltıları ve tutuklamalarıyla halka bir korku verilmek isteniyor. Kamuda çalışan halkın en görünen kesimi kim? Bizleriz. Mesela biz öğretmeniz ve velilerimiz var. Onların aileleri ve tanıdıkları var. Bir öğretmeni işten attığınız zaman çok büyük bir çevre etkileniyor. Bakın bu adam solcu ve bize karşı geldi. Bizden değildi ve sonu da böyle oldu. Siz de böyle olursunuz diyebilmek için bir örnek gösteriyor. Bunun da amacı korku yaymak.  İnsanların AKP’nin politikalarına karşı gelmemesini sağlamak yönünde çalışmalar. Çünkü bu iktidar yönetememe krizi içerisinde. OHAL var ama Tayyip Erdoğan çıkıp da milli seferberlik ilan ediyorum diyor. OHAL var, zaten her şeyi yapabiliyorsun. Buradan da şunu anlıyoruz; yönetemiyorlar, yönetemedikçe de azgınlaşıyorlar, azgınlaştıkça da halka saldırıyorlar. Amaçları bu çıkmazdan kurtulmak. Kendi iktidarlarını daha da sağlama almak. O kadar sallantıdalar ve o kadar suç işlemişler ki. Bu adamlar giderse aile fertleriyle birlikte yok olma noktasına gelecekler. Halka bu nedenle saldırıyorlar. Yoksa devletmiş, vatanmış, milletmiş bunların hepsi bahane. Halkın gözünü boyamak için söyledikleri sözler. Mesela karşılarındakine ne güzel şehadet şerbeti içmiş diyorlar. Ama kendileri hiç o şehadet şerbetini içebilecek durumda değiller. Çevrelerinde bir sürü korumayla geziyorlar. Şehadet şerbetini içmek bu kadar güzel bir şeyse halk gibi yaşa o zaman. Bizim halkımızın yolda yürürken  can güvenliği yok. O zaman sen de bizim gibi yaşa bakalım. Bu saldırılar aslında devrimci-demokratlar üzerinden halka yapılıyor. Geçmişte F tiplerini getirerek bunu hapishaneler üzerinden yapıyorlardı. Şimdi bütün halka genellemiş durumdalar. Sınırlarımız AKP’li olup olmamak üzerine daraldı. AKP’li iseniz bir sorun yok ama herhangi birisi olursanız her zaman bir güvensizlik durumuyla karşı karşıyasınız.

Odak: İşten çıkarılan binlerce insan var? Bu insanların tepkilerini ya da tepkisizliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Semih Özakça: Tepkisizlik diye bir şey yoktur. Her şey hayatta diyalektik olarak birbiriyle etki ve tepki halindedir. Her şey değişip dönüşüyor. Mesela tepkisizlik dediğimiz şey eylem yapmamak mı? Tepkisizlik dediğimiz şey bizim gibi oturma eylem yapmamak mı? Bular aslında bir birikimdir. İnsanların içinde tepkiler var. İhraç edildikten sonra ilk anda bir çoğu ne kadar öfkeli ve tepki göstermeye meyilliydi! Aslında şuradan kaynaklanıyor bu tepkisizlik dediğimiz şey. Bizim üzerimizde bir karalama kampanyası var. Hakkımızın elimizden alındığı bir durumla karşı karşıyayız. çalışma hakkımız elimizden alınıyor. Bize etki ediliyor ve biz bunun tepkisini vermeliyiz. Ama zaman geçtikçe tepki göstermedikçe ve harekete geçmedikçe, ortaya bir eylem koymadıkça bunlar olumsuz yöne doğru evrilmeye başlıyor. Cesaret, korku, eylem ve eylemsizlik. İki karşıt görüş. Ama cesareti büyütürsen korkuyu azaltırsın, korkuyu büyütürsen cesareti azaltırsın. Direnişi büyütürsen eylemsizlik azalır ve insanlar da eylemlere katılmaya başlar. Direniş yapmazsan oturmaya devam eder ve sinersin. insanlar içlerinde bir de şu çelişkiyi yaşıyordu. Hükumet bana bir etkide bulundu ve beni işimden etti, ben buna karşı bir şey yapmalıyım. Herkesin kafasında böyle bir düşünce vardır eminim. Ama bir şeye yaramaz diye de düşünebilirler. Direnince kazanılacağına inanmadıkları için hareket etmiyorlardır diyebilirim. Ama şu bir gerçeklik; biz bu direnişle birlikte kazanabileceğimizi en azından onurumuzu koruyabileceğimizi göstereceğiz. Bu bir umut olacaktır. bunlar bir patlama noktası olacaktır. Hep böyle mi devam edecek. İnsanlar hep tepkisiz mi kalacak. Sokakta yürürken can güvenliğimiz yoksa ve hep tedirgin yaşıyorsak bir patlama da olacaktır. Ama sonuç olarak daha fazla tepki gösterilmeli. Direnişle birlikte doğru örgütlü bir mücadeleyi de geliştirmek gerekiyor. İktidarın bu pervasızlığını yok etmek adına bu tepkinin halk gözünde ve iktidar gözünde gösterilmesi gerekiyor.

Odak: Sendikanızın işten çıkarılanlara ve sizin yaptığınız bu eyleme tepkisi nedir?

Semih Özakça: Ben KHK’ler ile 9 Eylül’de açığa alındım ve 29 Ekim’de ihraç edildim. O süreç dahilinde insanların bir şey yapma isteğini görünce birlikte bir şey yapma fikrini doğru buldum. Ama sendika şöyle bir tavır izledi; günü kurtarmaya çalıştı. Ağır bir saldırıyla karşı karşıyaydık. Binlerce emekçi işinden ediliyordu ve bu bir basın açıklaması ile geçiştirilemezdi. Bunun karşısında somut ve ciddi bir direniş gösterilmeliydi. Ama bu yapılmadı ve yapılmayacağını da gördük. Polisle icazetlerle, eylemin süresiyle ilgili anlaşmalarla yapılan bir şey zaten başarıya ulaşamaz ve diğer ihraçları önleyemez. Bu iş sadece salon etkinlikleriyle yapılmaz, sokağa çıkarak eylem yaparak geri adım attırılır. Ben sendikanın kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde davranarak günü kurtarmaya çalışıyorlar. Böyle giderse sendikalar da eriyecek ve eriyor da zaten.

Odak: Burada başlatmış olduğunuz ve devam ettirdiğiniz direniş kararını nasıl aldınız? Nasıl gelişti?

Semih Özakça: Öncelikle açığa alınma sürecinde böyle bir karar aldık. Eşimle birlikte 9 Eylül’de açığa alınmıştık. Mardin’in Mazıdağı ilçesinde sınıf öğretmenliği yapıyorduk. Daha sonra memlekete gelmeye karar verdik ve Eskişehir’e geldik. Orada Nuriye hocayla görüştük. O da işinden atılmıştı. Sonra işine geri dönmeden açığa aldılar. Sonrasında bir gün çalıştırıp yeniden açığa aldılar. Onda da böyle bir absürt durum vardı. Bu süreçte Ankara’da beraber bir eylem yapalım. O eyleme de şöyle başlayacaktık; Bizim İstanbul’dan Ankara’ya iş güvenliği için yürüyüşümüz vardı. Yürüyüşten sonra da Ankara’da eyleme başlayacaktık. O süreçte ailelerimizi de katmak için onlarla da konuştuk. 29 Ekim’de KHK ile ihraç olduğumu öğrendim. Evimiz Mardin’deydi. Taşınma işleri ile ilgili 10 günlük bir süre geçti. Ama sonuç olarak biz sözleşmiştik Nuriye hoca ile. O tek başına başladı. sonrasında ben de 12 gün sonra ona dahil oldum sözleştiğimiz gibi. Her gün gözaltı her gün işkence, dayak ile geçti günler. Sonuç olarak bir icazetle değil irademizle yaptığımız bir iş yaptık ve irade savaşını kazandık. Oturma eylemine başladık. Daha sonrasında çeşitli saldırılar oldu. Biz bunları yaşayacağımızı biliyorduk. Gözaltıların dışında tutuklama da olabilirdi. Bu eylem kazanılmış haklarımıza karşı ve OHAL’e karşı bir mücadele oldu. Aslında baktığımız zaman faşizme karşı bir mücadele yaptık. Bu kararlılığı sağlayan da haklı olmamızdı ve halkın yanımızda olması bizi bu noktaya getirebildi. Pankart açtığımız için gözaltına alınıyorduk. Polis bizim pankartımızı çalmaya çalışıyordu ve biz bunu teşhir ediyorduk. Bu şekilde irade göstererek pankart hakkımızı kazandık. Süreç böyle gelişirken ara sıra yoklamalar, irademizi kırmaya yönelik baskılar yaşanıyordu. Geçen son iki gözaltı da o şekilde oldu. 64. günümüzdeydik ve ikinci ayımızı kutlayacaktık. 13.30’dan 18.00’e kadar eylememiz sürüyor. Sivil polisler 17.30’da yanımıza geldi ve eylem etkinlikler valilik kararınca yasaklanmıştır dediler. Zaten biz hakkımızı valilik yasaklamışken kazanmıştık. Biz bu dayatmayı kabul etmeyeceğimizi söyledik. Müzik grubu gelmişti o gün ziyarete. Polis tacizinden sonra müzik çalmaya ve halay çekmeye başladık. Etrafımızı 200-300 arası çevik kuvvet polisi sardı. Bizi linç etmek için geldikleri çok belliydi. Biz  6 kişiydik. Öncesinde biber gazı sıktılar ve yere yatırıp vurmaya başladılar. Gözümde morluk ve kafamda şişlikler oluştu. Çene eklem yerinde morluk ve şişlik oluştu. Ayağımda küçük kemik kırıldı. Özellikle sırtıma ve belime tekme atıyorlardı. ayak bileğimi özellikle kırmak istediklerini hissettim. Sürekli oraya vuruyor ve basıyorlardı. Sonra bir ara baygınlık geçirdim. Kolumu yukarı kaldırıp ters kelepçe yapmaya çalışıyorlardı. Ama kolumu eklem yerlerinden doğru tutup arkaya asıldılar ve hiç büküp kelepçe takma niyetleri yoktu. Sonra bana “direnme direnme ulan” diye bağırdılar. Sonrasında kolumu büktüler kelepçeleri taktılar ve ellerim anında uyuştu. Sonrasında kaldırırlarken boynumdan ip gibi bir şey geçirdiler ve 10-15 saniye sıktılar. Sonrasında aracın içine soktular ve yine dayak işkence devam etti. Hastaneye götürüldüm. Arama bahanesiyle yeniden dışarı çıkardılar ve ben onursuz arama yapamazsınız diye direnmeye devam ettim. O anda birisi kafamdan tuttu aracın kapısına vurdu ve aracın kapsınıda göçük oluştu. Fotoğrafını çekip kamu malına zarardan seni şikayet edeceğiz dediler. Sonrasında gözaltı işlemi yapılmadı ve bize idari para cezası kesildi. Biz eylem yaptığımız alana yeniden geldik. Ve polisler yeniden gelip yaptığımız eylemin yasa dışı olduğunu söylediler. Sonrasında biz sloganlar atarak oturma eylemine başladık. Ve onlar bir ordunun yenilişi gibi geri çekildiler. Biz büyük bir coşkuyla otuma eylemini kazandık. Ertesi gün başka bir eylem bahanesiyle eylemimizin bitmesine 10 dk kala gelip yeniden uyardılar. Biz de “eylemimizin bitmesine 10 dk var ve eylemi saatinde bitireceğiz” dedik. Sonrasında bizi süpürmeye başladılar arkaya doğru. Dönüp dolaşıp tekrar anıtın önüne geldim. Bu durum 3 defa yaşandı. Sonrasında çok sinirlendiler ve bütün çevikleri benim üzerime saldılar. Beni yüksel caddesinin sonuna doğru süpürdüler. Orada trafiğe açık alan var. Ben de oraya protesto etmek için oturdum. İki genç arkadaş da destek verdi. Sonrasında bunlar rahatsız oldu ve beni Mithatpaşa Caddesi’ne kadar süpürdüler. Sonrasında Mithatpaşa Caddesi’nin altlarından dolandım ve alana yeniden geldim. Anıtın üstüne çıktım. Yan tarafımda TAYAD’lıların eylemi vardı. Açıklama yapmak için onların açıklamasının bitmesini bekledim. Sloganlar ve basın açıklaması ile eylemimi bitirmeyi düşünüyordum. Polisler bir anda koştur-koştur geldi ve TAYAD’lı aileleri susturmaya çalıştı. Sonrasında benim de önüme gelip “sen başımıza bela mısın nedir senden çektiğimiz, biz seni süpürmedik mi çabuk süpürülen yere gir” dedi. Ne gireceğim git başımdan dedim. Sonrasında yeniden çeviği çağırdı ve beni yeniden süpürdüler. Hatta çeviğin bir tanesi kafamı anıta vurmaya çalışıyordu. Sonrasında bir an boşta kaldım ve anıta tekrar çıkmaya çalıştım. Ondan sonra beni gözaltına aldılar ve araca götürdüler. Ben ters kelepçe yapamazsınız diye direndim ve beni dışarı çıkarmak zorunda kaldılar. O işkencede bacağım sakatlandı ve bacağımda ödem oluştu. Sonuç olarak bir irade savaşıydı ve biz oraya yine geldik. Bu sefer de CHP’nin ayağa kalk eylemi yapılmıştı. Saat 16.00’daydı o zaman ilk eylemleri. Onun bahanesiyle yine her yer abluka altında. Sonrasında polis gelip “Semih pankartı kaldır yasak” dedi. Ben de o senin yasağın bu pankart ve döviz hiç bir yere gitmeyecek, bunların senin gibi halk düşmanları dışında kimseye zararı yok dedim. Polisler pankarta doğru yönelince ben de pankarta koştum ve pankartı tuttum. Onlar bir ucundan ben bir ucundan çekiştirirken amirleri al bunu gözaltına dedi. O sırada CHP milletvekili Mahmut Tanal, Acun abla ve Veli abi koştu. Müdahale sonrasında serbest bıraktılar. Pankartı aldılar ama biz yeniden astık. Şu saat itibariyle pankartımız hala asılı. Bu bir irade savaşı ve biz bu savaşı vermeden direniş göstermeden o büyük şeyleri zaten kazanamayız.

Odak: Bugün direnişinizin kaçıncı günü? Direnişinize nasıl devam edeceksiniz?

Semih Özakça: Bugün direnişimizin 71. günü. Tabi bu direnişin de büyümesi lazım. Statik bir şekilde hep savunmada kalmamalıyız. Direnişin ulusal ve uluslararası basında etkili olduğunu düşünüyoruz. Sosyal medya da aynı şekilde aktif durumda. Ama biz sadece oturarak işimize geri dönebileceğimizi düşünmüyoruz. Belki dönebiliriz ama çok uzun vadede olacağını düşünüyoruz. Bizim bu neden bir çadır kurma düşüncemiz var. Tabi şu an plan aşamasında. Gerçeklik şu direniş büyüyecek ama ne şekilde olacak şu an net değil. Ve her şeyi yaptığımızı hissettiğimiz anda açlık grevine başlamayı düşünüyoruz. Her şeyi yapmışız, bu kadar gündem konumuna gelmişiz daha başka yapacak bir şey kalmayınca açlık grevi yapacağız. Bu artık ölüm kalım mücadelesi. Zaten bize ağaç kökü yesin aç kalsın diyorlar. Ağaç kökü yememiş olacağız sadece. Onların dediği buysa biz de alın bakalım aç şekilde ölüme giden bir beden diyeceğiz. Haksız hukuksuz şekilde bir öğretmeni atmışsınız o zaman bunu da kaldıracaksınız. Şöyle bir durum da var. Biz asla geri adım atmadık, taviz vermedik. Açlık grevinde de tavizimiz olmaz. Bu konuda çok ciddiyiz. Süresiz bir açlık grevi düşünüyoruz. Biz ismimizin sembolleştiğini biliyoruz, o nedenle bu sadece bizim direnişimiz değil bizim nezdimizde tüm halkın direnişi. Bütün halkın onur, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi aslında. Bunun bilincindeyiz ve halkı teslim alamayacaklarını göstermek için bu direnişi yapacağız.

Odak: Halktan ve siyasi çevrelerden ne tür tepkiler alıyorsunuz? Burada bir dayanışmanın örüldüğünü söyleyebilir miyiz? Bu çevrelerden sizin beklentiniz nelerdir?

Semih Özakça: Siyasi çevreler ve partiler olarak bir olumsuzlama yok ama bir sessiz kalma durumu var. Biz bunu kurumsal açıdan destek almadığımız olarak yorumluyoruz ama o kurumlardan gelen insanlar var. Bunların destekleri çok yoğun zaten. Örgütsüz  insanların da destekleri çok yoğun. Bizlerin bir özveri gösterdiğimizin farkındalar. Örneğin İngiletere’den, Almanya’dan, Avusturya’dan arıyorlar. Finlandiya’dan para yolluyorlar. Yurt dışından gelen basın emekçileri oluyor ve ne yapabiliriz diye soruyorlar. Biz bu etkinin, halktaki bu sahiplenmenin farkındayız. Biz bunun da örgütlü bir güce dönüşmesi gerektiğini düşünüyoruz. Böyle böyle küçük şeylerle aşacağız. Bunlar birikiyor ve boşuna gitmiyor. Taş kırıcı örneği vardır ya. Taşı kayaya vuruyor vuruyor kırılmıyor. Ama en son hafif bir dokunuş yapıyor ve kaya ikiye ayrılıyor. En son vuruş mu bu taşı kırıyor? Hayır. Öncesinde yapılan küçük vuruşlar bu kayayı kırıyor.

Odak: Peki sizin dayanışma yönünde beklentileriniz nelerdir?

Semih Özakça: İnsanlar gelip bizimle nöbet tutabilir. 1 saat, 1 gün, 1 hafta gibi süreler olabilir. Zaten yiyeceğimiz hiç eksik olmuyor ama biz galiba gelenleri çok doğru yönlendiremiyoruz. İhtiyaç listesi yayınlayacaktık ama savsakladık açıkçası. Mesela bir anda birisi geliyor eylem alanına ve bir ihtiyacınız var mı karşılayalım diyor. O an tıkanıyoruz bulamıyoruz bir şey. İnsanların yararlı olmak istemelerini anlıyoruz. Onun dışında yine farklı yerlerde farklı eylemler olabilir. Mesela dövizlere bizim ismimizi yazıp yalnız değiller diyebilir insanlar. Dilek fenerleri düşüncemiz vardı. Mesela Tükriye’nin çeşitli yerlerinden belli bir saatte Semih, Nuriye ve Acun hoca için dilek fenerleri yakıyoruz diyerek onun videosu sosyal medyada yayınlanabilirdi. Bu bizim keşke olsa dediğimiz şeylerden biri.

Odak: Çok teşekkür ederiz. Direnişinizi destekliyoruz!

Semih Özakça: Ben teşekkür ederim.

 

odak-direnis.com

odak-direnis.com

ODAK

2017-01-21

, ,
One comment on “Kayayı kıran taşın gücü değil sürekliliğidir!
  1. Çok güzel söyleşi!
    Ama Semih Özakça’nın adı sunuşta ayrı söyleşide ayrı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir