Mücadele Araç ve Yöntemleri Üzerine

Barış ONAY

Amaçlarımıza ulaşmak için tercih ettiğimiz metotların hassasiyetle ele alınması gerektiği üzerinde çok durmuştuk.
Hedeflediğimiz noktaya varıncaya kadar karşımıza çıkabilecek türlü sorun ve imkânsızlıkların giderilmesinde tercih edilecek yol ve yöntemleri biz, aracımızın bir parçası olarak gördük.

Devrimci iddiaları olan bir hareket, bu yolda yürürken tercihlerini sarraf hassaslığında ele almalıdır.

Bir mahalle derneğiyle birlikte çalışan bir hareketin amacı o derneği ele geçirmek, etkisi altına almak olmamalıdır. Kurulan ilişkileri biat anlayışıyla kendisine, örgütüne, önderine bağlamak kısa vadede o harekete başarılar sağlar ama amaca zarar verir. Çünkü bu tür yaklaşımlar ulaşılmak istenilen amacın özüne aykırıdır. Ya da mesela bir bölgede uyuşturucuya karşı mücadele ederken ”IŞİD cezalandırmaları”nı hatırlatacak uygulamalara girişmek bizi bambaşka yerlere götürecektir.

Şeyh Bedreddin’in “Kutsal amaçlara kutsal araçlarla yürünür!” sözü aslında tüm sadeliğiyle bir özettir.

Sosyalistler olarak, yapabileceğimiz ve yapamayacağımız şeyler nettir aslında. Örneğin hareketin güçlenebilmesi, finansman sorununu çözebilmesi için uyuşturucu, kaçakçılık gibi kirli işlere giremez devrimci hareket. Bir bölgede güç olabilmesinin önünde engel gördüğü karşıt kuvvetleri saf dışı bırakırken onların alçakça yöntemlerine başvuramaz. Çetelerle mücadele ederken, onları taklit etmemelidir örneğin hareket. Egemen güçler din sömürüsü ve milliyet, vatan gibi argümanlar ile kitleleri kendisine yedekler, yedekliyor… Ama devrimciler benzer şeyleri yapamaz.

Burjuva siyaset içerisinde yer alan odaklar, dün kara dediğine bugün ak diyebilir, diyorlar da. Dün, ”Halkımızın yüz karasısınız!” diye ilan ve teşhir ettikleri kişileri, dönemi geldiğinde kendi içerisinde etkili bir enstrüman haline getirebilir burjuva siyasetçileri. Bu, burjuva siyasi hareketlerin yapısına uygundur, rahatsızlık vermez. Ama sosyalistler böyle şeyler yapamaz.

Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelmiş geçmiş en eli kanlı MİT başkanı ile aynı hükümete bağlı olmak, sosyalistlerin tahayyül bile etmemesi gereken bir şeydir.

Geçtiğimiz günlerde, AKP’nin geçici hükümet kurma çalışmaları sürerken HDP’li vekillere de yöneldiğini gözlemledik.
Ve bakanlık için ismi telaffuz edilen isimler arasında Levent Tüzel de yer aldı.

Levent Tüzel’in ilk açıklaması, görev verilirse kabul edeceği şeklindeydi.

Levent Tüzel bunu yapmamalı, bugün süren savaşın, Ortadoğu’daki talanın ve büyük ölçüde IŞİD terörü ve IŞİD’den kaçan göçmenlerin yaşadığı dramın suç ortağı olan AKP’liler ile aynı kabinede yer alamayacağını net bir şekilde söylemeliydi.
Oysa bunu, partisinin ikazı sonrasında yapmıştı. Ve geç kaldı.

“Barış Süreci”, “Çözüm Süreci” gibi isimlerle anılan projenin bir parçası olan, müzakerelerin bir tarafı olan Ulusal Hareket bunu yapabilir. Çünkü o, ulusal bir hareket.

Ama sosyalistler bunu yapamaz.

Kürt Ulusal Hareketi, karakteri gereği devletle görüşebilir.

İstihbarat servisleriyle görüşebilir,
Avrupa Topluluğu’ndan destek bekleyebilir, ABD’nin arabuluculuğunda, Rojava’da bir çözüm isteyebilir, Türkiye’de Kürt Sorunu merkezli politikalarını, egemen güçlerle temas halinde sürdürebilir… Bu, onun yapısı gereği olanaklıdır.

Ama sosyalist hareketin belli değerleri, belirli çizgileri; bir politik hattı vardır. Olmalıdır.

Kürt Ulusal Hareketi’nin girdiği ilişkiler yumağına sosyalist hareketin dahil olması olanaklı değildir.

Sosyalist hareket, yeryüzünde yaşanan açlık, susuzluk, enerji sorunları, ekolojik dengenin bozulmasına bağlı olarak yaşadığımız çevre felaketlerinin olduğu gibi işsizlik, hayat pahalılığı, emek sömürüsü, etnik ve mezhepsel çatışmalar, enerjinin ve doğal kaynakların, eğitimin ve sağlığın ticarileştirilmesinden kaynaklanan sosyal problemlerin de kapitalizmin yarattığı sorunlar olduğunu söylerler.
Sorunlar bölgesel veya yerel ölçekte ele alındığında, ancak kısmi veya geçici çözümlerin üretilebileceğini ve bunun da aldatıcı olduğunu düşünürler. Çünkü sosyalist hareket, tüm bu sorunların kaynağının emperyalist-kapitalist sistem olduğu yaklaşımına sahiptir.
Meseleye ülkemiz özelinde baktığımızda, yaşanılan sorunları emperyalist-kapitalist sistemden bağımsız ele almak hatalı bir tutum olacaktır diye düşünmek gerekir.

HES projelerinin arkasındaki uluslararası sermaye kuruluşlarını görmezden gelemeyiz.

Üçüncü Köprü, Yeni Havalimanı, Duble Yollar… Özelleştirilen kamu kaynaklarının bir yerinde kapitalizmin; kapitalist tekellerin talepleri yer alır, bunu görebilmek için birer uzman olmamıza gerek yok. İhaleleri ve satışları gerçekleştirilen “proje”lerin “alım-satım” işleri kısaca incelendiğinde, bu sonuca hızla ulaşılabilinir.

Tüm bunların yanında, ülkemizde ve Orta-Doğu’da yaşanan çatışmalı ortamlar, bölgesel güç dengeleri de aynı gözle incelenmelidir.
Bu yapıldığında, yaşanılanın emperyalizmin ve sermaye gruplarının bilgisi, kontrolü veya müdahalesi dışında gerçekleşmediği görülecektir.

IŞİD, Suriye direnişini ve Esad’ı yıpratmak, Suriye halkını bölgeden sürmek için gelişmesine ve yayılmasına göz yumulmuş; uluslararası destek sahibi bir kanlı savaş örgütü.

IŞİD, en büyük militan desteğini Orta-Doğu ülkelerinden alıyor! Evet ama Avrupa’dan sağlanan katılım azımsanmayacak boyutta bugün.

Avrupa’nın dört köşesinde IŞİD için para ve militan toplayan “Yardım Kuruluşları” bilinmeyen bir gerçek değil AB-D ve onların istihbarat servisleri için.

Ama buna rağmen bu kuruluşlara yönelik sistematik bir engelleme söz konusu değil.
IŞİD bağlantılı ”İslami Derneklere” üye olan kimi insanların hayali şirketler kurup, bankalardan krediler çekerek yarattıkları fonlar IŞİD’e akıyor. Yine bu şirketler adına kiralanan araç filoları, kara yoluyla Suriye’ye ulaşıp, oradaki savaşta Esad’ın ve YPG’nin kontrolündeki bölgelerde patlatılabiliyor. Hem de hiç bir engelle karşılaşmadan ulaşıyor patlayacağı noktaya…
Tüm bunlar AB-D ve Türkiye’nin bilgisi, kontrolü ve/veya teşvikiyle yapılıyor.

Sosyalist hareket, dünyadaki gelişmeleri takip eden her sıradan birey gibi, bu basit ama çıplak gerçekleri görebiliyor ve bir tespitte bulunuyor:

Orta-Doğu’da ve ülkemizde yaşanan çatışmalar, AB-D politikalarının bir yansımasından başka bir şey olamaz.
Hal böyleyken, yani süreci emperyalist-kapitalist düzenden bağımsız ele al-a-mıyorsak, sorunun kaynağında emperyalizmin bölgemize yönelik kışkırtıcılığı, sabotajı ve bizzat kendi unsurları vardır, diyorsak neden sorunu onlarla çözmeyi bir seçenek olarak görelim?

Sosyalist hareket bunu yapamaz.

O, dünyada yaşanan gelişmeleri, ülkemizi ve bölgeyi sosyalist yaklaşımla ele almak zorundadır.

Kürt Ulusal Hareketi, yarattığı değerleri, kontrol altında tuttuğu bölgeleri savunabilmek için çeşitli ilişkilere girebilir. Temsilcileri, hükümetlerle, istihbarat kuruluşlarının başkanlarıyla görüşebilir. “Koalisyon Güçleri”ne temsilci de koyabilir. Hükümete bakan da seçtirebilir.

Ama sosyalist hareket bütün bunları farklı temelde ele almalıdır.

Bu bakımdan, Levent Tüzel’in, partisinin de itirazıyla, bugünkü savaşın sürdürücüsü olan bir hükümette yer almaması -ürkekçe alınmış bir tavır da olsa- sosyalist hareketin normuna uygun düşmemektedir.

Hem ”Savaşın, çözümsüzlüğün, açlığın, vurgunun, talanın, soygunun; ölümlerin ve bilcümle faşizmin sorumlusu bu iktidardır!” deyip, hem de onlarla bir Bakanlar Kurulu yaratmak çok büyük bir tersliktir Sol Güçler için.

HDP veya Kürt Ulusal Hareketi, böyle bir tercihte bulunabilir, ama sosyalistler bunu yapamaz.

Nitekim söz konusu örnekte, akıntıya kapılan Levent Tüzel, ilk anda olayın vahametini göremeyip, bakanlık teklifini kabul etse de, partisinin müdahalesiyle bu karardan dönmüş, bakanlık teklifini reddetmişti.

Bu örnek, bize sosyalist hareket ile Ulusal Hareket arasındaki ilkesel farklılıkları hatırlatma, üzerinde düşünme çağrısı yapmış oldu…
Örneği bu şekilde ele alıp, tartışmaya; düşünmeye, sosyalist hareketin karakterine dair netleşmeye ihtiyacımız var gibi gözüküyor…

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir