“ONE MINUTE!”DAN “VAN MI, UNUT!”A…

Türkiye bir iç savaşa hiç bu kadar yakın olmamıştı. Bu tesbiti asker ve gerilla ölümlerinin artması dolayısı ile değil, günlük hayatımıza yansıyan ve iki halk arasındaki derin duygusal kopuşu gösteren gelişmeler dolayısı ile yapıyoruz. PKK’nin Çukurca baskını ve onu izleyen Van depreminden sonra ortaya çıkan durumu iyi analiz etmek gerekir. Çukurca baskınından sonra Kürt gençlerinin sokaklarda linç edilmeye çalışıldığı, BDP binalarına saldırılıp ateşe verildiği olayları hep birlikte yaşadık. Sonra birinci Van depremi yaşandı. Hiç de azımsanmayacak bir kesimin, doğal bir olgu olan depremde (bu kadar can kaybı ve yıkım elbette doğal değil, bilinçsizliğin ve kar hırsının sonucudur) ilahi bir adalet uygulaması görecek kadar cahil bırakılmış ve manipüle edilmiş olduğu görüldü. Bu durum, milliyetçilik ve kör inancın insanı nasıl insanlıktan çıkarıp buz gibi bir cellata çevirebileceğini en acı ve açık bir şekilde gösteriyor. Öyle ki bazıları hızını alamayıp yardım kutularına taş doldurma aşağılığına kadar vardırdılar işi. Ancak milliyetçiliğin bu kadar azmasında Kürt sorununu PKK’siz çözmek diye özetlenebilecek bir politikaya geri dönüş yapan ve yandaş medya aracılığı ile Kürt düşmanlığını tırmandıran AKP Ordu ittifakı esas sorumluluğu taşımaktadır. Cemaat, iktidarda olduğuna emin olduğu andan itibaren Ülkemizde adım adım bir diktatörlük inşa edilmektedir. Kitabı yayınlanmamış yazarlar, yasal bir partinin siyaset akademisinde ders veren öğretim görevlileri tutuklanıyorlar. Hak arayan işçi coplanıyor, parasız eğitim istiyoruz diyen öğrenci örgüt üyeliğinden tutuklanıp hayatı karartılıyor. Doğal çevrelerini korumaya çalışan köylüler jandarma ile dize getirilmeye çalışılıyor, diz çökmeyen kurşunla susturuluyor. Muhalif medya buna “Korku Cumhuriyeti” adını taktı. Meclisi, yargısı, medyası, üniversiteleri, bu düzende demokrasinin göstergesi sayılabilecek ne varsa, ya yandaş olmuş ya da susturulmuş durumda. Yargının durumunu okumak için Hrant Dink davası ile N.Ç. davasını yan yana koyup bakmak yeter. Bir de Deniz Feneri davasındaki gelişmelere bakarsanız işte size “adil yargı”nın durumu, işte size manzara-i umumiye. Yargı bu halde, ya siyaset ne durumda? Türkiye görünürde çok partili bir ülke olsa da, söz konusu haklar ve özgürlükler olunca tek tip bir siyasetin erki altındadır. Ülkede yer yerinden oynuyor ama muhalefeti, iktidarı ile düzen partileri birbirlerinin yankısı olmaktan öteye gidemiyorlar. Kürt meselesinde yeniden “vatan-millet-sakarya” politikasına yani meselenin askeri önlemlerle çözümü politikalarına çark edilmiştir. Ülkenin diğer önemli sorunlarında da durum farklı değil. Alevi vatandaşların talepleri ile alay edilircesine, “Aleviler kendi paraları ile köylerine cami inşa ediyorlar” açıklaması yapılabilmektedir. “Bizim iktidarımızda her konu tartışılabiliyor” diye övünüyorlar. Farklı fikirler ileri sürenlerin akıbeti ne oluyor peki : ya Ergenekon davasından ya da KCK davasından tutuklanmak ve susturulmak. Bunlarla ilişkilendirilmeyen Kamer Genç gibilerinin bahtına da itilip kakılmak düşüyor. AKP hükümeti içerde olduğu gibi dışarda da iki yüzlü politik bir çizgi izlemektedir. Örneğin bir yandan İsrail ile kanlı bıçaklı görünürken öte yandan esas işlevi İsrail’i korumak olan Füze Kalkanı Projesine evet demektedir. Komşular ile sıfır sorun politikasıaren üzerindeki sahte barış ve demokrasi kıyafetini hızla çıkarıp atmış, kılıcı ve kalkanı ile başta Kürt Ulusal Hareketi olmak üzere, muhalif olan, muhalif olma ihtimali olan kim varsa üzerlerine şuursuzca ve doludizgin saldırmaya başlamıştır. Cezaevleri dolup taşarken ordusu, medyası, uleması… ABD’si Avrupa’sı, “aaaa bakın Türkiye’ye ne güzel demokrasi geliyor”! diye alkış tutmaktadır. Batı’nın bizlere layık göreceği demokrasi: Afganistan’a, Irak’a götürdükleri, Tunus ve Libya’ya götürecekleri kadardır. Kaddafi’yi mahkemelerde yargılamak varken, başını ezerek linç ettiren Batı’nın kimyasal silahlarla perişan edilmiş kürt gençlerinin bedenlerini görünce vicdanının sızlayacağına inanan var mı acaba hala. AKP’de demokratikleşme potansiyeli gören, Avrupa Birliğine katılmayı muassır medeniyetler sınırlarına girmek sananlar ne düşünüyorlar şimdi? deniyordu, oysa sözü geçen füze kalkanı esas olarak İran’a karşı konuşlandırılıyor. Suriye’nin iç işlerine babasının çiftliğine karışılır gibi karışılıyor. Yeniden inşaasından pay kapmak için, baştan sahip çıkılan Kaddafi ve Libya yönetimine bir tekme de bunlar vurdular. Ancak toplum öylesine yitir

miş ki hafızasını, bugün ak dediklerine yarın kara deseler çoğunluk bundan rahatsız dahi olmuyor. Çıkıp deprem vergisi adı altında toplanan paralarla duple yol yaptırdık (Bunun Türkçesi ‘yandaş mütahittlere peşkeş çektik’tir) deniyor, kimse bunun hesabını sormuyor adamlara. Şehit cenazeleri bu savaşta ölenlerin yoksul halk çocukları olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. Sırrı Süreyya Önder’in zorunlu askerlik ve şehitlik konusundaki açıklamalarını çok yerinde buluyoruz. Ve bir çok aklı selim vatandaşın sorduğu o soruyu biz de tekrar ediyoruz. “Neden ölenler arasında bir tek milletvekili yakını yok, zengin çocuğu yok, tanınmış bir şahsiyet yok”? Bu vatanı korumak sadece yoksul çocuklarının işi mi? AKP kurmayları sanki meseleyi çözecekmiş gibi profesyonel orduya geçeceklerini söylüyorlar. Oluşturulacak profesyonel orduda kimler görev yapacak dersiniz? Eğer dediklerini yaparlarsa zorunlu şehitliğin yerini ekmek parası için şehitlik alacak demektir. Parası olanlar için ise bugün yarın dövizli askerlik çıkıyor zaten.

Ne demişti ünlü şair Orhan Veli:Neler yapmadık şu vatan için!

Kimimiz öldük;

Kimimiz nutuk söyledik.

 

, , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir