LAİKLİK VE DİN EĞİTİMİ

Rahmi Yıldırım

Ergenekon davası, Kürt sorununda “tarihi fırsat” derken Türkiye’nin çok temel bir sorununa ilişkin öneri hiç tartışılmadan gündemin arka sıralarında kaldı. Yüksek Öğretim Kurumu YÖK’ün üniversiteye girişte imam hatip liseleriyle genel liseleri eşitleyen katsayı kararından sonra herhalde din dersleri ve Kur’an kursları önerisi de tartışma gündemine gelir.

Öneri, daha doğrusu fikir YÖK Başkanvekili Prof. Dr. İzzet Özgenç’ten geldi. Özgenç, Diyanet’in açtığı Kur’an kurslarını pedagojik ve sosyolojik bakımdan onaylamadığını, devletin din eğitimi vermesinin laiklik ilkesine aykırı olduğunu belirterek, tarikat ve cemaatlerin dernekleşerek özel hukuk kişileri olması halinde özel öğretim kurumu açarak din eğitimi verebileceklerini söyledi. (Radikal, 11 Temmuz 2009)

YÖK Başkanvekili’nin sözleri gerçekten de Türkiye’nin çok temel bir sorununa işaret ediyor ve kendince çözüm yolunu da gösteriyor. Özetle, laik devlet din eğitimi vermemeli, din eğitimi tarikat ve cemaatlere bırakılmalı.

Soruna laiklik ve din eğitimi penceresinden bakıldığında teşhise ve çözüme karşı çıkmak kolay görünmüyor. Peki, sorun ve çözüm yolu bu denli basit mi? Din eğitimi cemaatlere bırakılınca sorun çözülmüş, Türkiye laikleşmiş mi olacak?

* * *

Laiklik nedir?

Türkçeye Fransızcadan aktarılmış laik terimi eski Yunancadaki laikos ve Latincedeki laicus sözcüklerinin kökünü oluşturan laos’tan gelir. Laos ise halk demektir, yani dinsel bir sıfatı ve görevi olmayan kişi ve kurumları anlatır. Demos sözcüğü de Latincede soylular dışındaki sıradan halkı ifade eder. İşte laiklik, etimolojik anlamına uygun olarak din alanı ile dünya ve kamu işleri alanının, ilahî egemenlik alanı ile beşerî egemenlik alanının ayrılmaları, birbirlerine karışmamalarıdır. Demokrasi de yönetim erkinin halka geçmesidir.

Siyaset düzleminde laiklik, devlet ile dinin birbirlerinden ayrıldıkları; dinin devlete, devletin dine karışmadığı; devletin inanmayanlar dahil bütün inanç gruplarına eşit mesafede durduğu rejimi ifade eder. Bu bağlamda devlet kamu yönetiminde hiçbir dini referans almaz, bir dinin savunuculuğunu ve propagandasını yapmaz, bir dine ayrıcalık sağlamaz, yardımda bulunmaz.

Bir yönetim ilkesi olarak da laiklik, din ve inanç ya da inançsızlık özgürlüğüdür; kişilerin inanç ya da inançsızlıktan dolayı kınanmamaları, ayrıma tabi tutulmamaları, diledikleri gibi ibadet edebilmeleri, başkalarına zorla dayatmamak koşuluyla inançlarını yaşamaları ve savunabilmeleridir. Öğretide devlet, din ve inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür; bu özgürlüğe ancak kamu düzeniyle çatışma durumunda sınır koyabilir. Örneğin, bazı dinlerin kabul etikleri cinsel ayrımcılık ve çok karılı evlilik kamusal alanda kabul edilmez, din özgürlüğü adına korunmaz.

Bu içeriğiyle laiklik Batı dünyasında Katolik Kilisesi’nin siyaset ve toplum üzerindeki katı baskısına, dinsel dogmaların felsefe, bilim, sanat, bireysel-sosyal hayat üzerindeki baskısına karşı gelişen Rönesans ve Aydınlanma sürecinde somut gerçeklik kazandı. Aydınlanma sürecinde laikliğin savunuculuğunu Kilise’nin himayesindeki feodal hegemonya ve ayrıcalıklara karşı çıkan burjuvazi üstlendi. Burjuvazi, feodaliteyi tasfiye edebilmek için kendi kültürel, siyasal, ideolojik özlemlerine uygun olarak Kilise’yi geriletme, egemenliğin kaynağını ve kullanılışını dünyevileştirme, bilim ve sanatı dinden özgürleştirme mücadelesi verdi. Bu mücadele sonunda siyaset, hukuk ve devlet Tanrı’dan geldiği söylenen emirlerle değil, insanın çıkardığı yasalarla düzenlenir oldu.

Bu içeriğiyle laiklik, yönetim erkinin halka geçmesinin de önkoşulu haline geldi. Belirtmeli ki laiklik tek başına demokrasi değildir. Demokrasi, yani dünyevi iktidarın Tanrı’dan halka geçmesi ayrıca uzun soluklu bir sınıflar mücadelesini gerektirmiştir.

Laiklik bu şekilde tanımlandığında demokratik devletin din eğitimi vermesinin, din görevlisi yetiştirmesinin laiklik ilkesine aykırı olduğu kendiliğinden anlaşılır. Bununla birlikte demokratik laik devlet, bireylerin dinî eğitim ve öğretim hakkını da güvence altına almakla yükümlüdür. İşte bu noktada burjuvazinin feodaliteyi alt ettikten sonra hem anası hem ebesi olduğu laikliğe nasıl sırt çevirdiği de ortaya çıkar. Batı burjuvazisi hegemonyasını pekiştirdikten sonra feodal-dinsel gericiliği sahiplendi; Türk burjuvazisi de ondan geride kalmadı. Laikliğe en ağır darbeler burjuvazi tarafından vuruldu, ayrımcılığın ve dinsel asimilasyonun en beteri burjuva devletler tarafından uygulandı.

* * *

Türkiye laik midir?

Türkiye’de din eğitiminin laiklikle bağdaşıp bağdaşmadığını tartışmaya geçmeden önce devletin laik olup olmadığını saptamak gerekir.

Türkiye’de modernleşmenin ideolojisi ve siyaseti olarak laiklik ve demokrasi Batı’daki gibi gelişmedi. İslamiyet’in uhrevî-dünyevî, ilahî-beşerî, din-devlet ayrımına kapalı olması, ibadeti düzenlemekle yetinmeyip bireysel ve toplumsal hayatı ayrıntılı olarak düzenlemesi, sosyal ve siyasi hayatta etkisizleştirilmesinin önünde bir engeldi. En önemli zorluk ise Türkiye’nin Batı’daki gibi sanayileşme devriminden geçmemesi, laikliği ve demokratikleşmeyi sahiplenecek burjuva sınıfının gelişmemesi, modernleşmenin yarı sömürgeleşme süreci olarak yaşanması, ortaya çıkan sermaye sınıfının zayıflığı ve işbirlikçi karakteriydi. Türk sermaye sınıfının talihsizliği Batı burjuvazisinin devrimci karakterini yitirdiği, feodal-dinsel gericiliği sahiplendiği çağda dünyaya gelmesiydi.

Türkiye’de modernleşmenin, yani kapitalistleşmenin iki yüzyıla yaklaşan mazisine karşın, modernleşmenin yarı sömürgeleşmeye dönüşmesi laikliğin de kaderini belirledi. Osmanlı’da şer’i hukukun yanı sıra dünyevî kaynaklı örfî hukukun da varlığı laikliğin gelişmesine elverişli bir zemin oluşturuyordu. Buna karşın laiklik Batı’daki gibi toplumun ve siyasetin dinden özgürleşmesi olarak gelişmedi. Kurtuluş Savaşı döneminde Halife’nin işgalcilerle aynı safta olması, teokrasinin aşılmasını ve ulus devletin kurulmasını kolaylaştırdı. İslam dininde Kilise gibi merkezî hiyerarşik bir yapının bulunmaması da laiklik reformunu kolaylaştırıcı bir etki yaptı. Ancak elverişli zemine karşın laiklik kurumlaşamadı. Ne devlet dinden elini çekti ne de din devletten.

Halifelik kurumu ile Şeriye ve Evkaf Vekâleti’ni kaldırmasına, devletin dininin İslam olduğu hükmünü anayasadan çıkarmasına, laikliği anayasal ilke haline getirmesine, yani hukuk ve siyaseti dinden arındırmasına karşın Türkiye Cumhuriyet aslında laik bir devlet olarak yapılanmadı. Laiklik uyarınca din ve devletin birbirlerinden ayrılmaları gerekirken Türk tipi laiklikte din ve devlet birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmadılar. Devletin dine, dinin devlete karışmaması, devletin inanmayanlar dahil bütün inanç gruplarına eşit mesafede durması gerekirken, Türk tipi laiklikte devlet belirli bir İslam yorumunu (Sünni-Hanefi İslamı) resmî din olarak kabul etti. Yasalarda devletin dininin Sünni İslam olduğuna ilişkin açık bir hükme yer verilmese de devlet, Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, hutbelerin içeriğine varıncaya kadar bütün dinî faaliyetleri Sünniliğin çerçevesine sıkıştırıp denetim altına aldı. İslam dininde Hıristiyanlıktaki gibi özerk örgütlenme geleneğinin bulunmaması, tarikat ve cemaatlerin hep devletle iç içe yaşamaları, devletin dini denetim altına almasını kolaylaştırdı. Denetim, giderek Sünnilik dışındaki inanç gruplarının asimilasyonu boyutuna vardırıldı. Tarihsel bir ironi olarak, bu iğreti laiklik, “Türkiye laiktir, laik kalacak!” diye sloganlaştırıldı.

Resmî olarak varlıkları kabul edilmeyen cemaatler, devletle çatışma görüntüsüne karşın alaturka laikliğe, başörtüsü yasağı dışında ciddi bir itirazda bulunmadılar. İtiraz etmek şöyle dursun, sol siyasete karşı “laik” devletin yeşil kuşak politikasına gönüllü mücahit yazıldılar. 12 Eylül darbesinden sonra din derslerinin zorunlu hale getirilmesini, Alevi köylerine cami ve imam politikasını alkışlayan cemaatler, faaliyetlerine göz yumulduğu ölçüde kendileri üzerindeki kısıtlamalara dahi ciddi bir itirazda bulunmadılar. Cemaatler, zorunlu din dersleri, imam hatip okulları ve Diyanet İşleri Başkanlığı sayesinde zahmetsizce kitle ve kadro eğitim çalışması yaptılar, mücahit yetiştirdiler. Nihayet içlerinden cumhurbaşkanı ve başbakan çıkardıkları günleri gördüler.

Sünni tarikat ve cemaatlerin koalisyonu iktidar partisi de başörtüsü yasağı ve imam hatip mekteplerinin üniversiteye girişte katsayı sorunu dışında alaturka laikliğe hiçbir itirazda bulunmadı. İtirazda bulunmadığı gibi zorunlu din derslerini, imam hatip okullarını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı daha da tahkim etti, resmî inanç dışındaki topluluklara yönelik asimilasyon politikasını aynen sahiplendi. Katsayı engelini nihayet kaldıran iktidar partisi, şimdi sureti haktan görünerek, üstelik bir de demokratik ve laik eğitim söylemiyle, tarikat ve cemaatleri yasallaştırmayı hedeflemektedir. Tarikat ve cemaatler yasallaştıklarında, zorunlu din dersleri, imam hatip okulları ve Diyanet eğitiminin yanı sıra tarikat ve cemaatler eliyle din eğitimine başlanması sürpriz olmayacaktır.

Başa dönüp soruyu yinelemeli: Cemaatler yasallaştıklarında, din eğitimi cemaatlere bırakıldığında sorun çözülmüş, Türkiye laikleşmiş mi olacak?

22 Temmuz 2009

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir