ÖYKÜ

20 Nolu Koltuk

Kazım  Uçkan

Veteriner fakültesi mezunu. Sıkıcı olmayan bir yolculuk yaptı. Yanındakiyle içten söyleşilerle geçirdi yolculuğunu. Kimi kendi söyledi, yanındaki dinledi. Kimi yanındaki söyledi, o dinledi. Dinlenmelerde yemek ve çay ücreti ödemek için yarışıp durdular. Çabuk kaynaştılar. Yanındakini kıskanır oldu, gideceği arkadaşından. Zira bu yaşına dek öylesine saygınlık ve içten sevgiyle anacağı, gideceği bir dostu olmamıştı. Yanındakinin olduğu arkadaşlık duygularını tatmak için nelerini adamazdı. Çıkara dayalı olmayan dostluğa büyük bir özlem duyuyordu. Bu yaşa dek hem kendi, hem de karşı cinsten dürüst birini tanıyamamış, bunun ezikliğini hissetmişti. Babasını çocukken yitirdi. Evin bütün sorumluluğunu ablası yüklendi bugüne dek. Nişanlısını terk edip gitti Almanya’ya. Salt bizlerin ele güne avuç açmadan yaşamamız için. Ablasının desteğiyle bitirebildi okulunu. Bu geziyi de ablasının istek ve parası ile yapıyordu.

Topkapı’ya geldiklerinde, yanındakine "her ne kadar arkadaşını tanımıyorsam da selam söyle. Arkadaşlığınızı kıskandı de" deyip İstanbul’un kalabalığına karıştı. Taksim’de bir otele yerleşti. İstanbul’un görülmeye değer yerlerini resepsiyondan öğrendi. Öğrendiklerini defterine not etti. Kendince günlük bir program hazırladı. Sinemayı unutmuştu sanki. İlk gece gönlünce bir film izleme zevkine vardı. Ertesi gün boğazı gezdi. Hayran kaldı, bu güzelliğe. Doyumsuz geldi Boğaziçi ona. Üçüncü günü birkaç kitap almak istedi. Kitapevlerini dolaşıp durdu.Birisine girip okumak için birkaç kitap alma gereksinimini hissetti. Kitaplara bakarken tatlı bir bayan sesi ile irkildi. "Yardımcı olabilir miyim?" dedi genç tezgahtar. Bu yaklaşım hoşuna gitti. Kız çok güzel ve zarif geldi ona. "Özellikle istediğiniz yazar var mıydı?" diye tekrar sordu kız. "Hayır" dedi. "Bugüne kadar hep okul kitaplarını okumaktan diğer kitaplarla pek aram olmadı." diye bu konudaki eksikliğini vurguladı. Birlikte bakmayı önerdi tezgahtar kız. Kitapevinde bir saate yakın oyalandı. Beş kitap alıp otele döndü. Tezgahtar kızı bir türlü unutamıyordu. Yalın ve içten buldu kızı. Yatağında düşünüp durdu. Yarın tekrar kitap alma bahanesiyle gitmeye karar verdi.

Tezgahtar kız onu tanımada güçlük çekmedi. "Herhalde dün aldığınız kitapların tümünü okudum demiyeceksiniz?" diye konuşmuştu tezgahtar kız. Kitap almalar bir haftayı buldu. Bu hafta içinde tezgahtar kızla samimi bir arkadaşlık ortamını yarattı. Pazar günü için randevulaşmıştılar. Buluşma yerine geldiklerinde tezgahtar kız Büyükada’ya gitmeyi önerdi.

- Bir haftadır konuşuyoruz ama daha birbirimizin adını bile bilmiyoruz. Benim adım Şeyda.

- Benim Süleyman. Veterinerim. Daha doğrusu yeni bitirdim. İstanbul’a ilk kez geliyorum. Ablama şükran borçluyum. O istemeseydi, ne bu harika kenti görecektim, ne de sizinle tanışabilecektim.

Yaşamanın bu denli güzel yanlarının olduğunu şimdi anlıyordu. Şeyda’ya aşık olmuştu. Şeyda da ona karşı ilgisiz değildi. Evlenme teklif etti. Şeyda’nın babasından başka hiç kimsesi yoktu. Süleyman’ı babasıyla tanıştırdı. Şeyda ile evlenmelerine razı olmuştu. "Efendim burada nikahı kıyar, kasabada da düğünü yaparız. İki üç aya kadar da tayinim gelir. Kısmet, nereye tayin çıkarsa oraya yerleşiriz. Bir annem var tabii siz de bizimle kalabilirsiniz" dedi Süleyman.

Bir ay içinde işlemler tamamlanıp nikah kıyıldı. Karısıyla kasabaya döndüler. Bu kadar kapalı bir çevreye gireceğini tahmin etmemişti Şeyda. Yirmi bine yakın bir nüfusu vardı. İlk gözüne ilişen çarşıda kadın görmeyişiydi. Bunca erkek arasında, iki tane kadın görebildi. Biri çarşafa bürünmüş, ikincisi türbanlı, entarili, entarinin altında pijama. Bu yörede yaşayan kadın yok mu? diye düşündü.

Eve vardıklarında kaynanası namazdaydı. Oğlunun evlendiğini biliyordu. Gelinini başı açık, ayaklarında pantolonla gördüğünde tövbeler etti. Sandıktan bir tülbent çıkarıp Şeyda’nın örtünmesini istedi. Saçını, bir tek helali görmeliydi! Önceleri şaşırdı Şeyda. Süleyman’a bakındı. "Anne bu kız İstanbullu, böyle şeyleri bilmez. Ben onu böyle gördüm, öyle evlendim. Senin genç kızlık döneminin kızı değil" diye annesine, Şeyda’ya karışmamasını istedi. Örnek olarak Almanya’da bulunan ablasının resimlerini anımsattı. Oğlum orası başka bura başka. Ablan buraya gelse bura gibi giyinir." diye oğlunun yanıldığını söyledi.

Ev bir anda doldu, komşularla, akrabalarla. Kimi gelini merak ettiğinden, kimi hoş geldin demek için. Şeyda şaşkınlığını gizleyemedi, gelenlerden. Tek tek gözledi kadınları. Daha on yaşına gelmemiş kız çocukları bile tülbentli, pijamalıydı. Aralarında kendini çıplak sandı. Herkes gittikten sonra Süleyman’la bu konuyu tartıştı. Mantığı almıyordu. Süleyman bu durumun eğitimsizlik ve cehaletin egemen olmasından kaynaklandığını; bu yörede genç kızların okula gönderilmediğini salt Kur’an kursuna gönderildiklerini söyledi.

Aradan bir hafta geçti. Kadınlar Şeyda’ya yanaşmaktan korkuyordu. Giyim ve saç modelleri tuhaflarına gidiyordu, yerli halkın. Kayınvalidesi pek hoşlanmamıştı ondan. Kadınlar örtünmeye ve evde kapanmaya mahkumlardı sözünü, yineler dururdu. Çalışan bir kadın da değildi. Bütün kadınlar çocuk bakmalı, çamaşır yıkamalı, yemek pişirmeliydi. Zorunlulardı da buna. Konukluğa gidileceği zamanlarda kadınlar başka odada, erkekler başka odalarda oturuyordu. Genellikle misafirliğe erkeksiz gidilirdi. Şeyda misafirliğe gitmeyi istemezdi, çoğu kez. Zira dil yönünden pek anlaşamıyordular. Yöre halkının büyük bir çoğunluğu Arapça ve Kürtçe dillerini konuşuyordu. Türkçeyi bilen çok azdı.

Yöre erkekleri akşam yemeklerini yedikten sonra arkadaşlarıyla kağıt oynamak için kahveye giderdi. Erkekler gece geç saatlerde döner, cinsel istek duyarsa karısına boşalır, yoksa uyur, erkenden işe giderlerdi. Geldiklerinin on beşinci gününden sonra, akşamları evden dışarı çıkmayan kocası, çevrenin zoruyla çıkmaya başladı. Evde oturmak kadınlara özgündü. Erkek kısmı yemekten sonra kahveye çıkmalıydı, yoksa erkekliğinden kuşkulanılırdı! Bu durumu olgunlukla karşıladı Şeyda. Alt tarafı iki üç ay daha kalıp, atama geldikten sonra gideceklerdi.

Çarşamba günleri çamaşır yıkanmazdı, günah sayılırdı. Cuma günü dışında banyo yapmak haramdı! Haftanın ancak perşembeyi cumaya bağlayan gece cinsel ilişkiye girip, sabah namazı saatinden önce yıkanılmalıydı. Akşamları tırnak kesmek, felaketi çağırmaktı. Televizyon denen gavur icadını evde bulundurmak, Cehenneme davetiye almaktı. Sinemaya gitmek Kur’anda bile men edilmişti. Koşullar ne olursa olsun koca her zaman haklıydı. Kadınlarda okuma yazma oranı yüzde sıfırdı.

Şeyda ne yapacağını şaşırdı. Kocası, ona biraz daha sabretmesini söyledi. En ufak sosyal bir etkinlik olsun yoktu. Çocuklara okuma-yazma öğretmeyi kafasına koydu. Çarşıya çıkıp kırtasiyeden gerekli ne varsa aldı. Böylesine serbest ve rahat dolaşan bir kadın, hele başı açık, üstünde etek varsa tüm erkeklerin dikkatini çekmeye yeterdi. Erkeklerin bakışını umursamadı. Kırtasiyeden çıktıktan sonra kendisine gerekli iç çamaşırı almak için bir mağazaya girdi, rahatlıkla tezgahtarlardan külot ve sütyen istedi. Kocasına da birkaç parça iç çamaşırı aldı. Tezgahtar adam Şeyda’nın istediklerini duyunca kıpkırmızı kesildi. Şimdiye kadar hiçbir kadın böyle şeyler almamıştı. Bu gibi alışverişleri kocaları yaparlardı. Dönüşte evde kıyamet koptu. Kaynanası, nasıl olur da tek başına üstelik bu kılıkta dışarı çıkarsın diye bağırıp durdu. Anlam veremedi, kayınvalidesinin bu veryansınlarına. "Madem ki bir kadın tek başına çıkamıyorsa, o halde neden kızını Almanya’lara kadar yolladın?" diye konunun saçmalığını vurgulamaya çalıştı. Kayınvalidesi dövünmeye başladı. Sözde Şeyda, kızını orospulukla suçlamıştı.

O gece sert bir tartışma geçti Süleyman’la Şeyda arasında. Konuşulanların saptırıldığını boşuna vurgulayıp durdu Şeyda. Süleyman "Ne yani annem yalan mı söylüyor?" diye annesinin sözünü onaylıyordu. Kocası da bir daha izin almadan dışarı çıkmasını yasakladı.

Ertesi gün mahallenin çocuklarını toplayıp, ders vermeye başladı. Amacı boş duracağına hiç olmazsa çocuklara okuma yazma öğretmekti. Herkesi birer defter ve kalem verdi. Daha alfabenin on sekizinci harfindeyken, çocukların anneleri hışımla içeri girip, hem küfürler ediyor, hem de çocuklara dayak ata ata götürüyorlardı. Nerede hata yaptığını anlamadı. Olanları kayınvalidesi oğluna anlattı. Akşam yemeğine yüzü asık oturdu, Süleyman. Daha yemek yenmemişti ki içeriye on kadar adam girdi. Şeyda’nın çocuklarını rahat bırakmasını, kendisi gibi cehennemlik yetişmesini istemediklerini kocasına anlattılar. O gece ilk kez bir erkekten, hem de Süleyman’dan tokat yedi. Odasına kapanıp saatlerce ağladı. Süleyman’ı suçlamıyordu. Bu çevrede doğup büyümüştü. Yüksek okulu da bu bölgede, okumak için okumuştu. Kendini aşamamıştı. Bu feodal düşünceden soyutlayamamıştı kendini. Çevrenin etkisi altında kalıyordu. Buradaki çocuklara bir şeyler öğretmekten çok kocasının bir şeyler öğrenmesi gerekliliğine inandı. Kocasının kendini aşması için çalışacaktı. Okumuştu. Ama cahildi. Bu denli olumsuz değer yargılarının tutsağı olan bir insan nasıl olur da kızlarını hem de Almanya gibi bir yere gönderebilirdi. Bir türlü anlayamıyordu. Gözyaşlarını silip, hafiften bir makyaj yaptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktı. Her ikisinden de özür diledi. Konuyu değiştirdi. Süleyman’a "İstanbul’dan getirdiğimiz kitapları getir de okuyalım. Okuduktan sonra yorumunu yapalım" dedi. Süleyman da hatalı olduğunun bilincindeydi, yatak odasında Şeyda’dan özür diledi. O da biliyordu Şeyda’nın iyi niyetinin kötüye yorumlandığını; ama toplum buydu. Böyle süregelmişti. Pat diye değişmezdi ki...

Kitap okumanın dışında, resim yapmaya başladı Şeyda. Okuldan kalma bir alışkanlıktı. Kayınvalidesiyle iyi olmaya çalışsa da başaramıyordu. Şimdi de, kafasını, çizdiği resimlere takmış: "Gelin günah günah. Bu yaptığın resimler ahrette senden can isteyecekler" diyordu. Şeyda alttan almaya çalışıyordu. "Tamam anne. Bir cahillik ettim. Bir daha yapmam" gibilerinden gönlünü almaya çalışıyordu.

Süleyman’ın tayini de uzadıkça uzuyordu. Bir türlü gelmek bilmiyordu atama denen zıkkım. Çekilecek gibi değildi buralar. Şeyda kişiliğinden ödün veriyordu her geçen gün. Herkes onu dışlamıştı. Dünyayla ilişkisi kesilmişti sanki. Babasına yazmak istedi, buradaki yaşantıyı. Vazgeçti. Onu üzmek istemedi. Hem de evliliği kendi istemişti, babası ne diyebilirdi ki?

Sayılı günler çabuk geçer diye her şeyi oluruna bıraktı. Kadınlar susmuş, kahvelerde erkek fısıltıları başlamıştı. Çevre, Süleyman’ı yavaş yavaş dışlıyordu. Gerekçe olarak Süleyman’ın evlendiği kadının bir pavyon kadını olduğunu söylüyorlardı. Dedikodular almış başını gidiyordu. Kimse Süleyman’a selam bile vermiyordu artık. Nedenini öğrendiği gün başını duvardan duvara vurmak istedi. Dinlemedi kimse onu, dinlemek istemiyordu. Horlanıyordu. Şeyda teselliye çalıştıysa da başaramadı. Şeyda da kuşkularla doluydu: Bir ayda nasıl oldu da hiç tanımadığım bir erkeğin evliliğini onayladım, diye günlerce sorular sorup durdu. Daha evleneli iki ay bile olmamıştı. Bütün dürüstlüğü ile genç kızlığını, erkek arkadaşları ile olan ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar anlatmasına karşın, toplumun yargılarından sıyıramıyordu onu. Düşünceler klişelenmişti sanki. Yardım isteyebilecek, sığınabilecek kimsesi yoktu. Tayinin bir an önce gelmesi için dua etmekten başka seçeneği yoktu. Başta kocası olmak üzere tüm komşular, kayınvalidesi Şeyda’ya pavyon karısı gözüyle bakıyorlardı. Şeyda abdest alıp kur’ana el basmayı önerdi, geçmişiyle en ufak bir sorunu olmadığına dair. Süleyman yemeden içmeden kesildi. Karısının suçsuzluğuna inanıyor, konuşulanların karşısında aciz duruyordu. Bile bile kendine kahrediyordu.

Şeyda’nın daha fazla dayanma gücü kalmadı. İlk kez bir uydurmaya kurban gitmeyi hazmedemiyordu. Kocasıyla konuşup, İstanbul’a dönmeye karar verdi. Her ikisi için de en sağlıklı olanı, tayini gelinceye kadar Şeyda’nın İstanbul’da kalmasıydı.

Ertesi gün İstanbul’a gitmek üzere otobüse bindi.

Şeyda’nın gidişiyle söylentiler daha da kızıştı. Toplum haklılığını görmüş olmanın erinci içindeydi.

- Gördün mü nasıl boşayıp gönderdi baba evine, orospuyu.

- Ben dememiş miydim, bu karı pavyondan gelme, diye.

- Rüstem amca haklısın valla. Pavyon karısı olmasaydı, buradan ta İstanbul’lara kadar yalnız gidebilir miydi?...

Süleyman tüm konuşulanları duyuyordu. Yörenin yaşlıları karıyı gönderdiği için takdir etmeye gelmişlerdi, evine. Çıldıracaktı bunca olup bitenlere. Küçüğünden, büyüğüne kadar herkes bir tuhaf bakıyordu Süleyman’a. Bir sabah uyandıklarında Süleyman’ı yatağında ölü buldular. Kendini bıçakla öldürmüştü. Yöre halkı, cesedin başında toplandı:

- İnsan bu dünyada namus için, şeref için yaşar.

- Kül tablası yere düştü mü ses eder, ama dolu, ama boş.

- Ulan helal olsun Süleyman’a. Ona da bu son yaraşırdı. Erkek adammış...

    • İstanbul Yolcusu Kalmasın, Komşu Yayınları 1987 Öykü

 

Halk Müziği’nin Ustalarından

Ali Ekber Çiçek Sustu

 

Ali Ekber CicekHalk Müziği, yaşayan en büyük ustalarından birini, en önemli nefesini kaybetti. Anadolu kültür ve inancının en önemli taşıyıcılarından Ali Ekber Çiçek yaşamını yitirdi.
 
26 Nisan 2006 tarihinde saat 02.00’de Kartal SSK Hastanesi’nde hayatını kaybeden Ali Ekber Çiçek aynı gün saat 13.00’te Esentepe’de bulunan Kartal Cemevi’nden son yolculuğuna uğurlandı.

1935 Erzincan Ulular Köyü doğumlu Ali Ekber Çiçek, babasını 1939 Erzincan depreminde yitiriyor ve çok küçük yaşlarda rençperlik yapmaya başlıyor. Bu arada bağlamayı öğreniyor ve cem toplantılarında kulağı Alevi deyişleri ve ezgileriyle doluyor. İlkokul öğreniminden sonra maddi olanaksızlıklar sonucu öğrenimini sürdüremiyor, ancak ağır yaşam şartlarına karşın müzikten hiç kopmuyor. Müzik aşkı ağır basınca İstanbul’a göç ediyor ve halk müziğinin önemli isimleriyle tanışıyor. Askerlik görevi sonrası radyoya giriyor ve 35 yılı aşkın bir sürede 400’den fazla yapıtı yorumlayarak geniş kitlelere ulaştırıyor. Halen TRT arşivlerinde ustanın 54 kaseti olduğu söyleniyor. Birçok ülkede konserler ve üniversitelerdeki sohbetler aracılığıyla bu toprakların sanatını dünyaya taşımaya çabalamış Ali Ekber Çiçek, bir kaynakta yolunu şöyle özetliyor: "Gerçekleri göstermek, gerçeğe kavuşmak ve gerçeği olduğu gibi insanlara anlatmak için çalışmış bir insanım. Cahilden uzak, kâmile yakın oldum; büyüklerime saygı ile, küçüklerime sevgiyle yaklaştım. Konuşulan her kelâmı ibadet gibi dinledim, kimseyi acizlik ve bilgisizlikle itham etmedim... Bu icraatım boyunca hiçbir maddi menfaat sağlamadan, insanların duygularını sömürmek gibi bir yanlışlığa meydan vermedim."

ALİ EKBER ÇİÇEK'TEN DERLENEN BAZI TÜRKÜLER:
Bir güzeli methedeyim, Böyle İkrarınan Böyle Yolunan, Bunca Olan Emeğimi, Çoktan Beri Yollarını Gözlerim, Derdim Çoktur Hangisine Yanayım, El Vurup Yaremi İncitme Tabib, Ey Erenler Akıl Fikir Eyleyin, Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim, Gönül Gel Varalım Gülşen Bağına, Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma, Gurbet Elde Yadellerin Derdini, Gül Yüzlü Sevdiğim, Hazin Hazin Esen Seher Yelleri, İsmini Sevdiğim Saadetli Dostum, Nasıl Yar Diyeyim Ben Böyle Yare, On dört Bin Yıl Gezdim Pervanelikte (Haydar Haydar), Şepke’nin Kavakları, Yolumuz Gurbete Düştü