“Özel yetkili mahkemelerinizden korkmadığımız ve zulme karşı başeğmedigimiz kayıtlara geçsin.”

TEMMUZ 2012

ODAK DERGİSİ çalışanı
arkadaşlarımızın 6 ay tutukluluk
süreleri sonunda mahkemede
yaptıkları savunmayı yayınlıyoruz.
Odak
“Eski romalılar fare beynini ezip
diş macunu olarak kullanıyormuş.
Muhtemelen iğrendiniz. Yüzyıllardan
geriye bakınca insanlığın geçmişi
bazen iğrendirir. Engizisyon gibi, 12
Eylül gibi… Fakat insan doğasının
iyiliğine dair umutta baskı ve zor zamanlarda
direnenler sayesinde yerinde
kalır.
29 Kasım 2011 günü evim
otomatik silahlı polisler tarafından
basıldığından beri tutukluyum.
Ben sadece Anayasal demokratik
haklarımı kullandığım için 6 aydır tutuklu
bulunuyorum. Polisin zorlama
Delilleri ile oluşturulan bu iddianamedeki
hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum.
Çünkü demokratik eylemlere
yürüyüşlere ve basın açıklamalarına
katılmak suç değildir.
İddiamakamı benim silahlı
bir terör örgütüne üye olduğumu ve
bu örgütün propagandasını yaptığımı
ileri sürmektedir. Peki iddiamakamı
neye dayanarak böyle söylemektedir.
Evimden çıkan müzik cdlerinemi
yada kitap evlerinden ve sahaflardan
oldığım kitaplara, yoksa Deniz
Gezmiş’in fotograflarına dayanarak
mı, bu nasıl silahlı bir tarör örgütüdür
ki, evimden tırnak çakısı bile
çıkmamıştır. O gün evimdeki tek
silah polislerin üzerime çevrili olan
otomatik silahlarıdır.
Ben Odak dergisi okuru
ve yazarıyım, Odak dergisi 1991
yılından beri çıkan, yasal vergisi
ödenen ve her sayısı çıktığında
emliyette basın bürosuna kopyası
götürülen bir yayındır. Aylık sosyalist
bir yayındır Odak ve bu operasyon
savcının iddiaettiği gibi silahlı
örgüte değil, sosyalist basına, yasal
yayın yapan siyasal bir dergiye yöneliktir.
İddianame başlı başına
yasal demokratik kitle eylemlerine
dayandırılarak şekillenmiştir. Ve
yasal demokratik kitle eylemlerinin
tümü İddamakamı tarafından
yasadışı olarak lanse edilmeye
çalışılmıştır. Anayasanın 34. maddesi
der ki; “ Herkes önceden izin
almadan silahsız, saldırısız gösteri
yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”
iddiamakamının yasadışı olarak
lanse ettiği hangi eylem ve etkinlikte
bu yasaya bir aykırılık vardır peki?
Ortada bir şiddet eylemi
yokken, anma mitingi ve basın
açıklaması gibi eylemleri “terör
örgütü” propagandası saymak, en
temel haklarla ve insani değerlerle
alay etmek demektir. Dünyanın
bütün halklarının kültüründe ölüye
sayı ve onu anmak bir değerdir.
Kaldı ki Deniz GEZMİŞ’İn ve Mahir
ÇAYAN’ın mezarlarını her yıl
binlerce insan ziyaret etmektedir.
Sadece mezarlık ziyareti ilede sınızlı
kalmaz bu etkinlikler düzenlenir, sokak
etkinlikleri ve salon etkinlikleri
de düzenlenir. 68 kuşağı bu dünyanın
ve tarihimizin bir gerçekliğidir. İşte
tamda bu nedenle belgesellere ve
filmlere konu olmaktadır.
Savcı soruşturmanın 29
Ocak 2011 tarihinde 12 Eylül cuntası
tarafından idam edilerek katledilen
Ömer YAZGAN’ın mezarı
başında yapılan anma etkinliğinin
ardından soruşturma başlattığını, bu
soruşturma sırasında teknik takipte
yapıldığını belirtmiştir. Bir anma
etkinliği soruşturma için yeterli gerekçe
değildir. Hele de kişilerin özel
yaşamlarının didik didik edecek
telefon dinleme , internet izleme,
kalabalık alanlarda konuşmaları
dinlemek ki, bu takibat dışındaki
yüzlerce insanın konuşmasını da
dinlenmesi demektir. Ortada ağır bir
saldırı hazırlığı, insanların hayatlarını
tehlikeye atacak bir eylem hazırlığı,
şüphesi mi olmuştur ki, polis takip
talebinde bulunmuş, savcılık uygun
bulmuş ve mahkeme izin vermiştir.
Hayır ortada bir eylem hazırlığı,
hayatı sarsacak, insanların
yaşamlarını tehdit edecek bir işlem
veya hazırlığı yoktur. Yalnızca bu
gün mahkemenizce yargılanan,
Anayasal Düzeni ortadan kaldıran,
meclisi ıskartaya çıkaran askeri
cuntanın hukuksuz olarak katlettiği
4 insan için yapılan anma etkinliğin
takibat konusu olan.
Takibat sırasında da yine,
anma protesto yürüyüşleri dışında
birşey olmdığı iddanameden bellidir.
Ancak savcı bunları suç saymak için
“ yasal görünümlü basın açıklaması,
gösteri yürüyüşü ve anma” diyor.
Hukuk fakültesini bitirmiş birinin,
hukuğun temel ilkelerinden bu kadar
bir haber olması acı vericidir.
Basın açıklaması, gösteri yürüyüşü
ve anma etkinliği her yurttaşın açık,
doğrudan şiddet içermediği sürece
sınırlanamaz temel hakkıdır ve bunlar
için izin alınmasına gerek yoktur.
Bunlar yasaldır çünkü, dolayısayla
savcının “yasal görünümlü” sözü
ortada illegal birşeyler varmış havası
yaratmaya yöneliktir.
Başkan referandum öncesi
12 Eylül cuntasının daha 17 yaşında
iken idam edilerek katlettiği Erdal
Eran’in ve yine 19 yaşında idam edilerek
katledilen Necdet ADALI’nın
mektuplarını meclis kürsüsünde
ağlıyarak okumuştur. Mahkemeniz
aynı zamanda 12 Eylül cuntasını ve
12 Eylül karanlığını yargılama ve
mahküm etme iddasındadır. Ama
aynı zamanda bizleri yani 12 Eylül
cuntasının asarak katlettiği 4 genci
anmaktan yargılamaktadı, işte asıl
çelişkide buradadır.
Savcının ortaya koyduğu deliller,
yasadışı örgüt, terör örgütü ve onun
propagandası için delil teşkil edemeyecek,
hepsi yasal olarak her
yurttaşın bulundurabileceği şeylerdir.
Savcı bir terör hülyası yaratabilmek
için bu anmalara, gösteri yürüyüşleri
onun propagandasıdır diyebilmek
için zorlama, mantık hataları ile dolu
bir iddaname koymuş ortaya.
Öyleki kitapları resimleri mektupları
bile delil sayma yoluna gitmiş. 1991
yılından beri yasal yayın yapan
Odak dergisini örgütsel yayın olarak
göstermiş örneğin. Odak dergisi siyasal
yayın yapan yasal bir dergidir.
Ve her siyasi dergi gibi ülke ve dünya
hakkında, hükümetin uygulamaları
hakkında çeşitli görüşleri vardır.
Siyasal görüş edinme, tartışma, savunma,
yayma hakkı her insanın
sınırlanamaz hakkıdır. Savcı ise siyasal
düşünceyi ve yaymayı suç
saymaktadır.
Hatırlatmak isteriz ki komünizm
propagandası yapmayı
suç sayan 141. ve 142. maddeler
kaldırılmıştır. Oysa savcı mu
maddeler hala varmış gibi işlem
yürütmektedir. Siyasi düşünceleri
terör olarak gösteriyor üstelik. Bu
hukuğun çiğnenmesi demektir.
Eğer savcı 141. ve 142. maddelerin
kaldırıldığını bilmiyorsa bu
vahimdir. Daha yasaları bilmeyen
bir savcının suçlamalarıyla karşı
karşıyayız demektir. Biliyorsa daha
da vahimdir. Yasal bir dergiyi kriminalize
etmek, illegalmiş gibi göstermek
ancak ve ancak 141. ve 142.
madde anlayışıyla bağdaşabilir.
Bu solu, sol düşüneyi ve sosyalist
düşünceyi suçlayan bir anlayışın
ürünüdür. Nazi Almanyasının da
hitlerin propaganda bakanı Gabels “
Asla kendinden başka bir seçeneğe
hareket alanı bırakma.” diyor ve
ardından “ Kültür denince elim
belime(silahıma) gidiyor.” diye ekliyordu.
Nedense sosyalizm, eşitlik,
adalet denildiğini duyan savcıların
elinde yasal ve demokratik faliyetler
için “terör” , “terör örgütü” “terör
eylemi” yazılı matbus soruşturma
evraklarına gidiyor. İste bu hukuğun
iğdiş edilmesidir ki, hukuksuz bir
ülkeyi insanı yok etmeden, sindirmeden,
köleleştirmeden yönetmek
mümkün değildir.
Savcı Odak dergisini
illegalmiş gibi gösterebilmek için
“ terör örgütü yöneticisi bu dergide
cemalettin can takma adi ile yazılar
yazarak örgütün stratejisini, etkinlik
görüntülü eylemlerini bu yazılarda
irdelemektedir.” diyor.
“Etkinlik görüntülü” eylem
tanımı hukuk litaratürüne girecek
derecede parlak bir tanımlamadır.
Mesela savcı bu etkinlik görüntülü
eylemlerin nelar olduğunu, etkinliğin
altında hangi eylemin gizli olduğunu
ki, etkinlik bir eylemdir zaten
-insanın eyleyişidiri bunu ortaya
koymadı-. Mesela görüntüde anma
etkinliği ama görünmeyen yüzünde
bombalama, insan öldürmemidir?
Bu kadar akıl dışı, mantık dışı söylemle
iddaname oluşturan savcıları

yeniden mesleki yeterlilik sınavına
sokmak gerekir.
Ama biz anlıyoruz söyledik
ya, bu sol ve solcu düşmanlığının
tezahurudur. Böyle olunca yargının
bağımsızlığı da ortadan kalkıyor.
Siyasal iktidarın, hükümetin bakışı
savcılarında bakışı oluyor. Kitap
için bombadan tehlikeli diyen bir
başbakanı olan ülkede, savcıların
bir insanı yasal demokratik etkinliklerden
dolayı, terör propagandası
yaptığını idda etmesi, “etkinlik
görüntülü eylem” demesi normaldir.
Normaldir ama ne haklıdır nede hukuki.
Odak dergisinin “ terör
örgütü” yayın organı saymak için
Ankara bürosunda yapılan aramada
“bulunan” ve iddanamede yer alan
malzemelar, savcılığın iddanamasini
çürütmek için tek başına yeterlidir.
Bakın hangi terör araçları bulunmuş;
-”Yoksulluğa, yolsuzluğa ve her
türden gericiliğe karşı 1 Mayıs’ta alanlara,
Odak Direnişin Sesi” afişi.
– “1 Mayıs’ta alanlara, Odak
Direnişin Saflarına, Yaşasın sosyalizm
mücadelemiz” afişi.
-Erol Zavar’a ait resim bulunan “Her
yer zindan zifiri karanlık olsada bu
ışık sönmeyecek.” yazılı kart postallar.
-Che guevara resmi olan “Başka bir
dünya mümkün” Odak imzalı flama.
-”Yaşasın 1 Mayıs, Sivasın katili
faşist devlettir.” Odak pankartları.
-Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Yusuf
Arslan, Hüseyin İnan, İbrahim
Kaypakkaya’nın resimleri olan pankart,
dergiler, çeşitli kitaplar, hapishaneden
gelen bir fax. Bütün bulunanlar
bunlardır. İşte bunların hepsi
“terör” aracıdır. Savcı herhangi bir
resmi veya düşünceyi beğenmeye
bilir. Ancak kişisel bakışını kenara
bırakmak zorundadır. Beğenmediği
her resmi veya her düşünceyi suç
sayamaz, soruşturma yürütemez; ancak
bunun nasıl yapıldığına bakar.
Hiçbir suç unsuru içermeyen, şiddet
aracı olmayan yayınları yalnızca
bulundurmayı suç saymak Nazi
Almanyasına, Musalini İtalyasına,
Mc Carty Amerikasına, 12 Eylül Türkiyesine
hastır. Hiçbir savcı yalnız
savcı da değil mahkemeler, 550 milletvekilinin
550’si de nefret söylemi
olmayan ve açık şiddet çağrısında
bulunmayan bir düşüncenin ifade
edilmesini suç sayamaz.
Hukuk yasaya kurban edilirse,
teorik olarak mümkündür
elbette. Ancak haklılık içermez.
Tamda burada direnme hakkı doğar
ve zulme karşı direnmek insanın
yalnızca hakkı değil, insanlık adına
görevidirde.
Savcı Odak dergisinin çeşitli
sayılarından çeşitli yazılar almış iddanameye.
Bu yazıların bir tanesinde
bile evrensel hukuğa aykırı
olan yasalara göre suç unsuru yoktur.
Eğer bu hukuğa aykırı oldukları
açık olan yasaya göre bile suç unsuru
yoksa savcının bunları iddanameye
alması herhalde lehimize delil olarak
değerlendirilsin diyedir. Sanmıyoruz
ama.. Savcı bunlarla bahsettiğimiz
141-142 mantığının içini doldurmaya
çalışmaktadır.
Çünkü Odak dergisi içerik
olarak Eğitim ve Dayanışma vurgusu
yapmakta ve bir kampanyayla
bu yönde bir hareket başlatma
çabasındadır. Bunu çok önemli
görüyoruz. Bu gün insanlık metalar
dünyasına hapsedilmiş, birbirine
yabancılaşmış, dolayısıyla dünyası
olabildiğine daralmış haldedir.
Bilinçle değil güdüleri ve refleksleriyle
hareket eder hale getirmeye
çalışılmaktadır. Bunun önemli
oranda başarılı olduğunu üzülerek
belirtmeliyiz. Toplumsal bireyin yerini
sürüleştirilmiş insan almaktadır.
İşte bunu dönüştürmeye, toplumsal
insanı yeniden ayaklar üzerine dikmeye
çalışmanın adıdır Eğitim ve
Dayanışma Hareketi.
Dünya üzerinde 2 milyar’ın
üzerinde açlık çeken insan var. Daha
geçtiğimiz yıl Solmali’de 30binden
fazla insan, çoğu çocuk olmak
üzere, açlıktan öldü. Onlar ölürken
yardımlar insanın vicdanını kanatarak
büyük bir reklam kampanyasına
çevrildi. Yardım götürdüğünü söyleyenler,
onlarca silahlı koruma ve yüzlece
kişilik heyerleri eşliğinde lüks
araçlarıyla belki götürdükleri malzemeden
daha fazlasını harcayarak şov
yaptılar. Ülkenin, emekçilerin birikiminden
götürdükleri yardımları,
siyasal kampanyalarına alet ettiler.
dünyanın her yerinde üretim artarken,
“milli gelirler” büyürken
yoksul ve aç sayısı artıyor. İnsanları
bir yandan işsiz ve aç bırakıp bir yandan
da onları sadakaya muhtaç eden
sistemdir bu ve insanı yok etmektedir.
İşte biz, yoksulların sadaka
beklemek zorunda kalmadığı,
birbirlerine karşı sevgi ve güven
ilişkisi içinde dayanışmalarının
geliştiği bir dünyanın peşindeyiz.
Yani yoksulluğun olmadığı, işsizliğin
olmadığı, çocukların güldüğü bir
dünyanın… Bunun için çalışıyoruz
ve siyasal çalışmalarımızı bu tür iddanamelerle,
operasyonlarla “terör”
yaftası vurulup kriminalize edilerek
engellenmeye çalışılıyor.
Oysa insanın, bilgiyi öğrenip
sistemleştireceği ve her insanın
engelsiz ulaşacağı bir eğitime ve
dayanışmaya ihtiyacı vardır. İşte bizim
suçumuz bunu istemekdir. Bunu
istemek teröristlikse evet biz teröristiz.
Ancak bunu istemek, siyasal bir
dönüşümün peşide olmak teröristlik
değildir. Bu insanın temel politik
ve demokratik hakkıdır. Politik ve
demokratik hakların kullanılmasıda
suç sayılamaz, “terör” diye yaftalanamaz.
Savcının görevi sanık lehine
ve alehine olan delileri toplamakken
iddanameyi hazırlayan sayın
savcı, lehte delil toplayamadığı
gibi alehte’de delil toplamamıştır.
Delil diye ortaya koydukları şeyler,
insanın temel politik özgürlüklerini
kullanmalarıdır. Politik özgürlüklerin
kullanılmasını suç saymak
demokrasiyi, parlementoyu, hukuğu
illegal etmektir. Kendi çapında bir
darbedir.
Savcı hukuksuzlukta o kadar
ileri gitmiştir ki, hapishanede
yatan bir insana “terör örgütü” menzubu
diyebilmiştir. Böylece “bakın”
dergiye terör örgütü mensupları fax
yolluyor, “O halde derginin terörle
bağlantısı var.” diyebilmek için fax’ı
iddanameye almışlar. Haberleşme
hürriyetinin çiğenmesini şimdilik bir
kenara koyalım ve bu durumun neyi
anlattığına bakalım;
Hapishanede toplumla bağı duvarlarla
kesilmiş bir insanı bırakın terör
örgütü mensubu olmasını, kanarya
sevenler derneğinin bile mensubu
olamaz.
Biraz mantık, biraz ölçü,
Hapishanedeki insanın toplumla, diyelim
ki, örgüt üyesi idiyse bile bir
zamanla, örgütle bağı kesilmiş demektir.
Öyle olmasa, hapishaneler
bu bağı kesmese, hapishaneye gerek
duyulmazdı zaten. Ayrıca savcının bu
söylemi ceza hukuğuna, mantığına
da terstir.
Bir insana örgüt üyeliğinden veya
herhangi bir şeyden ceza verildiğinde
hükmün infazına başlandığı andan
itibaren o kişinin ceza verilen örgütle
veya suça bağı kalmamış demektir.
Hukuk fakülteleri bunları
daha 1. sınıfta öğretir. Ama konu
sol düşünceyi savunan muhalif olan
insanlar olunca hukuğun hiç bir
önemi kalmıyor değil mi? Yargıtaya
kulak verelim o zaman, Yargıtay
hapishanede olan kişinin örgüt bağı
kesilir, dolayısı ile örgüt mensubu
değildir kararı vermiştir. Aksi halde
hergün yeni dava açılması gerekirdi.
Hapishane örgüt bağını kesemiyorsa
devlet hapishaneleri kapatmak
zorundadır. Yada örgüt hükmü
verilen herkesi, idamı geri getirerek
idam etmelisiniz. Savcı bunları
bilildiği halde neden örgüt mensubu
demektedir. Hemde 4 defa. Bunlardan
hele bir tanesi varki, HSYK’nın
kendiliğinden devreye girmesi ve
savcı hakkında soruşturma açması
gerekir. Savcı bana kocaelinde tutuklanan
ve mahkemesi süren Doğan
Can Baran hakkında “örgüt üyesidir”
diyor. Yargılanan birini üye ilan
etmek hukuk insanının mesleğine
ihanet etmesidir. Ayrıca yargıyı etkileme
teşebbüsü içerir, suçtur. Üye
dediğiniz Doğan Can Baran tahliye
edilmiştir. Burada savcı yalnızca
hukuğu değil insani değerleride
çizmektedir.
Öyle ki yıllardır kanser
hastalığı ile boğuşan Erol Zavar
hakkındaki yapılan dayanışma
kampanyaları da suç olarak
gösterilmiştir. Burada tükenen artık
insanlıktır.
Hapishanede olan insanlar
yurttaş değil midir? Yada başka bir
ülkenin yurttaşıda olabilirler, temel
insani hakları askıya mı alınmıştır?
Yuttaşların yada tüm insanların sahip
oldukları temel haklara sahip
değilmidir? Savcı bu hakları yok
sayma hakkına sahipmidir? İnsanı
yok sayacak kadar ileri gidilmesine,
bunu yapanların görev sürdürmesine
müsade edilmemelidir. Mahkemeler
hukuk adına, esas olarakta insanı korumak
adına çalışmak zorundadırlar.
Hukuk ise tam da burada insanı-bireyi
devlete karşı; Onun siyaset, örgütlenme,
ifade, sanat vb. tüm özgürlüklerini
durmaksızın genişleterek
korumak zorundadır. Hukuk hiçe
sayılır ve yasa, yargı devleti bireye
karşı koruma altına alırsa işte orada
trajedi başlar;
İnsanlığın büyük yokoluş trajedisidir…
Ankara 1 Nolu F tipi Hapishane
B2-4-61- Sincan/ANKARA
Umut Halit NURAY

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir