KENTİN MÜLKİYETİ VE NEOLİBERAL BELEDİYECİLİK

EROL ZAVAR

MAHMUT SONER

Neoliberalizm, kapitalizmin hayatın her alanına sızdığı, günlük yaşamı her açıdan kontrolüne almaya çalıştığı aşamasıdır. Bugünkü küreselleşme bu aşamanın sonucudur. Artık metalaşmamış, kapitalizmin meta olarak kullanmadığı tek bir şey kalmamıştır. Dereler, ormanlar, göller, denizler, dağlar, karayolları, köprüler, caddeler… çöpler bile… Artık her şey, insanın kendisi de bir metadır. Kapitalizmin son küreselleşmesi insansızlaşmanın son doruğu olmuştur. İnsanın en temel hakları, artık paranın konusudur. Kapitalizm girdiği her devresi bunalımda yaşam alanlarını daha fazla ranta çevirmekte, buraları insana kapatmaktadır. Her devresi bunalımda biraz daha yok etmektedir insanı…

Bunun kente yansıması, kentin her açıdan insana kapatılması, sokakların işten eve, evden ya da işten alışverişe giden tünellere dönüşmesi, her türlü bağımsız insan etkinliğinin engellenmesi, kapitalizmin uygun gördüğü etkinliklerin geçerli kılınmasıdır. Kent tam anlamıyla, santim santim parsellenmiş ve her parsel bir rant aracına çevrilmiştir.

KENTİN MÜLKİYET HAKKI

Kapitalist kentin bir bütün olarak mülkiyet hakkı burjuvazi adına onun ortak komitesi olan devletin, siyasal olarak atanmış valilik ve onun denetiminde, seçilmiş belediyenindir. Tam burada seçimlerin niteliği önem kazanır. Hemen hiçbir aday önümüzdeki 5 yıl için yapacağı belediyecilikle ilgili plan ve projeleriyle aday olmaz. Birkaç şey söyler, birkaç vaat verir elbet ama asıl proje gizlenir ve seçimden sonra o uygulanır. Halk kitleleri demokrasiden koparılıp dışlandığı ve esas olarak demokrasi dar bir burjuva parti taraftarlığına indirgendiği için de vaatlerle yapılanların tutarsızlığı ancak bu sınırda sorgulanmakta, en fazla bir yalancının yerine diğer bir yalancının tercihiyle süreç bir basit daireye hapsolmaktadır. Burjuvazi bu seçim süreciyle hangi parti gelirse gelsin kentin tüm mülkiyetini kullanma hakkını meşrulaştırır. Artık seçilmiş belediye hükmetme hakkı kazanmıştır. Kimin nerede nasıl yaşayacağı, sokakların nasıl düzenleneceği, kimin nerede siyaset yapabileceği -örneğin nerelere afiş asılabileceği, nerede toplantı yapılabileceği- kimin nerede eğleneceği, kimin nerede tezgah açacağı onun yetki alanındadır. Kentin canına okuyan her türlü rant aracı için tekellere anında ruhsatlar çıkarken (bu rant elde edilirken kentin dokusunun, yurttaşın yaşamının etkilenmesi hiçbir şekilde dile getirilmez) küçük bir tezgah bir anda kentin ve insanın düşmanı ilan edilmekte, üzerine zabıta ve polis kuvvetleriyle saldırılmaktadır.

Gecekondular, iş makineleri ve panzerlerle, silahlı zabıta ve polislerle yoksulların başına yıkılırken, su havzalarında kurulan ve suyu kirleten, ormanı yok eden kaçak villalar için özel kararlar çıkarılır, yetmedi yasalar değiştirilir. İşçi sınıfı ve yoksullar durmaksızın kent dışına, yaşam alanlarının dışına itilir. Kent yaşam alanı değil bir rant alanıdır artık; özgürlük alanı değil, insanın tüketildiği koca bir hapishanedir.

NEOLİBERAL BELEDİYECİLİK

1980 cuntası neoliberal politikaların Türkiye’de uygulanması için zemini direnebilecek güçlerden temizleyemese de bu güçleri önemli ölçüde bastırmış ve başlattığı program ile seçimde iktidara gelen sivil hükümete devretmiştir. Bu programla, insanı n tüm temel hakları, ikincilhak sayılarak adım adım paralı hale getirilmeye başlanmıştır. Sözcük anlamı yeni özgürlükçülük olan neoliberalizmde paran kadar hakkın vardır. Paran varsa her türlü hakka ulaşmak kolaydır, insan özgürlüğü iliklerine kadar hissedebilir; paran yoksa hak da yoktur, dolayısıyla özgürlükde… Yani özgürlüğün sınırı paranın sınırı kadardır. Cuntadan sonra “serbest” seçimlerle işbaşına gelen belediyeler de bu sisteme göre konumlanmaya başlamıştır. Tüm hizmetler özelleştirmeye girişilmiş ve böylece hizmetlerin paralı hale getirilmesi için ilk adım atılmıştır. Bir sonraki seçimde sosyal demokratlar belediyelerin büyük çoğunluğunu kazanmışlar ve aynı programı çok daha geniş bir şekilde uygulamaya başlamışlardır. Bir önceki belediyelerin başaramadığı özelleştirmeler onlar eliyle yapılmış, belediye şirketleri kurularak, hizmetler bu şirketlerden satın alınmaya başlanmıştır. Hizmet üreten belediye, hizmet tüketen belediye olmuştur. Bu hizmetin bedeli ise yoksullara yüklenmektedir.

Gelinen aşamada artık bu da yetmemekte, kentteki her alan tam bir kontrol altına alınmakta, rant üretilmektedir. Bunun için var olan tüm ekonomik alanlar da zaptedilmektedir. Bu durum, enformel sektörün de artık tekellerin denetimine alınması demektir. Tekeller geliştikçe daha fazla çaresizleşiyor, daha çok alanı yutmak zorunda kalıyor. Dün enformel sektörün en önemli alanlarından biri olan işportacılıkla mücadele bir uygarlık-kent asayişi sorunu idiyse, bugün artık tamamen politik bir sorun haline dönüşüyor. Bu sektörde dönen yıllık milyarlarca lira tekellere akıtılmak isteniyor. Belediyeler de bundan bir miktar kazanç umuyor.

Yüksel Caddesi’nde yaşanan zabıta terörünü bu açıdan okumakta fayda var. Belediye başkanı işportacıların sokağın kullanımını engellediğini, keşmekeş yaşandığını söylüyor. Vatandaşın hakkı diyor, mafyatik yapılanmaların rantı diyor. Sonra baklayı ağzından çıkarıyor: Kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınmasının zorunluluğundan sözediyor. Kayıt dışı ekonominin kayda alınması tekeller için daha fazla vergi toplanması demektir. Kayıt içi ekonomideki tek bir tekelin kaçırdığı vergi ve devletin ona sağladığı vergi avantajları sonucu ödemediği miktar, onbinlerce işportacıdan toplanacak olan vergiden katbe kat fazladır. Üstelik toplanan vergiler de toplumun ortak işlerine değil, yine o tekellerin kasasına akıtılmaktadır. Belediyeler, polis gücünün yanında sokağı burjuvazi adına zapteden ikinci militarist güç olarak ortaya çıkıyor. Sokağa nizam veriliyor. Önce gerçekten mafyatik yapılara dönüşmeye başlayan kimi işportacılara yönelerek meşrulaştırılan bu saldırı sonra yalnızca küçük bir kazançla ekmeğini çıkaran herkese, sonra da sokakta propaganda yapan devrimci ve sosyalistlere yöneliyor.

Bu saldırı her bakımdan gericidir. Sokaklar kültür üretimi açısından burjuva kültüre karşı direnç alanlarıdır. AVM toplumu olmayı reddedenler, ufak tefek ihtiyaçlarını insani ilişki içinde karşılayabilecekleri işporta ve pazar tezgahlarına gidiyorlar. Satıcıyla alıcının doğrudan ve belli ölçülerde eşit ilişki geliştirme ve herkesin cebindeki parası yetmese bile kah pazarlıkla, kah kişisel güvenle “faizsiz” borçlanarak ihtiyacını karşılayabildiği bu tezgahlar, aynı zamanda, sokağı karnaval yerinede çeviriyor ve bir kültür oluşturuyor, sokağa can veriyor. Sokak sanatçıları eserlerini böylesi sokaklarda sergileyebiliyor. Çünkü devletin doğrudan dahil olmadığı, nizamın olmadığı bu sokaklarda kendini özgür hissedebiliyor. Belediyeler esasta bu özgürlüğe saldırıyor ve sokağı denetime alıyor. Buralardaki tezgahları kaldırarak, bu tezgahların sahiplerini kayıtlı ekonomiye zorlayarak, orada tekellerin yemi haline getirerek, yeni bir rant alanı açıyor. Bunun dolaysız sonuçlarından en önemlisi bu sokakların da tünele çevrilmesidir; evdenişe, okula, alışverişe ve buralardan eve ulaşan bir korku tüneline…

Sokak özgürlüğün yok edildiği bir mekan olarak burjuvazi tarafından araçsallaştırılıyor.

MAFYATİK YAPILAR ANCAK DEMOKRATİK ÖRGÜTLENMELERLE DAĞITILABİLİR

Yüksel’deki zabıta terörünün en geçerli argümanı mafyatik yapının dağıtılmasıdır. Kuşkusuz kısmen böyle bir ortam da oluşmuş olabilir. Buna karşı devlet terörünü savunacak değiliz, ki, belediyenin esas derdi de bu değildir. Böylesi bir oluşumu ancak o cadde ve sokakta oturanlar, orada iş yerleri olanlar ve o iş yerlerinde çalışan işçiler, varolan sendika ve demokratik kitle örgütleri ile o cadde ve sokağı kullananların oluşturacağı bir demokratik yapı engelleyebilir ve sokak karnaval alanına dönüşebilir.

Böyle bir sokakta insanlar birbirine saygı temelinde, sokağın kültürel dokusuna uygun el üretimlerini o sokakta satabilir, şairler şiirlerini, müzik grupları yada tek tek bireyler türkülerini okuyabilir, tiyatrocular oyunlarını sergileyebilir. Her tür sanat sokakta kendine yer bulabilir. Sokak meclisi türündeki demokratik yapı, kimsenin kimseden izin almadan kendini üretebileceği bir ortamı hazırlamaktan öte, yasaksız bir sokak işleyişi yaratmaktan öte bir işlem yapmaz. Böylesi bir sokağa mafyalaşmış yapıların el atması mümkün değildir. Neoliberal politikalar için değil, özgürlükler için sokakların kullanımı kentin insanlarına bırakılmalı, zabıta özellikle yaya bölgelerinden çekilmelidir. Belediyelerin neoliberal politikalarla kenti hapishaneye çevirmesinin önüne geçmek için artık mekana dair politikalar üretmek ve mekanın demokratik kullanımını sağlamaya dönük örgütlenmeler yaratmak yaşamsal hale gelmiştir.

, , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir