PARİS’TE İKİNCİ YILINDA GEZİ DİRENİŞİ ETKİNLİĞİ

ASFA ( Anadolu ve Fransa Dayanışma Derneği) ve Odak dergisi Paris çalışanları ve okurları olarak, Gezi direnişinin ikinci yılında bir konser etkinliği düzenledik. 24 Mayıs Pazar günü gerçekleştirdiğimiz etkinliği hazırlıklarıyla birlikte paylaşmak istedik.
Etkinlikten yaklaşık bir buçuk ay önce konser salonu ile anlaşma yaptık. İyi bir ekip çalışması ile bu sürenin yeterli olduğu kanaatindeydik. Etkinlik çalışması için bir grup oluşturarak işe başladık ve tüm hazırlığını bu şekilde yürüttük.
Programın belirlenmesinin ardından ön bir afiş çalışması ve geçen dönemde yaptığımız konser afiş ve el ilanları ile sponsor çalışmasını öne alarak işe başladık. Mali yükü ağır olan bir etkinlik olduğu için sponsorların katkısı ile hiç değilse zararsız çıkmak istiyorduk. Önceki konserde sponsor olanlardan ziyaretlere başladık. İlk ziyaretlerden sponsorluğu kabul eden çıkmadı. Yeni adresler belirledik ve devam ettik ziyaretlere. Bir iki başlangıç yapınca devamını getirmek kolaylaştı. Sponsorların tamamlanması için koyduğumuz süre sonunda çalışmanın iyi gideceği fikrindeydik.
Bilet, afiş ve el ilanlarını hazırladık, yaptığımız toplantıda hem bunların dağıtımını yaptık, hem de günlük programlar çıkardık. Hangi arkadaşların nerelere ve nasıl gideceğini belirledik. Günün sonunda tekrardan haberleşerek çalışmanın durumunu takip ediyorduk. Günü dolu dolu geçirmek için arkadaşlardan işe gitmeyen olduğu gibi, akşam saatlerini çalışmaya katkı olarak sunanlar oldu. Kendi işinde çalışanlarda fırsat yaratıp bilet satışı, afiş yapıştırma ve el ilanlarını dağıtmaya çıktılar.
Etkinlik tarihine kadar duyurusunu gördüğümüz, haberdar olduğumuz hemen her etkinliğe giderek, etkinlik öncesi ya da sonrasında bilet satışı ve el ilanları ile duyuru yapıyorduk. Demokratik kurumların hepsini ziyaret ettik. Etkinliğin duyurusunu yaptık ve satmaları için kurumlara bilet bıraktık. Türkiyeli işletmelerin ( çoğunlukla restaurant, kafe ) çoğuna afiş yapıştırdık. Bazen bilet sattığımız da oldu. Merkezi yerlerde afişlemeler yaptık. İletişim ağlarından etkinliği duyurduk. Düğünlere giderek salon girişlerinde afiş yaparak, bilet satışı yaptık. Yaklaşan secim süreci ile konsolosluk önünde oy kullanmaya gelenlere de çağrı yaptık.
Çalışmalarımızı son güne kadar sürdürdük. Etkinliğe bir hafta kala yaptığımız değerlendirme toplantısında moraller gayet iyi idi. Son haftayı da tempoyu düşürmeden geçirdik. Son hazırlıkları ve görevleri tekrardan konuştuk. Sanatçı ve davetlilerin karşılanması ve konaklayacakları yerlere götürülmeleri ve ertesi gün salona getirilmeleri için araçların ayarlanması, etkinlik günü sabahı salon hazırlıklarında görevli arkadaşların belirlenmesi, kapıda bilet satışında ve salona giriş çıkışlarda, izleyicilerin salona yerleştirilmeleri, sahne gerisinde yardımcı olmada, salonun ön girişinde stant alanının oluşturulmasında, kendi standımızda yayınlarımızın ve yiyecek satışında vb yerlerdeki yapılacak işleri hesaplayınca yaklaşık 20- 30 kişilik bir görevliye ihtiyaç vardı. Bu görevlendirmeleri öncesinde tamamladık ve salonda bütün görevli arkadaşlar sorumluluklarını iyi bir şekilde yerine getirdi.
Etkinlik saat 14: 30’ da başladı. Salon tamamıyla dolmuştu. Ayakta kalanlar da oldu, fakat durumlarından rahatsız değillerdi. Yaklaşık üç buçuk saat kadar sürecek etkinliğimizi iki kısıma ayırmıştık. İlk kısımda sinevizyon gösterimi ve konuşmalar yapıldı. Zübeyde ve Gül arkadaşlarımız Türkçe ve Fransızca olarak sunum yaptılar. Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan dinleyicileri duygulandıran bir konuşma yaptı. Sunum yapan arkadaşlarca konuşma Fransızca olarak da aktarıldı. Ali İsmail Korkmaz’ın abisi Gürkan Korkmaz’ın vize sorunu nedeniyle katılamadığı etkinliğimize gönderdiği yazılı kısa bir mesaj okundu. Gezi direnişinde ve orada kurulan çadırlarda direnişin sonuna kadar kalmış olan, sonrasında değişik parklarda sürdürülen forumlara da katılmış olan arkadaşımız Seda Şanlıer süreçle ilgili gözlem ve değerlendirmelerini paylaştı. Bir diğer konuşmacı ise, Fransa Komünist Partisi uluslararası ilişkilerde görevli Pascal Torre idi. Pascal Torre, Gezi direnişine destek için Paris’te yapılan yürüyüşlerde ve gösterilerde de yanımızda yer almıştı.Bir dayanışma örneğini de etkinliğimize katılarak gösterdi.
Etkinliğin ilk kısmının sonunda Sevinç Kırmızıgül arkadaşımız seslendirdiği güzel ezgiler ile sahnede yer aldı. Sevinç, İstanbul’daki sanat ve kültür merkezimizin hem kurulmasında hem de çalışmalarında çok emek vermiş bir sanatçı arkadaşımız olarak Paris’teki etkinliğe severek katıldı.
Kısa bir aradan sonra başlayan ikinci kısımda Kardeş Türküler vardı. Dinleyicilerin müzik keyifleri, doyumları ve coşkuları dolu doluydu. Türkiyeliler dışında Ermenilerin ve Fransızlarında katılım gösterdiği etkinliğimiz geçti. Paris dışından katılımlarda Münster’de (Almanya ) Odak Kültür Merkezi’nde çalışmalar yürüten arkadaşlarımızın geniş katılımı da bizleri memnun etti.
Bu etkinliğin asıl kahramanı ise hiç kuşkusuz ekip çalışmamız oldu. Konseri coşkulu ve özverili bir ekip çalışması içinde yaptığımıza inanıyoruz. Konser sonrasında yaptığımız değerlendirmede konser sırasında bazı siyasi eksikliklerimizi saptadık ve onları not ettik. Gezi direnişinin ikinci yılında düzenlediğimiz etkinliğimiz, özgün çizgimiz doğrultusunda bir çalışma yapabilmek için bize moral ve güç verdi.

11146608_10205190355291714_7938759494436065775_nParis’te Yapılan Etkinlikte Odak Sözcüsü Seda Şanlıer’in Yaptığı Konuşma:

Bundan iki sene önce Taksim’de başlayan direniş birçok insanda öyle heyecan yarattı ki ben de bu heyecanla İsveç’ten Türkiye’ye direnişe destek olmaya gitmiştim. Benim İstanbul’a geldiğim gün direnişin dördüncü günü idi. O sırada İsveç’te bir yandan dil öğrenimi görüyor bir yandan da çalışıyordum. Gezi direnişi, bindiğim uçakta bile yolcuların en önemli konusu idi. Herkes ne olacağını merak ediyor, aralarında tartışıyordu.
Uçaktan iner inmez eşyalarımı alelacele dergi bürosuna bıraktıktan sonra, soluğu hemen Taksim Meydanı’nda aldım. Arkadaşlarla alana girdiğimizde müthiş bir kalabalık vardı ve özellikle akşam saatlerinde, iş çıkışına denk geldiği için, kalabalık gittikçe artıyordu. Herkeste öyle bir coşku ve inanç vardı ki burada o duyguyu tarif etmek gerçekten zor. Sonraki günlerde de aslında durum pek farklı değildi. Gezi Parkı sanki bir festival alanı gibiydi. Dergiler, sendikalar, derneklerden ve her kesimden çok çeşitli insanlar vardı ve herkeste neşe ve canlılık görülüyordu.
Ben parkta direnişin dördüncü gününden, dağıtıldığı güne kadar yani 15 Haziran’a kadar kaldım. Direniş boyunca orada yatıyor, orada yemek yiyor ve o parkta uyuyorduk. Parkta kalmak isteyen her kişinin ihtiyaçları bedava idi. Bu ihtiyaçlarımızı karşılamak için yemek çadırı, kıyafet çadırı gibi çadırlarımız vardı. Ayrıca kütüphane, Devrim Marketimiz ve ilkyardım çadırımız da mevcuttu. Gece yatmak için yorgan, yastık temin edebiliyorduk.
Gezi Direnişi’nin en önemli özelliği, dayanışmanın ön planda olmasıydı. Anlatılacak o kadar çok dayanışma örneği var ki… Solcusu, Kürt’ü, işçi ve öğrenci gençliği, Müslüman’ı, taraftarı, Alevisi, Sünnisi, LGBT’lisi, memuru, öğretmeni, ulusalcısı hepsi bu dayanışmanın bir parçasıydı. Eşya dağıtımı, nöbet tutulması, yemek dağıtımı, saldırı karşısında düşeni kaldırma, gaz bombası atıldıktan sonra koruma için yüzü yanan göstericilere solüsyon sıkılması, tehlikelere karşı bilgilendirme çalışmaları vb.
Buna ek olarak aklımda kalan en güzel dayanışma örneği şüphesi parkta oluşturulan insan zinciri idi. Polisin gaz ve ses bombala saldırıları sırasında yaralanan birçok insan oluyordu. Bu zamanlarda hemen bir zincir oluşturuyorduk. Polisin saldırısında yakınımızda yaralanan biri varsa insan zincirine dahil oluyorduk. Bu yolla yaralananları hem koruyor hem de onların ilk yardım çadırına taşınması için alan yaratıyorduk.
Parktaki ihtiyaçlar yine dayanışma yolu ile karşılanıyordu. Öyle zamanlar oluyordu ki insanlar işe giderken bizler için alış veriş yapıp, poşet erzaklar getiriyordu. Kimileri evlerinde kek, böbrek ya da poğaça yapıp parka getiriyordu. Kimileri ise evde kullandığı çarşafı, battaniyeyi, yastığını bize ulaştırıyordu.
İstanbul’a ve parka gidenler bilir, parkın etrafında büyük oteller vardır. Bu otellere gidiyorduk. O oteller bile bizim bazı acil ihtiyaçlarımızı karşılamak için yardımcı oluyordu. Dişlerimizi orada fırçalar, saçlarımızı orada yıkardık. Bu otelde çalışanlar da direnişe çok destek oldular. Bazı otellere polis baskın yapıp, direnişçileri almak için zorladı ama onlar direnişçileri vermediler.
Bununla beraber Gezi’de forumlar olurdu. Günün belli zamanlarında bir araya gelir, gündeme dair tartışmalar yapardık. Parktaki bu forumlardan yola çıkarak bölgelerde de buna benzer forumlar oluştu.
Farklı bir birliktelik havası da vardı. Birbirine zıt görüşler ve anlayışlar 15 gün boyunca birlikte yaşayabildi. Küçük sürtüşmelere oluyor elbette ama bunlar hiçbir zaman parkın havasına zarar verecek büyük bir tartışmaya dönüşmedi. Öyle ki Anti- Kapitalist Müslüman Grubu olarak anılan arkadaşlar parkın içinde bir gün cuma namazı kıldılar. Namaz kılmayanlar ise olası bir saldırı için arkadaşlara kalkan oldular.
Bunlar Gezi’ye dair yaşadığım güzel ve olumlu şeylerdi.
Olumsuz şeyler de vardı. Bunların başında gelen polis saldırıları idi. Ana akım medyada polisin 15 gün boyunca eylemcilere saldırmadığını yazdı, çizdi. Parkta bu haberleri okurken hem kızıyor hem de ‘’pes!’’ diyorduk. Çünkü açıkça yalan söyleniyordu. Her gece “Bu gece saldıracaklar” tedbiri ile bekliyorduk. Nöbet sistemimiz vardı. Bazılarımız uyurken, bazılarımız saldırı olması ihtimaline karşı ayakta idi. Çünkü polis, değişik zamanlarda gaz ve ses bombaları ile parka müdahale ediyordu. Bu saldırılarından bir tanesinde parkın üst tarafına kadar girdiler ve çadırlarımızı yaktılar. Ellerine geçirdikleri sopalarla rasgele çadırlara ve insanlara vurdular. Direniş boyunca kullandıkları gaz kapsüllerinin ise haddi-hesabı yoktu. O kapsüller atıldığı anda nefes alamaz hale geliyorduk. Ayrıca o kapsüller yüzünden, nice insan gözünü, kulağını ve vücudunun başka organlarını kaybetti. Kimileri kalp krizi geçirdi. Direniş ve saldırılar mahallelerde de sürdü. Bu saldırılarda Berkin Elvan gibi çocuk yaştaki kardeşlerimiz ağır yaralandı ve hayatlarını kaybettiler.
Gezi Parkı’na en büyük saldırıyı parkın dağıtıldığı gün yapmışlardı. Parka saldıracaklarının anonsu yapıldığı sırada Taksim Dayanışması toplantısındaydım. Toplantıyı yarıda kesip parka doğru gittik. Parka adım attıktan belki iki dakika sonra gaz bombaları ard-arda geldi. Ortalık cehennem gibiydi. Attıkları gaz bombaları nedeniyle göz gözü görmüyordu. Her taraf duman içindeydi. Bağrışmalar, kanlar içinde başını tutan, ayağını tutanlar vardı. Çadırlara saldırdılar, direnişçileri dövdüler, gönüllü sağlık görevlilerini ve doktorları gözaltına aldılar. Kitleyi parkın dışına kadar sürdüler. Ama bu Gezi’de oluşan direnci kıramadı. Parktan sürülmüştük belki ama dağılmamıştık. Bir kısmımız çevredeki otellere sığındı. Polis oralara saldırdı ve gözaltına almak istedi. Otelde çalışanlar bizi, polislerin göremeyeceği şekilde arka kapılardan dışarı çıkardılar. Oradan da çeşitli ara sokaklara dağıldık. Artık her ara sokakta bir Gezi Direnişi vardı. Polisin uyguladığı şiddete çevredekiler de tepki gösteriyordu. Civardaki evler tencere- tava ile camlardaydılar, taksiler polisi engellemek için yolu kesiyordu. Sonunda parktan dağılanlar ve parkın dağıldığını duyanlar Osmanbey civarında bir araya geldik. Biz küçük bir grupla Kurtuluş Mahallesi üzerinden caddeye çıkmıştık. Sonra arkamıza baktık ki binlerce insan. O gece orada toplanan binlerce insanla beraber direnmeye devam ettik.
Sonrasında direniş forumlarla devam etse de ne yazık ki parktaki gibi bir havayı yakalayamadı.
Yukarıda bahsetmiştim, Gezi’nin en büyük özelliği içinde barındırdığı dayanışma duygusu idi. Bu sol güçler arasında da görüldü. Herkes hem kendi rengi ile oradaydı ve hem de grupçu davranmıyordu. Bunun sebebi ne yazık ki solun grupçuluktan arınmışlığı değildi. Gezi Direnişi, solun gücünü çok çok aşıyordu. Buna rağmen sol grupların direnişte yapıcı ve olumlu rolü vardı.
Öyle bir hava esti ki, var olanın tersine, insanlar arasında gruplar arasında rekabetçiliğin yerine dayanışma hakim oldu. Sadece sol gruplar değil, birbirine hasım futbol taraftarları bile dayanışma halindeydiler.
Gezi Direnişi, o dönem yakaladığı heyecan açısından geçti gibi görünse de etkileri devam ediyor. Sokak eylemlerinden ve işçi eylemlerinin birçoğunda Gezi’nin o heyecanı var.
Gezi Direnişi’ni nasıl kalıcı hale getirebiliriz? O dayanışmayı birbirimizle ilişkilerimizde hedefleyerek ve dayanışma sayesinde solda tıpkı Gezi direnişinde görüldüğü gibi dayanışmacı ilişkilerin hâkim olduğu bir yenilenme yaratamaz mıyız? Bu, gücümüz açısından zordur hatta uygulamaya geçmesi bile belki uzun zaman alacaktır Çünkü rekabetçi bir dünyada ve toplumda yaşıyoruz. Herkes birbirine üstün gelmeye ve kendini dayatmaya çalışıyor. Bu yüzden ortak mücadele yolunda birliğin önü tıkanıyor. Sol da bu toplumun ürünüdür. Haliyle toplumdan etkileniyor.
Gezi direnişi bize birliği, dayanışmayı, mücadeleyi ve yeni bir topluma ait insan ilişkilerini öğretiyor. Biz Odak Dergisi ile kendisini ifade eden Direnişçiler, toplumda Gezi ruhuyla kendisini gösteren o dayanışmacı yenilenme hareketinin aktif bir parçası olmak istiyoruz. Bu etkinliğin amacı bize insancıl ve direnişçi yanlarımızı gösteren, bizi birleştiren o güzel direnişi hatırlamak ve gelecek için ondan güç almaktır. Gezi direnişinde kaybettiğimiz İsmaillerimizin, Berkinlerimizin Abdullahlarımızın anılarına bu yoldan sahip çıkabiliriz.
Bu anlamda iki somut öneride bulunmaya çalışacağım. Birincisi, oy vermeye gidelim. AKP diktatörlüğüne karşı demokrat ve sosyalist adaylara oy verelim! Seçimler elbette kurtuluş değildir. Asıl önemli olan, Gezi ruhuyla mücadeledir. Fakat bu seçimler diktatörlüğü geriletmek için bir araçtırlar. Bu arada şunu belirtmek isterim. Geçtiğimiz hafta Adana ve Mersin’de HDP parti binalarına saldırılar oldu. Odak Dergisi olarak bu saldırıları kınıyoruz.
İkinci önerim ise ilerici, demokrat, sosyalist ve devrimci göçmenler olarak buradaki durumumuzla ilgilidir. Biz Türkiye solu Avrupa’da buralara uygun bir çalışma yapmaktan genellikle uzak kalıyoruz. Çalışmalarımız Türkiye’yle dayanışma alanına sıkışmış ve bu yüzden ne Türkiye ile etkin bir dayanışma yapabiliyor ne de burada kendimizi ifade edebiliyoruz. Sol olarak, demokratlar olarak güç birliği yapalım ve Avrupa’daki sorunlarımıza da yoğunlaşalım. Mesela burada ırkçılık ve ayrımcılıktan çekiyoruz ama birleşik ve etkili bir mücadele edemiyoruz.
Bir yandan yuvada çalışan diğer yandan öğretmenlik okuyan ve devrimci mücadelenin içindeki bir insan olarak bir gözlemim de şudur: Avrupa’daki ilerici göçmenlerin çocukları genelde zayıf durumda. Çocuklarımızın geleceğine iyi yardım edemiyoruz. Bu konuda Fethullahçılardan bile gerideyiz! Avrupa’da okuma ve eğitim imkânları çok daha fazla ama gençlerimiz bu olanaklardan yararlanamıyor. Çünkü o imkânlara ulaşılmasının önünde önemli engeller var ve o engelleri bilince çıkarmak ve aşmak için dayanışmacı bir ortak çaba gerekiyor. Her birimiz “Benim derdim bana yeter, ben ancak kendi çocuğumla uğraşabilirim”, dediğimiz için çoğumuz başarısız kalıyoruz. Çocuklarımız, gençlerimiz bu yüzden geleceğe zayıf hazırlanıyor ve çok ama çok sorunlar yaşıyorlar.
Gençliğin eğitimi için “Avrupa’da çocuk yetiştirme” adı altında Paris’te başlattığımız çalışma ne yazık ki zayıf kaldı ve gelişemedi. Bir yandan solcuğuyuz, sosyalistiz yani toplumcuyuz diyoruz diğer yandan ise “her koyun kendi bacağından asılır” şeklinde bireyci düşünerek çocuk eğitimini ve gençlik eğitimini ailelerin bireysel meselesi görüyoruz. Çocuklarımızı bireyciliğe, psikolojik sorunlara ve lümpenliğe teslim etmemeliyiz. Gelin aileler, sol gruplar, eğitimciler, sanatçılar, aydınlar, işçiler, gençler olarak bu konuya birlikte el atalım. Buraya en çok bunu söylemek için geldim.
Konuşmamı ise Gezi’nin şiarı olan ‘’Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.’’ ile bitirmek istiyorum. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Yaşasın Zulme Karşı Gezi Direnişi!

Yaşasın Dayanışma! 

Yaşasın Sosyalizm!10428554_10205190352971656_617174909579468833_n

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir