NEREYE GİDİYORUZ?

Hamza YALÇIN

Darbeciliğe karşı mücadele adı altında orduda ve yargıda Alevi tasfiyeleri dikkat çekiyorduk. Ayrıca Ergenekon operasyonlarının arkasında çuvalcı ABD vardı. Hükümet yetkilileri ve ordunun başındaki generaller ise o çuvalcılara neredeyse tapıyorlardı. Ergenekon operasyonları çuval operasyonudur4, dedik. Biz 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinin hedefi olmuş bir siyasi geleneğiz. Türkiye solunda Kemalizmin izlerini en çok eleştirmiş gruplardan biriyiz. 28 Şubat döneminde sahte laikliğe karşı mücadele ettik. Fakat ne zaman ki AKP iktidara geldi o aşamadan sonra Kemalizm hakkındaki tavrımızı yeni duruma uyarladık.”

Erdoğan ABD ve İsrail tarafından yıllarca kullanıldıktan sonra itildiği tuvalet deliğinden aşağıya gitmemenin mücadelesini veriyor. O şimdi hala iktidarda ama vardığı yer, bir eski danışmanının deyimiyle, tuvalet deliğinin kenarıdır. Onun delikten aşağıya düşmeme mücadelesi başta Suriye olmak üzere hem bölgede hem de kendi ülkemizde büyük acılara neden oluyor. İktidardan düştü mü mahvoldu demektir. Sadece yolsuzlukları bile onun ömürboyu hapis almasına yeter. Kaldı ki o, Suriye halkının kanına girmiş bir savaş suçlusudur. 45 Bin Suriyeli asker ve 10 bin Suriyeli çocuk onun yüzünden öldü. Milyonlarca Suriyeli onun yüzünden göç etti. Dilenci oldular, ezildiler, aşağılandılar. Erdoğan ayakta kalabilmek için üstüste baskı yasaları çıkarıyor. Hırsızlık, yolsuzluk ve yağma düzenini sürdürmek için çıkarcılığı, korkuyu, namussuzluğu ve bütün bunların tamamlayıcısı olarak da dinciliği geliştiriyor.
Batılı emperyalistler Ortadoğu’yu İsrail’in güvenliğini garantileyecek şekilde yeniden düzenlemek istiyorlardı. Bunun için öncelikle Türkiye’yi sağlam bir üs alanı haline getirmeye karar verdiler. Iımlı İslam Projesi bu amaçla hazırlanıp yürürlüğe kondu. Dinciliği besleyip sırtına binerek Ortadoğu’da egemenliklerini pekiştirmek, İran’ı, Rusya’yı ve Çin’i Ortadoğu ve Orta Asya’da zayıflatmak istiyorlardı. (1) Amerikan emperyalistlerinin bu yolda Türkiye’de kendilerine karşı çıkacak güçleri tasfiye etmeleri gerekiyordu . Ecevit, Erbakan gibi politikacılar birer birer safdışı edildiler. Sıra giderek orduya geldi. Erdoğan sayesinde orduyu da safdışı ettiler
Erdoğan’da istedikleri bütün vasıflar vardı: Mezhepçiydi ve kariyeristti. Mezhep egemenliği kurmak ve daha çok güç ele geçirmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Erdoğan ülke kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekmeye hazırdı. Yeter ki yağmadan kendisi de pay alsın. Demirel ve Özal dönemindeki yolsuzlukları masum duruma düşürecek kadar pis bir yağma düzeni geliştirdiler. Her yere cami dikerek, din istismarına hız vererek hırsızlıklarını dinle süslediler.
Demokrasi söylemiyle önü açılan mezhepçilik Ortadoğu’da Amerikan planlarının hızlandırıcısı oldu. ABD emperyalizmin Ortadoğu’ya müdahelesi sonrasında Irak, Suriye ve Libya’da iç savaş çıktı. Bu ülkeler yakılıp yıkıldılar. Türkiye’deki mezhepçi rejim her üç ülkede birden iç savaşın tarafı oldu. Türkiye Suriye’de ise Batılı emperyalistlerin bile güvenlerini kaybedecek kadar ileri gitti. DAİŞ ya da IŞİD denen dincilik Türkiye’den aldığı yardımlar sayesinde Suriye ve Irak’ta egemen isyancı grup durumuna yükseldi.
Ancak dinciliğin Mısır’da ve Tunus’ta iktidarı kaybetmesi, dincilerin Suriye ve Irak’ta durdurulmaları AKP rejimin planlarını suya düşürdü. Önleri kesilen dinciler Türkiye’de birbirlerine düştüler. AKP ile Cemaat çatışması su yüzüne çıktı ve tarafların birbirlerini yok etmesi mücadelesine dönüştü. Şimdi benzer bir çatışmanın AKP’nin kendi içinde de geliştiğini görüyoruz.
Türkiye solunu uzun süre yedeklediler
Büyük Ortadoğu Projesi’nin önündeki engelleri kaldırma yolunda Balyoz ve Ergenekon davaları açıldığında Türkiye solunun önemli bir kısmı bu konuda Sorosçuların etkisine girmişti. Çünkü onlar mücadelenin önünde en büyük engelin Birinci Cumhuriyetçiler denen geleneksel devlet güçleri olduğunu düşünüyorlardı. Onlar asıl tehlikenin AKP olduğunu, AKP’nin eski rejimi devirip, yerine daha kötüsünü inşa ediyor olduğunu göremiyorlardı. AKP’nin sırf seçimlerle gelmiş olmasından dolayı ona meşruiyet çıkaranlar bile vardı. Oysa AKP iktidarı 2003 yılında bir Amerikancı hükümet darbesiyle işe gelmişti. Seçim, işin gösteriş yanıydı. İkinci olarak bu güçler ABD emperyalizminin bölgedeki planlarına karşı direnmeyi gereksiz görüyorlardı. Anti-emperyalizm bir kısım sol için gereksiz bir yük ve hatta ulusalcı bir sapma idi.
Bu yaklaşımlar milliyetçi kazanımlar yolunda her türlü güçle işbirliğine hazır Kürt ulusal hareketi için mantıklı sayılabilirdi. Kürt ulusal hareketi gelişmelere örgütsel çıkarlar açısından yani o gelişmeler kendisini nasıl güçlendirir, perspektifiyle bakıyordu. Bu bakışla AKP iktidarı ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi Kürt ulusal hareket için bir fırsattı ama bu yaklaşım Türkiye solunun geleneklerine uymuyor ve sosyalizm diye derdi olanların işine gelmiyordu.
Zeyno Baran adlı bir gazeteci 4 Aralık 2006 tarihli Newsweek dergisinde yayınlanan yazısında ”2007 yılında Türkiye’de darbe ihtimali yüzde 50” diyordu. Özellikle 2007 yılında askeri darbeye karşı SDP, 78liler, ESP, EHP gibi sol güçler platform oluşturuyorlardı. (2) 12 Haziran 2007’de bir ihbar üzerine Ümraniye’de bir gecekonduda operasyon yapılarak patlayıcı maddeler bulundu ve Ergenekon davalarının tetiği çekildi. Solu yönlendirmek için 15 Kasım 2007 tarihinde Taraf Gazetesi yayına başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Nisan 2007 ortasında Cumhuriyet Mitingleri yapılmaya başlamıştı. Son miting 13 Mayıs’ta İzmir’de yapıldı.
AKP-Cemaat ittifakının oyununa gelen güçlerin dikkati çeken yanı genelde Kürt ulusal hareketinin yedeğinde olmalarıydı. İçlerinden DSİP ise düpedüz AKP’nin ve Cemaat’in yedeği konumuna düşerek Erdoğan’ın övgüsünü alacaktı.
Biz Ergenekon davalarını darbeciliğe karşı görmedik. AKP’nin bütün derdi, ABD ile işbirliği içinde yapmış oldukları darbeyi ileri götürerek özellikle dinciliğin önündeki engelleri kaldırmaktı. Çünkü her şeyden önce AKP’nin işbaşına gelmesi Amerikancı bir darbeydi. Ordu üst yönetimi ABD tarafından tasfiye edilmiş, Genelkurmay sadık Amerikancılara emanet edilmişti. Bu gerçeğe işaret edenlere ulusalcı gözüyle bakılıyordu. Biz halkın dinciliğe karşı tedirginliğini de gözledik. Cumhuriyet mitingleri gelişen tedirginliğe dayanıyordu. Sol o mitinglere müdahele edebilir, diye düşündük.
Darbeciliğe karşı mücadele adı altında orduda ve yargıda Alevi tasfiyeleri dikkat çekiyorduk. (3) Ayrıca Ergenekon operasyonlarının arkasında çuvalcı ABD vardı. Hükümet yetkilileri ve ordunun başındaki generaller ise o çuvalcılara neredeyse tapıyorlardı. Ergenekon operasyonları çuval operasyonudur, dedik. (4) Biz 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinin hedefi olmuş bir siyasi geleneğiz. Türkiye solunda Kemalizmin izlerini en çok eleştirmiş gruplardan biriyiz. 28 Şubat döneminde sahte laikliğe karşı mücadele ettik. Fakat ne zaman ki AKP iktidara geldi o aşamadan sonra Kemalizm hakkındaki tavrımızı yeni duruma uyarladık.
Kürt ulusal hareketini ilk destekleyen devrimci gruplardan biriyiz. Ne zaman ki Kürt ulusal hareketi Türkiye solunu denetim altına almaya başladı, tutumumuzu ayarlamaya ve Kürt ulusal hareketine karşı eleştirilerimizi artırmaya başladık.
Balyoz, davası çıktığında işin düzmece olduğunu görmüştük. “Evet, Ergenekon operasyonları aslında askerilerin başına çuval geçirilmesi sürecinin devamıydı. Dışarıya karşı demokratikleşme olarak gösterilen sürecin aslında askere karşı polis iktidarının gelişmesi olduğunu yazdık. (…) Ayrıca devlet geleneğinin orduda birikmiş olduğu için ordunun tasfiye edilmesinin oligarşiyi zora sokacağını yazdık. Söylediğimiz kısa zamanda doğrulanacaktı. AKP mezhepçi politikalar yürüterek oligarşiyi ve beraberinde Türkiye’yi de Suriye’de pis bir bataklığa sürükledi. Eski ordunun ağırlığı olsaydı oligarşi bu kadar akılsızca maceraların peşine takılmazdı. Ordu hem en Amerikancı kurumdur hem de devlet içindeki en millici kurum gene ordudur, diye yazmıştık. (5)
Orduya yönelik operasyonlar aynı zamanda Cemaat’in polis vasıtasıyla orduyu ele geçirme operasyonlarıydı. CIA’ya çalışan Stratfor adlı kuruluşun Wikileaks’a sızan yazışmaları da ABD’nin bu süreci çok yakından izlediğini gösteriyor. (6)
Diğer yandan Birinci ve İkinci Cumhuriyetçilerin çatışmasını bir olanak olarak gördük. Çatışmanın halk güçlerinin nefes almasına yardımcı olacağını düşündük. Taraflardan birini tutmadık. Ordunun siyasi bir güç olarak tasfiye edilmesinin oligarşiyi zora sokacağını öngördük. Öngörümüz çıktı.
Şimdi Türkiye çok önemli istikrarsızlığa doğu gidiyor. Bu istikrarsızlık bir etnik iç savaşa yol açabilir.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli adımlarından biri Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasıdır. Eski başbakanlardan Ecevit, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp kendilerine teslim edilmesini sorgulamaya çalışıyordu. Yaşananlar gösteriyor ki bu iş Kürt ulusal hareketini Batı’nın yedeği durumuna getirmek için yapılmıştı. Eğer Öcalan Şam’da olmaya devam etseydi Kürt ulusal hareketi Suriye’nin bağlaşığı olacaktı. Önce PKK’yi ardından da HAMAS’ı Suriye’den çıkardılar. Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasının İsrail’in uzun vadeli bir planı olduğu şimdi daha iyi görülüyor.
Genelkurmay başkanı Necdet Özel’in tam da basında Türkiye’nin Suriye’ye girme planından sözediliyorken 15 gün istirahat almış olması olağanüstü bir şeyler yaşandığına işaret olarak yorumlanabilir.
Türkiye’deki gelişmelerin her an kaosa dönüşmesi mümkündür. Bu durumda insiyatif geliştirebilecek iki büyük örgütlü muhalif güç var. Biri Kürt ulusal hareketi, diğeri ise Türk ulusalcılarıdır. Kürt ulusal hareketi askeri ve politik gücüyle daha insiyatifli ve etkin konumda bulunuyor. Ancak bir kaos durumunda Türk ulusalcılığının toparlanıp gelişmesi olasılığı yüksektir. Türkiye solunun bağımsız bir güç olarak örgütlenebilirse gelişmelere insiyatif koyabilir. Aksi halde sol Kürt veya Türk ulusalcılarının yedeği konumuna düşecektir.

1- Ç. Can, Dünya Türkiye Sosyalizm, Odak yayınları, 2003
2- https://1mayis.wordpress.com/author/istanbulbeyrut/page/6/
3- Alevi Tasfiyesi ve İki Strateji, Odak, Ocak 2010
4- “Ergenekon Operasyonları Çuval Operasyonudur”, Odak, Mayıs 2010
5- “Balyoz Davası Üzerine”, Odak, Kasım 2012: http://www.odak-direnis.com/balyoz-davasi-u%CC%88zeri%CC%87ne/)
6- Barış Terkoğlu-Barış Pehlivan, Mahrem,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir