Orduda Son Gelişmeler ve Devrimci Mücadele

Bu satırların yazarı, ordunun (TSK) hem en ulusalcı hem de ABD emperyalizmin en güvendiği devlet kurumu olduğunu iddia etmiştir. Ergenekon Operasyonları ile ordunun siyasi gücünden arındırılmasının rejimi istikrarsız hale getireceğini de yazmıştır (1). Mevcutlar arasında en ulusalcı kurum orduydu çünkü Türk ulusunun yaratılması ve devletin kurulması onun öncülüğünde gerçekleşti. Ordu, Osmanlı modernleşme sürecinin odağındaki kurumlardan biriydi. İttihat ve Terakki döneminde hızlanan uluslaşma sürecinde kısa zamanda biricik güç durumuna geldi. Kurtuluş Savaşı’na o önderlik etti ve Cumhuriyet de ona dayanılarak kuruldu.

Kendilerine sonradan Kemalist adı verilen asker liderler Kurtuluş Savaşı’na öncülük ettiler çünkü başka yolları kalmamıştı. Osmanlıcılık ve İslamcılık İmparatorluğu kurtaramamıştı. Almanya’nın yanında saf tutarak dünya Türklerini birleştirme Turancı ideali ağır bir yenilgiye mal olmuştu. “Amerikan mandası olalım”, diyenlerin eli boş kalmıştı. İngilizler Türk liderlerin Bolşeviklere karşı Batı’nın ileri karakolu olma teklifini zaten reddetmişlerdi. “Ya İstiklal Ya Ölüm!” sloganı böylece ortaya çıkmıştı. 

Evet, Sevr Antlaşması Osmanlı’ya küçücük bir toprak parçası veriyordu. M. Kemal ve arkadaşları siyasal bağımsızlığı kazanmak için Bolşevik Rusya ile ittifak yaptı. Ulusal sanayiinin kurulması da aynı ittifak sayesinde oldu. 

Burjuvazi daha sonra Batı’nın komünizme karşı ileri karakolu olma rolünü gayretkeşlikle benimsedi. Sağcı Kemalistler, Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki kamplaşmada tarafsız kalamayıp ve NATO’ya girdiler. Böylece ordu ABD emperyalizminin emrine girmiş oluyordu. Gidişe karşı çıkan sol Kemalist millici (2) güçler ise sistematik olarak tasfiye edildiler. 

Ordunun hem devletin en ulusalcı kurumu hem de hem de ABD emperyalizminin en güvendiği kurum olması Türkiye solunu tereddütler içinde bırakmıştır. Ordunun 27 Mayıs’ta attığı adımın Türkiye solunun gelişmesine katkıda bulunmuş olması onun niteliği konusundaki tereddütleri artırmıştı. 27 Mayıs sonrası dönemde ordudan devrimci davranış bekleyenler olmuştu. Ordunun tarihsel devrimci niteliğe sahip bir kurum olduğu düşüncesini geliştirmiş olan Kıvılcımlı, 27 Mayıs’tan fazla umutlanmış ve 12 Mart darbesinin faşist karakterini teşhis etmekte geç kalmıştı. 12 Mart darbesi ordudan beklentileri boşa çıkaracaktı. 

Ordu emperyalizmin en güvendiği kurumdu çünkü Türkiye Cumhuriyeti devletinin ondan daha gelişkin bir modern, yani burjuva temellere dayalı kurumu olmamıştı. Halen de yoktur. Sistemi düzgün işleyen bir ülke olan şimdi yaşadığım İsveç’i ilk gözlediğimde “Burası TSK’ya ne çok benziyor!” diye şaşırmıştım. Ordu deyince çok insan genellikle esas duruş, selam, resmi elbise, mantıksız katı kurallar falan anlıyor. Orduda yetiştiğim sistem benim kafama ise burjuva bireyciliği, burjuva akılcılığı, burjuva dürüstlüğü, burjuva çalışkanlığı, burjuva rekabetçiliği ve burjuva kendini beğenmişliği olarak yerleşmiş. Bunların hepsi İsveç’te vardı. Bu nedenle diyordum ki AB’ye en yatkın kurum ordudur. Sonradan bir kurum daha gelişti. O da Gülencilerdir. Onlar da yukarıdaki özellikler açısından Batı sistemine çok yatkınlar. Yalnız Gülenciler dincilikten geldikleri için ahlak yoksunudurlar. Kendilerini yükseltmek için mesela sınav sorularını çalmak, rakipleri hakkında yalanlar yaymak, onların yatak odalarına kamera yerleştirmek, haklarında akla hayale gelmez tertipler kurmak gibi ahlaksızlıklarıyla tarihe geçtiler. Avrupa hayranı liberaller uzun dönem orduyu ve Gülencileri Avrupa değerlerinin uzağında gördüler. Oysa Gülen tarikatı aşırı komplocu ve aşırı ahlaksız yanları dışında Avrupa değerlerine pek yakındı.

Ordunun en ulusalcı devlet kurumu olma niteliği ile emperyalizmin en çok güvendiği kurum olma niteliği birbirini tamamlıyordu: O hem gelişkin eğitime, modern bir işleyişe, devleti yönetme birikimine ve köklü bir kurumsal birikime sahipti; toplumun bütün dokularına girmişti hem de NATO hiyerarşisi içinde yer alıyordu. Eğitimi Amerikancıydı, ruhu Batıcıydı, hiyerarşik olarak da ABD’ye bağlıydı.

Ordu NATO’ya girildikten sonra da en ulusalcı devlet kurumu olmaya devam etti çünkü mesela siyasal partiler devleti orduya bırakmış kendileri ise oy avcılığına yoğunlaşmışlardı. Ordu iktidarı kıskançlıkla elinde tuttu. En milliyetçi parti CHP’dir onda da ulusalcı politika yürütecek donamın yoktu. Ecevit’ten sonra öyle bir liderleri de çıkmadı. Erbakan da bir parça milliyetçiydi ama çok zayıftı. MHP zaten gerçek bir milliyetçilikten tümüyle uzaktı. Ordunun milliyetçiliği sonuçta NATO’cu bir milliyetçilikti ama diğer kurumlar onu bile yapamayacak durumdaydılar.

Ulusal çıkarları savunan güçleri tasfiye eden ve Cumhuriyetin mezarını kazan da ordu olmuştu. Türkiye NATO’ya girdikten sonra millici güçler sistematik olarak tasfiye edilmeye başladı. AKP ile Cemaat genel olarak bu sürecin, özel olarak ise 12 Mart ve 12 Eylül ve hatta 28 Şubat darbeleri politikalarının ürünüdür.

Bu dönemde toplumda sol, devlette ise sol Kemalistler tasfiye edildiler. Kala kala kendilerine Atatürkçü diyen sağ Kemalistler denebilecek kesim kaldı. Onlar ABD’nin Ilımlı İslam planını bildikleri halde Erbakan öncülüğündeki dinci hareketi tasfiye ederek o hareket içinde Gülencilerle Erdoğan’ın önünü açtılar. ABD’nin desteğiyle büyüyen dinci hareket sonra onları da yedi.

4c85232292e05953f8dab0f4c4631006_20160729_2_18289185_12685997_webjpg

Ergenekon operasyonları döneminde ordunun bağımsız bir politik güç olmaktan çıkması oligarşik düzeni daha istikrarsız hale getirecektir, demiştik. AKP’nin iktidara gelmesi bir hükümet darbesiydi. Ergenekon operasyonu yeni bir darbe oldu.

Bir kısım Türkiye solu AKP tehlikesini göremedi. AKP ile Cemaat ABD eliyle işbaşına getirilmiş oldukları dönemde bu sol güçler “darbeye karşı” anlaşılmaz bir birlik kurdular. Amaca ulaşmak için her türlü kılığa girmeye hazır Cemaat, en kolay bir kısım sosyalist solu aldatabildi. İşbaşındaki darbe kendi alanını genişletmek için toplumda askeri darbe korkusu yaydı. Yükselen gericilikten tedirgin halk Cumhuriyet Mitingleri’ ne akarken Türkiye solu birleşip o mitinglere müdahale edemedi. AKP ve Cemaat güdümlü liberaller tarafından “darbe geliyor” diye korkutulan sol kesimler Cumhuriyet Mitingleri’ ni doğru teşhis edemedi. O mitinglerin içinde yer almalıydık. Ergenekon operasyonları da doğru teşhis edilemedi. “Ergenekon Operasyonları Çuval Operasyonudur”, başlıklı yazımızda bunu belirtmiştik (3). 

1990’lı yıllarda 28 Şubat postmodern darbesi dönemi öncesi ve sonrası gelişen süreç ordu hakkındaki yanılsamaları artırdı. Ordu kendisini laikliğin kalesi gibi gösterince dinciliğin yükselişinden ürkmüş bulunan çok büyük bir muhalif kesim ordu ile doğrudan veya dolaylı etkileşime girdi. O dönem iş başındaki generaller ABD emperyalizminin Ilımlı İslam projesine mesafeliydiler. Sol kesimlere ulaşıp onlardan destek istediler.

Sol adına kimileri 28 Şubat darbesini desteklediklerini beyan ettiler. Başkaları temaslar kurdu ve kendilerine gelişme yolu açtılar. Bu satırların yazarı o dönemde kendisi ile de temas kurulmak istendiğinde reddetti ve ardından daha önce iki kez üst üste beraat etmiş olduğu davadan en yüksek cezayı aldı.

vatana-ihanetten-yargilanacak-darbeci-komutanlar

Şimdi Türkiye bir diktatörün egemenliğine geçti; 15 Temmuz’da kanlı bir iç savaşın eşiğinden döndü ve dinci bir dikta rejimine doğru gidiyor. Erdoğan İran’la mı Irak’la mı kapışacak, belli değil. Ordu, şimdilerde Vatan Partisi’nde yoğunlaşan ulusalcıların iddia ettiğinin aksine, bağımsızlığımızın ve laikliğin kalesi değil, Diktatör’ün baskı aracı ve Alevi ve Şiilere karşı dinci çetelerin hamisidir. Özgür Suriye Ordusu adlı dinci çeteleri TSK eğitti. IŞİD adlı örgüt Türkiye topraklarını üs yaptı. Ordu Suriye içlerine ona on binlerce TIR silah ve cephane taşıdı (4). Genelkurmay Başkanı, Erdoğan ailesinin skandal düğününde nikah şahidiydi. Nikah öncesi son 8 ay içinde 5 bin insan öldürülmüştü. Cizre ile Silopi yakılıp yıkılmıştı. Nikahtan 1 gün önce ise 8 asker birden ölmüştü. “Şehitler var”, diye milli bayramlar iptal edilirken düğün iptal edilmedi. Düğüne güvenlik önlemleri yüzünden İstanbul trafiği felç olmuştu. Düğün günü Kocatepe’deki cenaze töreninde ölen askerlerden birinin halası yiğeninin resmini göstererek “Vatan için değil Şehzade Bilal için şehit oldu!” dedi (5). Ordu en sonunda ÖSO adlı El Kaide çeteleri ile birlikte Suriye’ye sefere çıktı. IŞİD ile anlaşmalı olarak Cerablus’u aldı.

Şimdi askeri liseler kapatıldı, Harp okulları kuşa çevrildi, GATA adlı Askeri Tıbbiye kapatılıyor. Ordu tümüyle mezhep savaşları başkomutanı Erdoğan’a bağlandı. O hem asker hem de istihbarat üzerinde tam denetim sahibi. SADAT gibi ordudan türeme özel kuvvetler kontra eğitimi veriyorlar.

Temmuz askeri darbe girişimi ordunun daha çok güç kaybetmesine ve onun iktidarın daha çok hizmetine girmesine böylece de oligarşik sistemin daha da istikrarsız hale gelmesine yol açtı. TSK çeşitli kararnamelerle parçalanarak 7 ayrı merkezden yönetilen bir kuruma dönüştürüldü. Genelkurmay Başkanlığı Cumhurbaşkanlığı’na, terfi işlerine bakan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) Başbakanlığa, Kuvvet  Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına, Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıkları İçişleri Bakanlığına, askeri hastaneler Sağlık Bakanlığına, TSK eğitim bakımından Milli Eğitim Bakanlığına, yargı bakımından Adalet Bakanlığına bağlandı. Daha önce Suriye ve Irak’a karşı askeri harekat başlatmayı reddeden generaller bu kez hiç ikiletmediler. Yetmedi, Vatan Partisi’nde toplanmış olan ulusalcılar Erdoğan’ın yanında saf tuttular ve halkı Erdoğan’ın emperyalizme karşı mücadele ettiğine inandırmaya çalışıyorlar.

Ordu’da öyle tasfiyeler oldu ki kimi iddialara göre ordunun kendisini toparlaması en az 15 yıl alacaktır. Erdoğan, perişan ettiği orduyu tümüyle kendi elinde yeniden yapılandırmak için sağa sola askeri harekata girişiyor. ABD’nin buna fazla itiraz etmemesinin bir sebebi de ordunun gücünü toparlamasını istemesi olabilir. Çünkü aksi halde ABD’nin Türkiye’yi kontrol etmesi iyice güçleşecektir.

Modernleşme döneminden bu yana ordu içinde çeşitli devrimci hareketler ortaya çıktı. Yüzbaşı Resneli Niyazi 3 Temmuz 1908’de 200 askerini alarak Sultanın diktatörlüğüne karşı Makedonya dağlarına çıktı ve 2’nci Meşrutiyet’in kurulmasına önayak oldu. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Mahsuni Şerif gibi devrimci ve demokrat insanlar ordudan çıktılar. 12 Mart öncesi orduda önemli bir Marksist birikim yaşanmıştı. Sosyalistler tasfiye edildikleri halde 1970’li yıllarda gelişen devrimci hareket orduya da yansımıştı. 12 Eylül darbesi onları da tasfiye etti. Her iki dönemde de Saffet Alp ve Ömer Yazgan gibi devrimciler halk devrimini esas alıyor ve ordunun olanaklarıyla sosyalizm yolunda demokratik halk devrimi mücadelesine katılmaya çalışıyorlardı.

Daha sonra orduda sol eğilimli insanlar arasında devrimci mücadeleden uzak durarak devlet içinde yerleşmeyi amaçlayan bir strateji ağır basmaya başladı (6). Bu strateji 12 Eylül yenilgisinin yarattığı düşünce tarzına uygun düşüyordu. Devrim düşüncesini sakıncalı bulan Alevi ve sol kesim ailelerden gençler, askeri okullara ve orduya girdiler, orada tutunmayı ve yükselmeyi esas aldılar. Bu kesim AKP iktidarı ile çok ağır bir yenilgi alacaktı. Çok güvendikleri ordu hiyerarşisi onları yalnız bırakacaktı. Yarbay Ali Tatar umutsuzluktan bunalıma düşerek intihar edecekti.

Kendi geçmişini 2500 yıl öncesine dayandıran köklü bir kurum olan ordunun saflarında yaşanan aşağılanmaya direnç gelişmemesi düşünülemez. Ergenekon, Balyoz gibi davalar muazzam aşağılanmaydı. 15 Temmuz sonrası bunlara daha ağırları eklendi. Bu süreç gericilerin ordudan öç alma gösterilerine dönüştü. Hatta IŞİT’çiler askerlerin üzerlerinde tepindiler, kimi askerlerin ise boğazını kestiler. Ordu bir kurum olarak polis teşkilatı tarafından olağanüstü aşağılandı. Medyaya yansıyan görüntülerde sorgucu polisler gözaltına aldıkları subayların eşlerine el koymaktan ve bebeklerine tecavüz etmekten söz ediyordu. 

Ordunun parçalanması, ordu saflarında devrimci örgütlenme olanaklarını azaltmaz, arttırır. Gerek ordu üst yönetimi gerekse de eski düzeni savunan CHP gibi güçler aşırı korkaklıkları nedeniyle ordu tabanındaki hoşnutsuzluklara cevap veremezler. Generaller, içinde “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti/Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız” sözleri geçen Harbiye Marşı’ndaki yeminlerine bağlı kalmadılar, imam hatipli ve Cemaatçı gericiler karşısında birbirlerini sattılar. Direnmek isteyenleri yapayalnız bıraktı ve baltaladılar. CHP’nin orduya ve Cumhuriyet’e sahip çıkması retoriğin bile gerisinde kaldı. Bütün bunların tepkiye dönüşmemesi beklenemez. Sorun, bu tepkilerin nasıl gelişeceğidir.

Erdoğan şimdi kendisine iktidarını sürdürecek kuvvet yaratmak için orduyu cephelere sürerek Türkler ile Kürtleri savaştırıyor ve kutuplaşmayı körüklüyor. Ama Türkiye kökenli bir devrimci hareketin ortaya çıkması halinde 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki gibi ordu tabanından sempati görecektir.

Hamza Yalçın

6 Kasım 2016

1. “Balyoz Davası Üzerine”, Odak, Kasım 2012; http://www.odak-direnis.com/balyozdavasi-u%CC%88zeri%CC%87ne/. 

2. Sol Kemalizm yurtseverlik, aydınlanmacılık ve halkçılık çizgilerine dayanıyordu. Kadro Dergisi, Köy Enstitüleri, Halkevleri ve Yön Dergisi çizgisi. Atatürkçülük ise Kemalizmin sağ cenahıdır. İşbirlikçi tekelci sermaye düzenini benimsemiştir, anti komünisttir. Ancak bugün kendilerine Atatürkçü diyen insanların çoğunluğunun aydınlanmacı, halkçı ve yurtsever görüşler taşıdıklarını; Denizleri, Mahirleri ve İbrahimleri sevdikleri gözlenmektedir. Mahir Çayan “Kemalizmin sağı solu yoktur, Kemalizm soldur, milli kurtuluşçuluktur, Kemalizm küçük burjuvazinin jakoben kanadıdır” şeklinde yazmıştı. Bu tanım sol Kemalistlere uyuyor. Kürt ulusal hareketine yaklaşımı esas alan bazı aydınlar ise Kemalizmin sağı ve solunu ayırmadan Erdoğan’ı ve Bahçeli’yi dahi kapsayan bir Kemalizm tanımı geliştiriyorlar. Bu tanımın riski, Türkleri faşizmin tarafına itmesidir. 

3. “Ergenekon Operasyonları Çuval Operasyonudur”, Odak, 2 Mayıs 2010; http://www. odak-direnis.com/ergenekon-operasyonlaricuval-operasyonlaridir/ 

4. “Şam olmadı verelim El-Bab”, Hüsnü Mahalli, Yurt Gazetesi, http://www.yurtgazetesi.com.tr/yazarlar/husnu-mahalli/kalles-vealcak/12683/ 

5. “Erdoğan düğünün olduğu gün Kocatepe’de şehit isyanı”, Odatv, http://odatv.com/vatanicin-degil-sehzade-bilal-icin-1405161200.html

, , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir