ÖĞRETMEN OLAMAYAN ÖĞRETMENLERİMİZ…

Yıllarca okuyup, mezun olduktan sonra sınavlara mecbur bırakılan da, atama için yıllarca bekleyen de, atandığında yoksulluk sınırında yaşayan da onlar; öğretmenlerimiz…

Okullarda “kadrolu, sözleşmeli, mevsimlik, kısmi zamanlı, vekil, ücretli” gibi çok çeşitli biçimlerde çalışmak zorunda bırakılan,mesleklerine küstürülen yine onlar.

Sonuçta hepsi birer öğretmen. Ancak meslekleri içinde statülere ayrılmış bulunuyorlar. Danıştay’ın “Öğretmenlik geçici personel ile sürdürülemez.” kararına rağmen 100 binin üstünde öğretmen ücretli, mevsimlik, kısmi zamanlı konumunda çalıştırılıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre okullarda 140 bin öğretmen açığı var. Bu açığı kapatmak için çözüm olarak “sözleşmeli, vekil, ücretli” gibi çeşitli biçimlerde öğretmen çalıştırılırken, bu yöntem nedeniyle mesleklerini kadrolu olarak yapamayacak duruma getirilen öğretmenler, yetersiz ücret ve iş güvencesinin olmaması nedeniyle geleceğe ümitsiz bakıyor.

Geçmişte öğretmenlere büyük önem gösterilmiş, toplumdaki statüleri oldukça yüksek olmuştur. Ancak 1950’lerden itibaren öğretmenlerin statüsündeki erozyon günümüzde dramatik bir hal almıştır. Türkiye’de özellikle son zamanda eğitim alanında sürdürülen politikalar, bu mesleğin önemini gittikçe kaybetmesine sebep olmuştur

Öğretmen; çocukların, gençlerin öğrenmelerinde, eğitimlerinde ve yaşama hazırlanmalarında onların elinden tutan, onlara liderlik eden, rehberlik eden, yön veren ve bunu kendine meslek edinen kimse olmalıdır.

Oysaki ülkemizde yıllardır uygulanan eğitim politikaları; karmaşık, ezberci; cinsiyet ayrımcılığına, yani kadının aşağılanmasına, erkek egemenliğine dayanan bir eğitimdir. İnsanların eleştirici düşünmesine yardımcı olmaktan uzaktır. Tek tip insan yetiştirmeyi amaçlar. Çağın gelişmelerine ve teknolojik yeniliklere uzaktır.

Böyle bir sistem içinde öğretmen, bilgi adına hazır kalıpları aktaran, öğrenciyi yarışlara hazırlayan veya belli kuralları kavratan konumdadır. Öğretmenlik mesleği sürekli değişen eğitim politikalarının, siyasal iktidarların mağduru olmuştur. İşte eğitimi saran bu sorunlar ülke genelinin bir yansıması, bütünün de bir parçasıdır.

Bugün Türkiye’de öğretmenlere yoksulluk sınırında ücret ödenmesinin ve diğer eğitim emekçilerinin açlık sınırında yaşamaya mahkum edilmesinin sorumluları, eğitimin ve eğitim emekçilerinin sorunlarına çözüm üretmek yerine, sürekli yeni sorunlar üretmektedir.

Eğitim-Sen tarafından kamuoyuna açıklanan “OECD 2009 Bir Bakışta Eğitim Raporu Işığında Eğitimin Durumu Raporu” nda ülkelere göre öğretmenlerin yıllık toplam çalışma saatleri karşılaştırıldığında; OECD üyesi 11 ülke içinde Türkiye sondan ikinci sıradadır. Yine bu rapora göre Türkiye’de öğretmenler, OECD ortalamasından her yıl 180 saat daha fazla çalışmakta, ancak daha düşük saat ücreti almaktadır.

Yine bu rapora göre; okul öncesi eğitim kurumlarında çalışan bir öğretmene İspanya’da 14, Portekiz’de 16, Macaristan’da 11, Çek Cumhuriyeti’nde 14, İsveç’te 13 öğrenci düşerken, bu sayı Türkiye’de 26’dır. Ortaöğretim kurumlarında çalışan öğretmen başına düşen öğrenci sayısı Portekiz ve Yunanistan’da 8, Avusturya ve Macaristan’da 11 iken bu sayı Türkiye’de 17’dir. Rapor göstermektedir ki; Türkiye’de öğretmenler birim saat olarak daha fazla mesai harcarken, diğer yandan da daha çok öğrencinin sorumluluğunu üstlenmektedir.

Tüm bunlar en açık haliyle belgelenmekteyken, öğretmenlerimize insanca yaşayabilecekleri, nitelikli hizmet verebilecekleri çalışma ve yaşama koşulları yaratılmalı, bunun için de başta ücretleri olmak üzere mesleki hakları da insan onuruna yaraşır düzeye yükseltilmelidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir