MÜŞTAK BABA’YA, TÜBA’YA, AKIL SAĞLIĞINA, AKP’YE, POSTMODERNİTE’YE VS. DAİR[*]

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Sıradan insanların kendilerine

yapılan haksızlığa karşı

yerini şaşırmış aşkı,

otoritelerin kurnazlığından

daha büyük bir kuvvettir.”[1]

 

“Müştak Baba”dan söz edildiğini duydunuz mu? Kimsenin merak etmediklerini merak edip, herkesin bildiklerinden bihaber olanlardan biri olmakla, itiraf etmeliyim ki ben ilk defa dün duydum. O da yükseköğrenimli, entelektüel düzeyi vasatın çok üstü, bilgisayar teknolojisine hâkim genç bir dostumuz sayesinde.

Google sağolsun, hakkında kısa sürede fena olmayan miktarda malûmat da edindim. Benim gibi kayıtsız/ilgisizleriniz için özetleyeyim:

Müştak Baba, 1759-1832 arasında yaşamış, Bitlis’li (yani Kürt) bir sûfî şair imiş. Soyu Abdülkadir Geylanî vasıtasıyla Hz. Ali’ye dayandırılırmış. Avrupa’dan Hindistan’a çok yer gezen Müştak Baba bir süre İstanbul’da Eyüp Selâmi Efendi dergâhında kalmış ve II.Mahmud’un has nedimi olmuş. Müştak Baba bir ara Kadirîye tarikatında postnişinlik de yapmış… Bitlis ziyareti sırasında konakladığı Muş’ta öldürülmüş.

“İyi de bunlardan bize ne?” dediğinizi duyar gibiyim. Tabii Müştak Baba’yı apansız bir “popüler kültür kahramanı” hâline getiren, bu özelliklerinden hiçbiri değil.

Onu “internetin en çok tıklanan adlarından biri” hâline getiren, Murat Bardakçı’nın bundan birkaç ay önce Müştak Baba hakkında kaleme aldıkları. Rivayet odur ki Müştak Baba yazdığı bir şiirinde Ankara’nın başkent olacağını kehanet edesiymiş. Daha doğrusu ebcet üstatları “Baba”nın şiirlerinin şifrelerini kırdıklarında, ortaya böyle bir kehanet çıkıyor imiş…

Bardakçı’nın bu müthiş keşfi, milliyetçi-maneviyatçılıkla damgalı bir “zeitgeist”a denk düşmüş olmalı ki, “Nostradamus da kimmiş, esas bizim bir Müştak Baba’mız var ki, her şeyi tarihiyle, yeriyle bildiriyor” geyiği ortalığı o günlerden sarıp sarmalamış. Yani kehanetlere, bir başka deyişle birilerinin yüzlerce yıl sonra olacakları bilebileceğine tartışmasız inanıyoruz inanmasına amma.. bu kâhinin “gavur” değil de “Müslüman” ve de Türk (erişebildiğim internet muhabbetlerinin çoğunda “Baba”nın Bitlisli olduğu olgusunun üzerinden atlanıyordu…) olması daha işimize geliyor. Herneyse…

Ne ki, iş bununla da kalmamış. Belki rastlamışsınızdır; Habertürk kanalında Serdar Turgut ile Pelin Çift’in birlikte sundukları bir program vardır: “Öteki Gündem”. Bu programa çıkan “araştırmacı yazar” Serhat Ahmet Tan (meraklısı için: bu “araştırmacı”nın “Kayıp Kitap 397”, “İsrail’in Planlar”ı, “Zeitgeist Kuantum Kur’an” ve yeni çıkacak “İstanbul Yeniden Başkent Olacak” gibi başka kitapları da varmış) konuk olmuş geçenlerde. Konu, yine Müştak Baba’nın kehanetleri.

Galiba Tan Bardakçı’dan daha iddialı bir ebced üstadı. Müştak Baba’nın Divan’ında gizli öteki kehanetleri de açığa çıkarmış bir bir: Müştak Baba İsrail’in kuruluşunu ilan eden Siyonist kongreyi tarihiyle bilmiş, örneğin. Ama dahası var: Hazır olun, İstanbul “Doğu’dan gelen bir tehlike sonucu 2011’de başkent oluyor, Ankara ise bir “sınır şehrine” dönüşüyor(muş)! Bu “tehlike” olasılıkla İsrail imiş, 2029 yılı ise gerek Türkiye, gerekse dünya için bir kırılma noktasıymış vs. vs.[2]

Daha da güzeli Müştak Baba, AKP iktidarını da bilmiş! Ya da Serdar Tan’a göre şiirlerinde yöneticilere “Ya Ak!” diye seslenirken AKP’yi kastediyor ve AKP’nin “2028’a kadar otobanda araba kullanacağını ve çok dikkatli olması gerektiğini, daha sonra da çukurlu, virajlı derin bir vadi göründüğünü” bildiriyormuş!!![3]

Müştak Baba ve kehanetlerini az ileride dönmek üzere şimdilik bir yana bırakıp, gelin bir başka haberi anımsayalım.

* * *

Bildiğiniz gibi AKP iktidarı, 21 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye Bilimler Akademisi’nin (olabildiği kadarıyla!) özerkliğini lağveden bir KHK’yı yürürlüğe soktu. Daha doğrusu aynı kalemde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın Teşkilât ve Görevleri hakkında Kanun’u, gayrımüslim vakıf mallarının iade koşullarını ve TÜBİTAK ile Türkiye Bilimler Akademisi’nin Kurulması hakkındaki KHK’de kimi değişiklikler yapan bir hükmü içeren bir kararname yayınladı. Kararname’nin, Akademi’ye atanacak üyelerin üçte birinin hükümet, üçte birinin ise YÖK tarafından atanmasını öngören, başkanın seçiminde yürütme organına ağırlık tanıyan maddeleri TÜBA üyesi bilimciler dahil ilgili kamuoyu tarafından, haklı olarak, “Akademik özerkliğe müdahale” olarak okundu ve tepkiyle karşılandı. “Müştak Baba kehanetleri”ne kafayı takmış geniş yığınların ise umurunda olmadı bu gelişme, doğal olarak…

Oysa TÜBA olayı, bilimsel yaşamın adım adım yürütmenin denetimine geçişinde yeni bir merhaleyi oluşturmaktaydı. Tıpkı YÖK eliyle üniversitelere çekilen “ayar” ve bu sayede Türk üniversitelerinde yaşanan hızlı cemaatçi kadrolaşma, ya da 2008’de yapılan yasa değişikliğiyle TÜBİTAK’a operasyon düzenlenip kurum üyelerinin çoğunun (17 üyeden 10’u) atama yetkisinin hükümete devredilmesinde olduğu gibi.

Bunu da not edip, devam edelim…

* * *

Şunu duymamış olamazsınız; son günlerde kaç gazeteye manşet oldu: Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka, “Hastanelerin psikiyatri klinikleri, dolup taşıyor. Hastadan başımızı alamıyoruz,” diyor. Profesör Göka’nın gözlemleri Sağlık Bakanlığı’nın yaptırdığı bir araştırmayla da doğrulanıyor. Türkiye’nin psikoloji haritası’nın çıkartıldığı çalışmaya göre, bu ülkede “Beş Türk’ten biri hasta…” Bir başka deyişle “5 kişiden birinin ruhsal sorunu var. 6 hastadan 1’i yardım alıyor.” Devamla,

– Türkiye’de nüfusun yüzde 18’i yaşam boyu bir ruhsal hastalık geçiriyor. Çocuk ve ergenlerde klinik düzeyde sorunlu davranış oranı yüzde 11.

– Ruhsal hastalığı olan 6 kişiden sadece 1’i yardım arıyor.

– Kardiyovasküler hastalıklardan sonra yüzde 19 ile ikinci sırada psikiyatrik hastalıkların bulunuyor.

– Hastalara ayrılan yatak sayısı toplam 7 bin 356. Avrupa’da her 100 bin kişiye 8 akut psikiyatri yatağı düşen İtalya’dan sonra 100 bin kişiye 10 psikiyatri yatağı ile Türkiye ikinci en az yatak sayısına sahip ülke. (…)

– Avrupa ülkelerinde şizofreni hastalarının yaklaşık yüzde 50’si aileleri ile yaşarken Türkiye’de bu oranın yüzde 95’ten fazla olduğu tahmin ediliyor.”

Aslına bakarsanız, ruhsal bozukluklar açısından ülkemiz dünya “trend”ini takip ediyor gibi gözükmekte. Çünkü “Almanya’da Dresden Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Avrupa nüfusunun yüzde 40’ının ruhsal ve nörolojik hastalıklarla mücadele ettiği açıklandı. Araştırmaya göre kıtada yaşayan 165 milyon kişi depresyon, anksiyete, uykusuzluk, şizofreni ve bağımlılık gibi rahatsızlıklardan mustarip. Bu hastalıklara yakalananların sadece üçte birinin tedavi veya terapi görme şansına sahip olduğunu ortaya çıkaran araştırmaya göre ruhsal hastalıklar her yıl yüzlerce milyar euro’yla ölçülen ekonomik ve sosyal bir yük getiriyor. (…)

Bu alanda yapılan en son çalışmanın 2005’te gerçekleştiğini belirten biliminsanları, son altı yıl içinde ruhsal bozukluk yaşayan insanlarda yüzde 50’ye varan bir artış olduğunu ortaya koyuyor.”

Ruhsal bozukluklardan mustarip olan yalnızca Avrupa mı? Whitaker’in 2010’de yayınlanan ‘Anatomy of an Epidemic’ başlıklı yapıtında yer alan istatistiklere göre, 2007’de her 76 ABD’liden biri, ruhsal hastalıklardan malûl olduğu gerekçesiyle kamu fonlarından yardım alır hâle gelmiş. Bu oran 1987’dekinin iki, 1955’tekinin ise altına denk düşmekte. Öte yandan, benzer araştırmalar, kriz döneminde (2007-2010) Avrupa’da intiharların artarken, antidepresan kullanımında yüzde kırk civarında bir patlama yaşandığını da ortaya koyuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı uzmanlarının Avrupa’daki 10 ülke verilerine dayanarak yaptıkları araştırmaya göre Avrupa’da 10 ülkeden 9’unda 2007 ve 2009 tarihleri arasında çalışma yaşında olan insanlar arasında intihar etme oranı ise yükselmiş.

“Peki ya Türkiye?” diyeceksiniz.

Son 6 yıl içerisinde Türkiye’de antidepresan ilaç satışlarında yüzde 70 oranında bir artış yaşandığı kaydediliyor. Metin Münir’e göre, 2005-2010 yılları arasında antidepresan satışları 20 küsûr milyon kutudan 34 milyon kutuya yükseldi. Münir, bunun, aynı dönemde toplam ilaç satışlarında meydana gelen artışın iki misli olduğuna dikkat çekiyor.

Ama “Türkiye’nin “hâlet-i ruhiyesi”ni, tıbbî istatistiklere başvurmaya gerek kalmaksızın, günlük gazeteleri ya da anaakım kanalların haber bültenlerini izleyerek de çıkarsamak mümkün.

Buyurun bakalım:

“Antalya’nın Gazipaşa ilçesinde 14 yaşındaki S.B’ye cinsel istismarda bulunduğu öne sürülen 2 kişinin tutuklanması ardından, aralarında CHP’li Gazipaşa Belediye Başkan Yardımcısı R.S’nin de bulunduğu 7 kişi daha gözaltına alındı.

12 şüpheliden, emlakçı S.C., banka müdürü C.G., yerel gazete sahibi Y.K., işadamı A.B. ve H.S. tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilmişti. Banka müdürü C.G ve emlakçı S.C. tutuklandı.”[4]

“Evli olan ve eşinden ayrı yaşayan E.T. 5 yaşındaki kızı S.T’yi de alarak, sevgilisi A.A’nın Tekirdağ’daki evine yerleşti. İddiaya göre A.A. bir süre sonra sevgilisinin kızı S.T’ye kötü davranıp dövmeye başladı. Çocuğa darp olayı, ağlama ve bağırma seslerini duyan apartman sakinlerinin polise haber vermesiyle ortaya çıktı.

Eve gelen polis ekipleri, vücudunun çeşitli yerlerinde yaralar oluşan çocuğu hastaneye kaldırdı. Küçük kızın doktor kontrolünde vücudunun çeşitli yerlerinde aldığı darbeler nedeniyle izler ve morluklar ile cinsel organında ve kalçasında diş izleri tespit edildi.”[5]

“* Samsun’un İlkadım ilçesinde, özel bir şirkette güvenlik görevlisi olan Cem Şen (35) kredi kartı borcu yüzünden tartıştığı 9 yıllık karısı Feride Şen’i (34) 12 yerinden bıçaklayarak öldürdü!

* İzmir’in Konak ilçesinde evinde yanmış olarak bulunan 67 yaşındaki Bayram Özyıldırım’ı, erkek arkadaşıyla buluşabilmek için, içeceğine uyku ilacı koyup evde yangın çıkartarak öldürmekle suçlanan kızı G.Ö. hakkında ömür boyu hapis cezası istemiyle dava açıldı!

* Antalya’da laf atma yüzünden çıkan kavgada Eda ve Sudenaz adlarını kullanan iki travesti, esnaf tarafından linç edilmek istendi!

* Adana’da 32 yaşındaki Muhammed Ş. karısı 21 yaşındaki Dudu Ş’yi evlerinin balkonundan aşağı itip öldürdüğü iddiası ile gözaltına alındı. Tartışmanın eve geç kalma nedeniyle çıktığı anlaşıldı!

* Kütahya’da bar sahibi 41 yaşındaki Alpaslan Kiper ile üniversite öğrencisi 20 yaşındaki Volkan Ruhi İçen, içinde bulundukları araçta silahlı saldırıya uğradı. Şüpheliler Kiper’in aracını adres sorma bahanesiyle durdurdu, “Sen beni tanıyor musun?” diyerek belinden çıkardığı tabancayla ateş etti!”[6]

“Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne başvuran kız kardeşler A.A. (19) ve A.A. (17), üvey babaları B.A’nın kendilerine yıllardır tecavüz ettiğini öne sürdü. Gözaltına alınan B.A, adliyeye sevk edildi. Mahkemede, hakkındaki “tecavüz suçlamasını” kabul eden B.A, tutuklandı. Kız kardeşlerden 19 yaşındaki A.A’nın, B.A’nın önceki evliliğinden dünyaya gelen oğluyla evli olması nedeniyle aynı zamanda gelini olduğu belirtildi.”[7]

“Uşak’ta dört gündür kayıp olan Zekiye (12) ve Arzu Çoban’ı (17) öldürdükleri iddiasıyla gözaltına alınan iki zanlının, cinayeti işlediklerini itiraf ettikleri öğrenildi.

Alınan bilgiye göre, soruşturmayı sürdüren jandarma ve polis ekipleri, Çoban kardeşlerin en son birlikte görüldüğü M.A.G (14) ve H.G’yi (14), kent merkezinde saklandıkları yakınlarını ait iki ayrı evde yakaladı. Zanlılardan M.A.G’nin hırsızlık ve yankesicilik suçlarından yaklaşık 30, H.G’nin ise aynı suçlardan yaklaşık 20 ayrı suç kaydının bulunduğu tespit edildi.

Çoban kardeşlerin bıçaklanarak öldürüldüğü ve cesetlerinin yakılmaya çalışıldığı tespit edilmişti.”[8]

Bu rasgele dizilmiş veriler dahi bu ülke “anadamarı”nın (yetişkin, Baskın Oran’ın deyişiyle “Lahasümüt” ve de erkek) “öteki”ne (“farklı” ve/veya “güçsüz” addedilene, “tabi” konumdakine, kadına, çocuğa, Kürt’e, eşcinsele, gayrımüslime) yönelik kuşku, nefret ve şiddet duygularının, her an patlamaya hazır bir bomba olduğunu gösteriyor. “Türkiye’nin hızla sağa kaydığı”nı ortaya koyan “2011 Türkiye Değerler Araştırması” da bu durumu doğruluyor: “Komşu olarak hangi grubu istemezsiniz?” sorusuna yüzde 84 oranında “eşcinseller” yanıtı veriliyor, örneğin…

Ve aynı ankete göre, yüzde 77’si “Kendini mutlu hisseden” Türklerin yüzde 68’i “İşini kaybedip yeni iş bulamamaktan endişe duyuyor”; yüzde 76’sı “Çocuklarına iyi bir eğitim sağlayamayacağı” kaygısında; yüzde 77’si “Bilim ile din çatışırsa her zaman din doğrudur” diyor; yüzde 52’si “Telefonlarının dinlenip e-postalarının okunması” endişesini taşıyor; ve yüzde 97’si “Cehenneme inanıyor”! …

Bu tam anlamıyla bir yabancılaş(tırıl)ma tablosudur… Dünya borsalarında bir lahzada trilyonların el değiştirdiği, her karışı dev şirketlerin tasallutu altındaki yeryüzünde, yaşamının denetimi elinden alınmış, ne zaman işinden, ne zaman aşından olacağını, ne zaman tasını tarağını toplayıp yaşamını geçirdiği topraklardan göç etmek zorunda kalacağını kestiremeyen, her türlü güvencesi ve sabitesi berhava edilmiş, aklı bir yandan ekranlardan üzerine boşaltılan malumat bombardımanı, bir yandan da tüketim mallarının cazibesiyle karışmış insancıkların son sığınağı: tanımlanamayan öfkelerin, korkuların, kaygıların fantazmagorik dünyası…

* * *

Çok mu dağıldı konu? Toparlayalım o zaman…

Postmodernistlere yöneltilen eleştirilerden biri de Modernite’nin “büyük anlatıları”nı acımasızca eleştirirken, “suyla birlikte bilim bebeğini de dışarı attıkları” yolundadır. Bir başka deyişle, Aydınlanma’ya ve onun “akıl”ına yöneltilen (pek çoğu haklı) eleştiriler, eski kesinliklerin yerine freni patlamış bir göreciliği ikame ederken, akılcılığı ve bilim yapma olanağını da ortadan kaldırmıştır.

Neo-liberalizm ile postmodernist mantık arasında bir bitişiklik, bir örtüşme olduğu üzerine çokça yazıldı çizildi… Gerçekten de postmodern yazarların “büyük anlatıların/ideolojilerin vb. sonu”nu ilan eden nihilizmleri, neo-liberalizme “sosyal/kamusal”ın iktisadî ve toplumsal yaşam üzerindeki müdahalelerini tasfiye etmenin, hayatın tüm alanlarını piyasanın mantığına tabi kılmanın, kimlikleri çoğullaştırırken bir yandan piyasa ilişkilerini genleştirmenin bir yandan da muhalefet potansiyelini aşındırmanın vb. ideolojik araçlarını da sağlayageldi.

“Vesayet rejimi”ni “yıkan” (??), “ezberleri bozan” AKP iktidarının da postmodernist söylemden çokça nasiplendiğini görmemek mümkün mü?

“Vesayet rejimi”ni ortadan kaldırmak adına “Aydınlanma”nın Türk varyantını sonuçlarıyla birlikte izale etme yolundaki girişimlerinde AKP iktidarı, böylelikle seküler ve bilimsel bir tartışma olasılığını berhava ederken, iki sonucun birden önünü açmakta: Bunlardan ilki (kendi meşruiyetini destekleyecek) bir mitomaninin biçimlenişi… Günümüzden 100-150 yıl önce AKP iktidarını ve onun yöneleceği radikal değişimleri kehanet eden bir sufî “Baba” efsanesi örneğin, “habitus”ları itibariyle bu tür söylencelere yatkın kitlelerin partiye bağlılıklarını “iman” düzeyine taşımada etkin olmaz mı?

İkinci sonuç ise, kanımca ilkinden daha da sakıncalı: iktidar partisi eliyle tüm şiddetiyle uygulanan neo-liberal politikalar ile siyasal serüvenlerin istikrarsızlaştırdığı toplumsal dokunun çürümeye bırakılması soncunu veriyor.

Üniversiteleri, TÜBİTAK’ı, TÜBA’yı kıskaca alan, medyada misli görülmemiş bir tekelleşme yaratan AKP iktidarının bu çürümeye tepkisi ise, bilimsel, akılcı bir tartışmayı teşvik etmek bir yana, doktorların, psikiyatrların, sosyal bilimcilerin rolünü imamlara devretmenin ötesine geçmiyor…

 

N O T L A R

[*] Newroz, Yıl:5, No:197, 22 Aralık 2011…

[1] Adorno&Horkhemer, Aydınlanmanın Diyalektiği.

[2] Meraklısı Serdar Turgut’un “Müştak Baba Kimdir? Müştak Baba’nın Kehanetleri Nedir?” başlıklı yazısına müracaat edebilir: http://www.haber50.com/mustak-baba-kimdir-mustak-babanin-kehanetleri-nedir-346479h.htm

[3] http://www.ankarasayfasi.com/haber-9518-Mustak-Babanin-AK-Parti-kehaneti.html

[4] Faruk Keskin, “Yedi Kişi Daha Gözaltında”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2011, s.3.

[5] Erdal Özcan, “Korku Tüneli Gibi”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2011, s.3

[6] Cemil Ciğerim, “Nefret ve Cinnet Toplumu”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2011, s.7.

[7] “Üvey Kızlarına Tecavüz”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2011, s.3.

[8] “Kayıp Kız Kardeşlerin Katilleri Yakalandı”, Milliyet, 30 Ağustos 2011, s.3.

 

 

, ,
One comment on “MÜŞTAK BABA’YA, TÜBA’YA, AKIL SAĞLIĞINA, AKP’YE, POSTMODERNİTE’YE VS. DAİR[*]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir