POPÜLER KÜLTÜR ÜZERİNE[*]

SİBEL ÖZBUDUN

“Hiçbir şey icat edilmedi,

yeniden keşfedildi.”[1]

1970’lerden bu yana yoğun biçimde tartışma evrenimizde olan bir kavramdır popüler kültür.

Belki de bu nedenle, yani fazla tartışıldığı için, onlarca olası tanımı var: Her bir tartışmacı kendi kuramsal çerçevesi ve siyasal duruşuna uygun bir tanım getirmekte.

Ama bu “çoktanımlılığın” bir başka nedeni daha var, kanımca: seçkinlerin, yüksek sınıfların, yönetenlerin “kültür”ü karşısında madunların, ya da daha genel deyişle “halk”ın kültürü olarak popüler kültür, çeşitli girişimlere açık olduğu ölçüde içeriği sürekli olarak değişen bir kavram.

Örneğin, devrimci dönüşümlerin yoğunlaştığı, ezilen/sömürülen sınıfların kendi aktörlerini biçimlendirdiği dönemlerde, popüler kültür daha radikal, dönüştürücü ve muhalif bir içerik kazanıyor.

Buna karşılık, egemen sınıfların yönetilen kitleler üzerindeki yatıştırıcı/manipülatif müdahalelerinin yoğunlaştığı ve zor ve/veya ikna yoluyla hegemonik bir durum aldıkları momentlerde, popüler kültür reaksiyonerleşebiliyor.

Demek ki, popüler kültürün siyasal duruşumuza göre olumlu ya da olumsuz özellikler yüklenişinin en önemli koşullarından biri, sınıflar arasındaki ilişkilerin, güç dengelerinin dizilimi.

Öte taraftan popüler kültürün içeriği, taşıyıcı katmanların kırsal/kentsel olmalarına bağlı olarak da değişebiliyor. Kentlerle etkileşimi sınırlı, içe kapalı bir kırsal cemaatte popüler kültür göreli statik, geleneksel ve “folklorik” bir biçimleniş olarak kendini sürdürebilirken, kentlerde dinamik, değişken, dışa, dolayısıyla da dışarıdan gelebilecek çelişik etkilenimlere açık bir özellik sergilemekte. Kentsel popüler kültür, hibrid (melez) özellikleri ağır basan bir kültür.

Nihayet, medya ve tüketim toplumu fikri, özellikle de 1980’li yıllardan itibaren küresel ölçekte işlerlik kazanan dinamiklerin-sosyalist sistemin çöküşü, neo-liberal paradigmanın başatlık kazanması, iletişim teknolojilerinin kazandığı muazzam itim, postmodernizmin “büyük kuramlar”ı kırılmaya uğratması, emekçilerin büyük mevziler yitirişi vb.’nden söz ediyorum- sonucu olarak, günümüz popüler kültürü üzerinde belirleyici bir ağırlık kazandı. Sözü daha fazla ilerletmeden hemen şu saptamayı yapmak gerek: “Popüler kültür” (aslına bakarsanız bizatihî “kültür”) ezelden ebede uzanan, duragan bir “şey” değildir. İçeriği, yönelişi, duygusal yükü, taşıyıcısı toplumun içerisinde bulunduğu koşullara göre değişime uğrar. Değişkenliğin yalnızca “popüler kültür” için değil, aynı zamanda kapsamında yer aldığı “kültür” için de geçerli olduğunu vurguladım. Popüler kültürü daha ayrıntılı bir tarzda ele almaya başlamadan önce, dilerseniz kısaca “kültür” kavramı üzerinde biraz duralım.

Bir tarihi ve bir geçimi paylaşmış bir insanlar topluluğunun tarih içerisinde geliştirdiği ortak anlamlandırmalar çerçevesi olarak kültür, dinamik, değişken bir çekişme alanıdır.

Bu da, ilkin, bizatihî kültürlerin taşıyıcısı olan toplumlar tarih içerisinde değiştikleri için böyledir. Geçim tarzları değişir, yaşam biçimi değişir, toplumsal örgütleniş biçimleri değişir… Tabii ortak anlamlandırma tarzları da…

Şunu vurgulamak gerekir: toplumların geçim faaliyetleri, üretim, bölüşüm, paylaşım ilişkilerini düzenleyiş tarzları, kültürel yaşantı/deneyimlerin “son kertedeki” çerçevesini oluşturmaktadır. Yani, maddi pratiklerimiz, toplumsallığımızı örgütleyiş ve yaşamı, dünyayı, evreni örüntülendiriş tarzlarımızın genel çerçevesini oluşturur. Ve geçim faaliyetleri, üretim ve bölüşüm ilişkileri değiştikçe, toplumsallığın örgütleniş ve dünyaya, yaşama, toplumsal ilişkilere ilişkin anlamlandırma örüntülerimiz de değişime uğrar.

İkincisi, toplumlar her zaman birbirleriyle -savaşçı ya da barışçı- ilişki içerisindedirler. İlişki, aynı zamanda kültürel alışveriş demektir: nesneler, teknikler, bilgiler, kavramlar, giderek düşünce ve değer örüntüleri, toplumlar arasında sürekli dolaşımdadır. Ortak insanlık durumuna değgin sorunlara bir grubun getirdiği yanıt(lar), başka gruplarca temellük edilebilir, uyarlanabilir, hazmedilebilir, ya da savunma mekanizmalarını tetikleyebilir. Nihayet, hiçbir toplum, homojen değildir, eşit bireylerden oluşmaz. Her toplum, ama en çok da günümüzün geniş ölçekli, karmaşık, çeşitlenmiş sanayi toplumları kaynaklara erişimi farklılaşmış, dolayısıyla da çıkarlar açısından farklı ve zıt gruplara bölünmüştür. Açımlayayım:

Kültürü oluşturduğu varsayılan gereçlerin, tasarımların, örüntülerin, kavrayış ve değerlerin taşıyıcısı insan(lar)dır. Şu hâlde, insan aracılığını yok sayan bir kültür tanımının geçerliliği, kuşkulu olacaktır.

Kültürün oluşturucusu, taşıyıcısı, aktarıcısı olan insanlar ise, yaşamlarını sürdürebilmek için topluca üretip, ürettiklerini bir biçimde mübadeleye sokarlar; yani birbirleriyle geçim/üretim (ve bölüşüm/mübadele) ilişkileri içerisindedirler. Bu bağlamda, bir toplum içinde insanlar, birbirleriyle genellikle eşitsiz güç ilişkileri içinde olan farklı toplumsal konum ya da sınıfları işgal ederler. Genel bir deyişle, iktidara ilişkin konumları farklılaşmış insan grupları, kaynaklara erişim konusunda çatışma içindedir. Çok genel bir formülasyonla, bu kaynakların denetimini ellerinde tutan toplumsal kesimler, yani iktidar sahipleri, diğerlerinin bunlara erişimini sınırlandırma çabası içerisindedir. İktidar konumu, yani tasarımlarını, iradesini ötekilere dayatabilme yetisi, iktidar sahiplerine mensubu oldukları toplumun örgütleniş tarzlarını olduğu kadar, zihinsel müktesebatının tanımlanması ve yorumlanması konusunda önemli bir avantaj sağlamaktadır.

Ne ki bu, hiçbir zaman ve şekilde, iktidar sahiplerinin kültür üzerinde tam, eksiksiz bir hegemonya kurabildiği anlamına gelmez. Madun sınıflar, James Scott’un örtülü ve açık transkript adını verdiği biçimlerde direnirler. Egemen kültüre, ya da egemenlerin dayattığı kültürel formlara açık biçimde meydan okuyabilecekleri, onları reddedebilecekleri gibi (“açık transkript”) ona örtük bir muhalefet sergileyebilir, parodileştirebilir, yeniden yorumlayabilir, dönüştürerek temellük edebilirler vb.

Daha yalın bir deyişle, sınıf mücadelesinin yürütüldüğü alanlardan biridir kültür…

Şu hâlde, kültür üzerine düşünmek, bize popüler kültürele ilgili şu ipuçlarını sağlayabilecektir:

  1. İnsanın kendi dünyasını kurarken gereksindiği zihin haritaları, ya da kültür, bir etkileşimin, insan ile (fiziksel/sosyal) dünya(sı) arasındaki dolayımdır ve bu nedenledir ki tarihsel, dolayısıyla da değişkendir.

  2. Kültürlerin taşıyıcısı olan toplumlar birbirleriyle temas hâlinde oldukları ölçüde, kültürel iletişim içerisindedirler. Kültürel unsurlar ve konfigürasyonlar, toplumlar arasında yayılır.

  3. Kültürün muhteviyatının oluşturulması, taşınması ve aktarımında insan aracılığı ve/veya etkinliği esastır. Ne ki, kültür oluşturucusu, taşıyıcısı ve aktarıcısı olarak insan(lar)ın aralarındaki iktidar ilişkileri eşitsizdir ve iktidar konumları, sahiplerine kültürel muhtevanın yorumlanması ve/veya yeniden üretilmesinde somut avantajlar sağlamaktadır.

  4. Ne ki, bu, alt/madun sınıfların, üsttekilerin kendilerine dayattığı kültürel formların pasif alıcıları olduğu anlamına gelmez. Madunlar, egemenlerin kültürel mündericatını tartışmaya açar, yeniden yorumlar, dönüştürür, tersine çevirir vb. Bir başka deyişle, kültür, -ve en çok da “alttakiler”in kültürel alanı olarak popüler kültür, sınıflar arasında bir mücadele alanıdır.

* * *

Kültür -tabii popüler kültür de- değişir, daha doğrusu taşıyıcısı, sürdürücüsü, aktarıcısı olan aktörlerce, yani insanlarca içerik ve biçim olarak sürekli değişime uğratılır. Bu nedenledir ki, hakkında genelgeçer bir tanım (ve de tutum)da sabitlenmek, mümkün gözükmemekte. Günümüzde kültürel içeriğin yeniden dizilime tabi tutulmasında küresel ölçekte işlerlikteki en önemli dinamik, bizatihi küreselleşme süreçleridir, denilebilir.

Küreselleşme, bilindiği üzere, özellikle kitle iletişim teknolojilerindeki benzeri görülmemiş gelişmelerin tetiklediği, şu meşhur “küresel köy” eğreltilemesiyle tanımlanan, yeryüzünde birbiriyle ilişkilenmemiş, birbirinden habersiz iki kişinin kalmadığı, tüm dünya nüfusunun girift bir iletişim, etkileşim ve mübadele ağıyla birbirine bağlandığı savıyla tanımlanan bir durumdur. Küreselleşme çağında, demektedir küreselleşme apolojistleri, hem devletlerin müdahaleciliğinin geriletilmesi ve “sivil toplum” alanının genişlemesi, hem de iletişim teknolojilerindeki muazzam gelişme sayesinde, bu güne dek “ulusal kültür” adına bastırılmış, yok sayılmış olan yerel kültürler de ortaya çıkmakta, görünürlük kazanmakta, deyim yerindeyse “ulus-üstü kültür piyasası”na dahil olabilmektedirler. Artık her şey her yerdedir ve kuramsal olarak herkesin her şeye erişme şansı vardır. Söz gelimi, evinizde oturarak Avustralya aborijinlerinin avlanma teknikleri üzerine TV’den belgesel bir film izleyebilir, yakınınızdaki bir müzik marketten Kuzey Amerika yerlilerinin şaman müziği CD’si edinebilir; internetten Inuit bir chat arkadaşı edinebilir, süpermarketten konserve Çin sosları satın alıp, kitapçınızdan bulacağınız yemek kitabı sayesinde mükellef Çin yemekleri pişirebilir, ya da köşedeki Hint lokantasına gidip karnınızı egzotik yemeklerle doyurabilir; ne bileyim, yaşadığınız kentin caddelerinde tezgâh kurmuş Kenyalı öğrencilerden Afrika yağmur maskları alabilir… Ya da maddî gücünüz elveriyorsa, turizm şirketleri tarafından düzenlenen turlarla bizzat bir safariye katılabilirsiniz…

Bir başka deyişle, küreselleşme çağında kültürler alabildiğine birbirine açılmış, kültürlere erişim demokratikleşmiş, yaygınlaşmış, açılmıştır. Kültürel aktörlerin birbirleriyle özgürce etkileşime girebildiği bu ortam, alabildiğine hibridleşme, yani melezleşmeyi de beraberinde getirmiştir.

Bunlar iyi hoş, ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Kültürel etkileşim süreçlerinin piyasa dolayımında gerçekleştiği, ancak piyasaya çıkabilen, çıkartılabilen kültürel unsurların görünürlük kazandığı, bir başka deyişle küreselleşme süreçlerinin kültürün “para edebilecek” yönlerini, unsurlarını öne çıkartırken, diğer yönlerin bastırıldığı, göz ardı edilmektedir genellikle. Küreselleşme süreçleri, daha doğrusu bunların gerisindeki günümüz kapitalizmi, gündelik yaşamı bütünüyle yeniden örgütlerken, yaşamın her alanının piyasaya açılmasını, yani meta üretimi ilişkisi içerisine yerleştirilmesini hedeflemektedir. Bu, hayatın her alanının “paket programa” dönüştürülmesini öngören dinamiklerin devreye sokulması anlamına gelir. Örneğin, kadınların dere kenarında çamaşır yıkaması, kendi bağlamı içerisinde anlamlı bir kültürel faaliyetti: haneler bu sayede haberleşebilmekte, ortak stratejiler geliştirebilmekte, bu kararlar cemaatin ortak tutumlarına dönüşebilmekte vb. idi. Ama bu, kapitalizm açısından sıfır rantabilitedir. Çamaşırı toplu olarak derede kül ya da evde üretilmiş sabunla yıkamak yerine hane içinde satın alınmış çamaşır makinesinde, satın alınmış çamaşır deterjanı, kireç önleyici, yumuşatıcı kullanarak yıkamak, piyasaya nakit pompalamak ve çamaşır makinesi ve deterjan üreticilerine, yani kapitalist firmalara kaynak aktarmaktır oysa. Benzer biçimde, arka bahçede yetiştirilen domates, soğan, dereotuyla, kümesteki tavuklarla, evde üretilen yağla, evin kadınları tarafından yapılan yemek, topluluk üyelerinin üretici faaliyetlerini, toplumsal konumlarını, cinsiyet rollerini ve lezzete ilişkin yerel zevkleri yeniden ürettikleri kültürel bir faaliyettir; akraba topluluğunun paylaştığı sofra, cemaatin kültürel ortaklığını onaylar. Ama ağını dünya ölçeğinde yaygınlaştırmış, üretimi masrafları asgarî düzeyde tutarak kârı azamileştirecek tarzda örgütlemiş, örneğin GDO’lu patates, sunî yem ile beslenen, kitlesel olarak üretilmiş besi (ya da kümes) hayvanları, asgarî ücretli, sosyal güvence yoksunu bir çalışanlar organizasyonuna dayanan bir “fast-food” zinciri, muazzam kârlar sağlayan bir girişimdir… Fast food zincirinin hamburger mi, lahmacun mu, suşi mi pazarladığı ise, hiç önemli değildir; zaten her biri, üretim koşulları nedeniyle “yerel” lezzetlerini ve kültürel anlamlarını çoktan yitirmiş, dünyanın neresinde yerseniz yiyin, tektipleşmiştir… Şu hâlde, sundukları “kültürel çeşitlilik” ve “özgünlük” görüntüsü de yapay, yapıntıdır. Evet, küreselleşme süreçlerine eşlik eden ortamlarda ancak “piyasaya dahil olabilen”, özgün bağlamlarından ve bu bağlamlardaki anlamlarından sıyrılıp salt metalar olarak boy gösteren unsurlar öne çıkabilmektedir. Bu, aynı zamanda küresel “kültür piyasası”yla uyumlu davranabilen, “arz-talep” dengelerini gözetebilen “kültürel simsarlar”ın da her bir kültürel grup içerisinde öne çıkmasına yol açmaktadır. Bu “simsarlar” (yerel yöneticiler, girişimciler, turizm şirketleri, kültürel görevliler, muhtarlar, cemaat önderleri vb.) “para edeceğini” düşündükleri unsurları paketleyip piyasaya sürerken (Birinci Geleneksel (!) Domates Festivali, Mahallî Cirit Şenlikleri, Anadolu Ateşi Dans Topluluğu…) “değer bulunmayan”, yani küresel kapitalizmin dinamikleriyle uyarsız kültürel unsurlar, unutuluşa terk edilmektedir. Şu hâlde, günümüzde popüler kültür, çarpıcı bir biçimde hem içleyici, hem de dışlayıcı bir tarzda işleyen küresel ölçekli bir “tüketim kültürü”ne eşitlenmiştir…

Peki, Türkiye’den “popüler kültür manzaraları” ne durumda?

Dilerseniz bu sorunun yanıtını, Türkiye’nin iktisadi-siyasal olduğu kadar, toplumsal-kültürel tarihi açısından da bir “eşik” niteliği taşıyan 1980’li yılların hemen öncesini ve sonrasını karşılaştırarak arayalım. Bu, aynı zamanda popüler kültüre ilişkin olarak öne sürdüğüm hipotezleri sınama olanağı da verecektir. Kuşku yok ki bu karşılaştırma, yerimizin ve zamanımızın elverdiği ölçüde muhtasar ve sınırlı olacaktır…

1970’LERİN TÜRKİYESİ’NDE POPÜLER KÜLTÜR

Önce 1970’li yılların Türkiyesi’nin genel manzarasını çizecek birkaç not:

Türkiye 1970’li yılların başlarında 12 milyon kadarı kentlerde, 22 milyon dolayı ise kırsal kesimde yaşayan, 35 milyon nüfuslu, çalışabilir işgücünün yüzde 66.1’i tarım ile bağlantılı faaliyetlerle geçimini sağlayan (imalat sektöründe çalışanların oranı: yüzde 8.8), buna karşılık hızlı bir sanayileşme ve kentleşme süreci içerisinde bir “gelişmekte olan ülke” görünümündedir. (1955’de tarımsal faaliyetlerle geçinenlerin oranı: yüzde 77.4.)

Böylelikle, 1971’e gelindiğinde, işçi sayısı, 360 bin kadarı 100’den fazla işçi çalıştıran büyük işletmelerde olmak üzere, 1 milyon 200 bine yükselmişti. İthal ikameci, iç pazara dayalı bir “kalkınma” modeline yaslanan, montaj ağırlıklı bir sanayileşme stratejisi, kırsaldan kentlere göçü tetiklerken, büyük kentlerin çeperlerindeki gecekondu sayısını da büyük bir hızla arttırmaktadır. Gerçekten de, 1960’ta 240 bin olan gecekondu sayısının 1983’te 1.5 milyona fırladığı göz önünde bulundurulursa, 1970’li yıllar Türkiye’de kentleşmenin en hızlı ve yoğun yaşandığı yıllar olduğu anlaşılacaktır. Öte yandan, göreli düşük seyreden okur-yazarlık oranlarına karşın (7 yaş üzeri nüfusun 1/3’e yakını okur-yazar değildir), 1970’ler Türkiye’de sınıf bilincinin ve emekçilerin sınıf bilinçli tavırlarının zirve yaptığı, buna koşut olarak da sınıf çatışmalarının en yoğun yaşandığı dönem olarak anılmalıdır. Kentlerde işçilerle öğrencilerin eylemlerini buluşturan 1968 olayları, 12 Mart faşist rejimine karşın, kentlerdeki toplumsal muhalefete damgasını vurmuş, işçi sınıfı, 15-16 Haziran’ın rahle-i tedrisinden geçerek çoktan radikalleşmiştir. Devrimci sınıf sendikacılığı, tabanını hızla genişletmektedir. 1971’de işçiler arasında sendikalaşma oranı yüzde 29.6’yı bulmuştur. 1970’li yıllarda petrol fiyatlarındaki dramatik artışla birlikte krize sürüklenen Türk sanayi, çareyi ücretlerden ve emek haklarından kısmada ararken, örgütlü ve kararlı bir işçi hareketini de tetiklemekteydi. Bu işçi hareketinin yükselen sosyalist hareketle buluşması ise, fazla zaman almayacaktı. Çoğu sendikaların yönetimindeki sosyalistler, emeğin taleplerini sendikal düzlemden siyasal düzleme taşıyor, böylelikle işçi grev ve direnişleri, işçi ücretleri ve sosyal haklardan, faşist saldırılara karşı direniş eylemlerine, DGM direnişine doğru uzanıyordu. Dahası, sınıf mücadeleleri yalnızca kentleri değil, kırsalı da kapsamaktadır. 1950’li yıllarda hızlanan bir biçimde tarımda kapitalistleşme önemli mesafeler kat etmiştir; ama çiftçiler, hükümetlerin, uluslar arası piyasada rekabet edebilmek amacıyla düşük tuttuğu taban fiyatlarının baskısı altındaydılar. Dahası, kırsal hareketlilik, 1968’in devrimci öğrenci hareketlerinden de beslenmiş, geniş katılımlı kırsal mitingler ve toprak işgallerini örgütlemesini öğrenmişti. 1970’lerin kırsal-kentsel emekçi muhalefeti, 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortamdan, ama özellikle Türkiye 1968’in radikal rüzgârının etkisiyle yükselen, ve 12 Mart müdahalesinin önünü kesemediği bir devinimdi.

Ancak 1970’li yıllar, özellikle de 1973-80 arası Türkiyesi’nde toplumsal sahneye damgasını vuran, hiç kuşku yok ki, 12 Mart darbesiyle kesintiye uğrayıp, 1973 seçimleriyle birlikte yeniden ivme kazanan ve tüm ülke yüzeyini saran devrimci hareketlilik idi. 12 Mart faşizminin sisinin dağılması, 1968’li üniversiteli ağabeylerini, ablalarını ortaokul sıralarında coşkuyla izleyen, THKO/THKP-C/TİKKO efsaneleriyle ergenliğe erişmiş, TÖS’lü öğretmenlerin yetiştirdiği onbinlerce, yüzbinlerce genci devrimci mücadele sahnesine itti. Ana gövdesini gençlerin oluşturduğu yüzlerce örgüt ve dergi çevresi pıtrak gibi bitti. Boykotlar, okul işgalleri, sokak gösterileri, işçi eylemleriyle dayanışma gösterileri, birbirini izliyordu. Ne ki 1973-75 arasında göreli barışçıl geçen gösteriler, 1975’de I. Milliyetçi Cephe hükümetinin kurulması ve Ülkü Ocakları’nda eğitilip “komando kampları”nda kontrgerilla savaşı eğitimi almış faşist çetelerin sokağa salınmasıyla silaha yöneldi.

68’lilerin, kısmen Latin Amerika devrimciliğinin antiemperyalizminden, kısmen 27 Mayıs’ın etkilerinden, kısmen de CHP’nin manipülasyonlarından kaynaklanan milliyetçilikle barışıklığı, Ziverbey Köşkü, Gayrettepe Emniyet binası vb. işkence tezgâhlarında terk edilmiş, faşist çetelerin devlet tarafından beslendiği açığa çıktıkça, devletle görülecek hesabı olan bir devrimcilik boy atmaya başlamıştır. Antifaşist mücadeleye sık sık sol örgütler arasında, bazen silahlı çatışmalara varabilen anlaşmazlıkların eşlik etmesi, sol içi parçalanmanın vardığı boyutlar ise, solun siyaset sahnesinde varlığını duyumsatmasını engelliyor, kitlesel ölçekte CHP’yi tek başına “solun tek temsilcisi” pozisyonuna yükseltiyordu. Sermayenin içine girdiği sıkışıklık ve yükselen emek mücadelesi karşısında “ölüm mangaları” işlevini üstlenen faşist çetelere karşı mücadele, bir başka deyişle özsavunma, 1970’li yılların sonlarına damgasını vuracak ve bu ülke tarihinin en canlı, en umutvar, en dinamik dönemi, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesiyle sona erecekti.

Pekâlâ, bütün bu koşullar nasıl bir popüler kültürü biçimlendirmiştir?

Öncelikle 1980 öncesinde bu ülkedeki toplumsal ethos’a dayanışmacılığın, yüksek bir sosyal sorumluluk duygusunun, kamuculuğun, kendini daha yüce görülen idealler doğrultusunda feda etmek anlamında bir idealizm ve altruism’in hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal sınıflar arasındaki mesafe henüz fikirler dünyasına yansımamıştır; “haramzadelik”, “tüyü bitmemiş yetim hakkı yemek”, “vurgun, ihtikâr, rüşvet” vb. suçların “yüz kızartıcılığı” henüz Özal liberalizmi tarafından kökünden kazınmış değildir.

Ortalama ahlâk, “gırtlağından haram lokma geçmemiş memur çocukları”nınkidir; servet özen nesnesi olsa da onu sergilemek, gösterişçi tüketim ayıp sayılmaktadır. “Diskotek bebeleri” vardır; İspanyol paça pantolon, apartman topuk ayakkabı, Bağdat caddesinde piyasa da… Ama o kadar. “Kolej çocukları”nı diğerlerinden ayırt eden tek nokta, Budak pastanesinde pasta yeme, tevatürü gerçeğinden bol ev partilerine katılma, genellikle 02.00’ye kadar açık olan diskotekte salınma lüksüdür. Buna karşılık çay bahçeleri, yazlık sinemalar, halk plajları, Birinci, Bafra sigarası, henüz tartışmalı olmakla birlikte blucin, parka-postal, genç kadınlarda heybe, bütün bir kuşağın eşitliğe ve paylaşımcılığa özleminin, lüks tüketime olan küçümsemesinin ortak gösterenlerdir.

Kolejlerde bile Fakir Baykurt okutan öğretmenler derslere girmekte, yeniyetme gençler, Kemalettin Tuğcu öykülerinden, Victor Hugo’nun “Sefiller”i üzerinden Maksim Gorki’nin “Ana”sına, oradan da Gladkov’un “Çimento”suna geçiş yapmaktadır. Örgüt kararıyla örgütlenme yapmak için üniversiteden, kolejden ayrılıp, gecekondu mahallesine taşınma, fabrikada işe girme ender değildir.

70’li yılların ethosu ve onun biçimlendirdiği popüler kültür, bir bakıma 68 rüzgârının etkisiyle, Cumhuriyetin ilk onyıllarında biçimlenen korporatist zihniyetten kolektivist zihniyete, devlet merkezci bakıştan sınıf merkezci bakışa geçişin damgasını taşımaktadır. Bu yıllar, 1968 dönemecinde tohumları atılan devrimci sanatın çiçeklendiği bir dönem olmuştur. Tiyatro sahnelerden sokağa taşınırken (grevlerde, mitinglerde gösteri düzenleyen sokak tiyatroları) sahne de işçi hareketlerini, grevleri, devrimci mücadeleleri sergilemektedir (AST, Dostlar Tiyatrosu…). Yeşilçam’ın gözde “zengin kız fakir oğlan” teması toplumsal- siyasal ortama ayak uydurup fakir oğlanı sendikacı, zengin kızı da sonunda devrimciye dönüştürürken, düğün sahnelerini grev çadırlarına taşımıştır. Bunun yanı sıra, “Çirkin Kral”lıktan sinema dehasına yükselen Yılmaz Güney fırtınası esmektedir devrimci çevrelerde. Halk müziği, özellikle de Alevî geleneği bir “protest” müziği olarak yeniden yorumlanmakta, Pir Sultan’ın, Hatayî’nin, Dadaloğlu’nun deyişleri, “rock” yorumuyla buluşmaktadır devrimci gençlikle. Öykü ve romanlarda devrimci gençler boy göstermeye başlamıştır. 12 Mart romanları, anıları ilk kez “Derin Devlet” gerçeğiyle karşı karşıya bırakmaktadır bütün bir kuşağı. Önceleri yalnızca komünistleri ve 141-142 sınırını aşan yazar-çizerleri konuk eden cezaevleri, yüzlerce, binlerce gencin okulunu oluştururken, zengin bir edebiyata da kaynaklık edecektir.

1980 “EŞİĞİ”

Yukarıda sözünü ettiğim süreç, bir başka deyişle, korporatizmden kolektivizme, devlet merkezci bakıştan sınıf merkezci bakışa geçiş, 1980 askerî darbesiyle birlikte, apansız ve geri dönüşsüz bir biçimde kesintiye uğrayacak, Türkiye’yi 1970’lerin başlarından itibaren küresel ölçekte kotarılmakta olan neo-liberal paradigmaya doğru savuracaktı. Küresel ölçekli dinamiklerin yanı sıra, Türkiye’de 12 Eylül askerî rejimiyle birlikte kalıcı özellik kazanan “de-ideolojikleştirme” ya da tersinden ideolojikleştirme olarak niteleyebileceğimiz “operasyon” da bu durumu destekleyecek koşulları yarattı.

Bugün Türkiye’de popüler kültürü, ya da herhangi bir toplumsal-kültürel görüngüyü irdelerken, “650 bin kişinin gözaltına alındığı; 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiği; 230 bin kişinin yargılandığı; 7 bin kişi için idam istendiği; 517 kişiye idam cezası verildiği; idam cezası verilenlerin 50’sinin asıldığı; 14 bin kişinin yurttaşlıktan çıkarıldığı; 30 bin kişinin ‘siyasi mülteci’ olarak yurtdışına gittiği; 300 kişinin kuşkulu bir şekilde öldüğü; 937 filmin sakıncalı bulunup yasaklandığı; 23 bin 677 derneğin faaliyetinin durdurulduğu; 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildiği; gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildiği; gazetelerin 300 gün yayın yapamadığı; 39 ton gazete ve derginin imha edildiği; cezaevlerinde 299 kişinin yaşamını yitirdiği”[2] ve en koyusundan despotizmin tüm toplum kurumlarına nüfuz ettiği 12 Eylül rejiminin etkilerini görmezden gelerek hiçbir yere varamayız. Bu tahayyülü zor bilanço, toplumu yeni öğrenmeye başladığı sosyalizasyon türlerini baskılamaya, bilinçaltına itmeye, zorunlu bir unutmaya itecekti. Darbe günlerinde evlerde, banyolarda, arka bahçelerde, sobalarda yakılan binlerce, on binlerce kitap, bu unutuşun simgesidir adeta…Dişinden tırnağına, köylüsünden polisine örgütlü, haklarının bilincinde, talepkârlık düzeyi yüksek, giderek de yükselen emekçiler, 12 Eylül terör rejimi altında zorla örgütsüzleşirken 1960’lı yıllardan itibaren edindikleri bütün kazanımları tek tek yitirmeye başladı. 1980 öncesinin güven ve kararlılığı bir anda yerini kuşkuya, güvensizliğe, içe kapanmaya, özetle bir ihanet iklimine bıraktı.

Neo-liberalizm aşısı, böylesi bir yılgınlık ikliminde tuttu. Millî Güvenlik Konseyi’nin toplumun bütününü kıskıvrak kavrayan çelik pençesi, Necip Fazıl’ın rahle-i tedrisinden geçmiş, laubali görünümlü, askeri şort ve şıpıdık terliklerle teftiş etmekten çekinmeyen, İbrahim Tatlıses’e bayılan, kendi sürdüğü otomobiliyle Antalya yollarında saatte 180 km. sürat yapan bir başbakan (sonradan Cumhurbaşkanı) tarafından sözüm ona gevşetiliyor ve Türkiye bir nev’i “rehabilitasyon”a alınıyordu. Cunta rejiminin travması çok ağırdı; üstelik emek cephesi, hele sosyalist blokun çözülme sürecine girdiği bir ortamda, tüm dünyada gerilemekteydi. Böylelikle 12 Eylül öncesi öğrenmeye başladıklarımızı, yani “Hak verilmez alınır”ı, “Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar, her şey emeğin olacak”ı, “DGM’yi ezdik, sıra MESS’te”yi, bir çırpıda unutuluşa terk ederek, bireysel hazların havucuna sarıldı toplum. Kiviler, Çikita muzlar, Jack Daniels viskiler, İsviçre çikolataları, lüks otomobiller, renkli TV’ler, yüzme havuzlu villalar, assolistin başından aşağıya dolarların saçıldığı gazinolar boca edildi ücretlerin kısıldıkça kısıldığı, sosyal hakların bir bir yitirildiği, işsizlik oranlarının tırmanışa geçtiği, tarım topraklarının, arkeolojik sitlerin rant yağmasına açıldığı neo-liberalizm koşullarında giderek yoksullaşan halkın önüne. “Kafayı kullan, köşeyi dön” almıştı “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz”in yerini. Çaycı çocuklar bankerliğe soyunup bir yılda tahayyül edemeyecekleri servetlere kavuşur, ertesi yıl da batarken, futbolcu delikanlılar milyonluk transferlere imza atarken, kısa yoldan zengin olma ihtirası sarmıştı toplumu. Artık “gemisini kurtaran kaptan”dı; “altta kalanın canı çıksın” burcuna girmişti güneş… Ve her şey, ama her şey, başta “mahremiyet/özel yaşam” denilen şey olmak üzere büyük bir hızla piyasalaşıyordu. Akla gelebilecek her şeyin, piyasada bir karşılığının, bir fiyatının olduğunu toplumun ciddi ciddi düşünmeye başladığı bir çağ oldu, 1980’ler…

1980’li yılların sonlarıydı galiba; o dönemin hâlet-i ruhiyesini, sanırım en iyi, Yalçın Pekşen’in Cumhuriyet gazetesinde bir zamane delikanlısıyla yaptığı söyleşi anlatır. Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım…

“Marka giymek zorundayız, Yalçın abi” diyordu delikanlı. “Misal, geçen gün kız arkadaşımla Kadıköy-Karaköy vapuruna binmiştik. Yakınımızda bir başka genç. Benim üzerimde Benetton gömlek, çocuğun üzerindeki ithal. Bendeki kot yerli, onunki Amerikan. Benim ayakkabılar Nike, onda orijinal Cats var… Vapur Karaköy’e vardığında sevgilim beni terk etmişti…”

Yoldaş cenazelerinde kolkola faşizmi lanetleyen yürüyüşlerin yapılıp devrim andı içilen, devrim sonrasında toprağın nasıl dağıtılacağı, fabrikaların nasıl işletileceğinin geceler boyu tartışıldığı günler silinip gitmişti belleklerden…

1970’li yıllarda toplumsal ethos’a damgasını vuran, “korporatizmden kolektivizme geçiş” ise eğer, 1980’ler bireyciliğin ve piyasanın mutlak ve “ötekini tanımayan” hükümdarlığını ilan ettiği yıllardır. Diğerkamlık benmerkezcilikle, dayanışmacılık “altta kalanın canı çıksın” diyen bir tırmanma hırsıyla, idealler uğruna yaşamdan vazgeçmeyi göze alan bir özgecilik sınır tanımayan bir hedonizmle, “tüyü bitmemiş yetim hakkı yeme” korkusu “benim memurum işini bilir” arsızlığıyla ikame edilir. Gösterişten kaçınan tokgözlülük yerini servetin dökülüp saçılmasıyla sergilendiği bir “saltanat”a bırakacaktır. Özal zenginleri, saray bahçelerinde incili kaftanlarla, “şampanyanın su gibi aktığı davetler” vermektedir…

Hiç kuşku yok ki, bütün bunlar durup dururken, kendiliğinden olup bitmiş şeyler değildir. Bir ucunda 12 Eylül yılgınlığı ve umutlarını yitirmiş, bir kez daha yenilmiş olmanın ezikliği yatan bu ethos değişimi, medyanın ağırlıklı bir rol üstlendiği kültürel simsarların gayretleri ile gerçekleşmiştir. Gazete sayfaları renklendikçe renklenirken, TV ekranları, özellikle de yasaları baypas ederek mantar gibi biten özel kanallar, “vur patlasın, çal oynasın” devasa bir gazinoya dönüştürür toplumsal sahneyi. “Kan kusup kızılcık şerbeti içme”yi bellemiş, “kabahat de, sevap da yorganın altında” püritenliğiyle yoğrulmuş toplum bu devasa gazinoda tezgâhlanan “reality show”larda “mahrem” bildiği ne varsa, ortalığa saçmaya başlamıştır. Nurdan Gürbilek bu gelişmeleri şu sözlerle betimliyor: “(…) Yani Türkiye’de sürece damgasını vuran, (…) kendilerine yeni haber alanları yaratmak isteyen gazete ve dergilerin soruşturmalarına büyük bir açlık, büyük bir iştahla cevap veren, iç dökmek isteyen, bunda bir özgürleşmenin ve bireyselleşmenin imkânını gören gönüllü anlatıcılar oldu.

Sonuçta 80’lerin Türkçe ye kazandırdığı en önemli sözcüklerden biriydi özel hayat. İçerdiği bütün çelişkilerle birlikte: Özel hayat diye ayrı bir varlık alanının tanımlanabilmesi için önce adlandırılması, ama kamusal olarak adlandırılması, üzerine kamuoyu oluşması gerekiyordu.”[3]

Kimi eski solcular Özal’ın yanında saflarını çoktan almışlar, bir yandan devrimciliğe lanetler yağdırırken bir yandan da liberalizm kalemşörlüğü ile mürekkep yalamışlara “yeni ufuklar” açmaktadırlar.

Özetle, cunta yönetiminin sopasını izleyen Özal döneminin havucu toplumsal iklimi dönüştürürken popüler kültürde Pir Sultan, Hatayî, yerini İbrahim Tatlıses’e, Müslim Gürses’e, Ferdi Tayfur’a bırakır…

Ancak tüm bu zevk ü sefanın, bu hedonizmin, tüketim toplumu yolundaki denemelerin örtemediği bir şey vardır: neo-liberal piyasa ekonomisi, o güne dek bir yandan kliyentalist/popülist politikalar, bir yandan Keynes’ci iktisat, ama bir yandan da örgütlü emek mücadelesinin az-çok dengede tuttuğu sınıflar arası gelir düzeyleri arasına bir uçurum yerleştirmiştir. Küçük bir yardakçı grubu, çığırından çıkmış, gözü karartmış liberalizm ikliminde büyük bir hızla ve o güne dek misli görülmemiş ölçülerdede zenginleşirken, Türkiye toplumu ilk kez sürdürülemez yoksulluk, bir başka deyişle sefaletle tanışmaktadır. Yine Nurdan Gürbilek’in deyişiyle: “Reklamların sunduğu seçkin imgeler, vitrinlerin bolluğu ve 80’lerin basını; bütün bu birikim, bütün bu görüntüler, bir an için sanki bu ideal herkes için geçerli olabilecekmiş izlenimini doğurmayı başardı; Batılılar gibi sanki artık görmezden gelinebilecekmiş, sanki New York’ta olduğu gibi yolun ortasında yatan açların üstünden atlanabilecekmiş gibi. Bütün bir söz patlamasının ortasında söz hakkından mahrum bırakılmış, hapishaneye kapatılmış, yasaklarla yönetilen, anadilini konuşamayan Türkiye…”[4]

* * *

Sadece bir-kaç yıl içerisinde bir ülkenin popüler kültür sahnesinin böyle hızlı, kökten, yaygın ve acıtıcı bir şekilde dönüştürülmesi, dönüştürülmüş olabilmesi, bizatihi popüler kültürün bir sınıflar arası mücadele aracı olduğunu bize göstermektedir. Çünkü sözünü ettiğim radikal değişim kendiliğinden, müdahalesiz bir biçimde gerçekleşmiş değildir; 1980 sonrasında özellikle madun sınıfların kültürü, “yukarıdan”, birbirini tamamlayacak tarzda ikili bir müdahaleye maruz kalmıştır: a/depolitizasyon ve liberal piyasa ekonomisine uyarlanma. Bu müdahaleyi yürütenler, birbirleriyle en azından temel konularda hemfikir olan, farklı kültürel simsarlardır: hemfikir oldukları konular, toplumun 1980 öncesi yaşadığı hızlı siyasallaşmaya bir an önce son verilmesi, kolektivist yönelişin kırılması, sınıf mücadelesi dinamiklerinin zaafa uğratılması, örgütsüzleşme ve tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesidir. Bir başka deyişle, askerî cuntanın sopası ile dizginsiz serbest piyasa ekonomisinin havucu aynı anda işletilmiş, bu sürecin ebeliği ise, “bölücülük ve yıkıcılık” dışında her türlü denetimden azade edilmiş, dizginlerinden boşanmış medya, özellikle de 1980 sonrasında dev bir sıçrama yapan görsel medya, yani televizyon tarafından üstlenilmiştir. Bugünün solipsist, “ötekini” yok sayan, her türlü farklılığa kapalı, yüksek ölçüde milliyetçileşmiş, fazlasıyla mağrur, ama aynı ölçüde teşhirci, hedonist, tüketimsever kültürel ikliminden rahatsız olanlar, onun tohumlarının 1980’lerde atıldığı bir an olsun akıldan çıkartmamalıdır. Ama daha da önemlisi, bu kültürel iklim, değişebilir… Yeter ki bu konuda madunlar ve mağdurlar, ezilenler ve sömürülenler, yeterli bir irade koysunlar ortaya.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum hepinize…

N O T L A R

[*] 8 Ağustos 2009 tarihinde Tavla Sosyal Yardımlaşma Derneği’nin (Antakya) tarafından düzenlenen Kültür-Sanat Festivali çerçevesinde yer alan “Popüler Kültür ve Toplumsal Yansımaları” başlıklı panele sunulan tebliğ… Atak Dergisi, Yıl:10, No:85 (88), Ekim 2009…

[1] Rodin.

[2] Aktaran: Gümüş, A. (2006).”Şiddet Türleri: Bir Refleksiyon, Bir Sembol, Bir Gösterge Olarak Şiddet”. Toplumsal Bir Sorun Olarak “Şiddet”Sempozyumu, Eğitim Sen Yayınları.

[3] N. Gürbilek, “1980’lerin Kültürel İklimi”, 09/09/2008, Bianet, http://eski.bianet.org/2005/09/09/66808.htm

[4] N. Gürbilek, “1980’lerin Kültürel İklimi”, 09/09/2008, Bianet, http://eski.bianet.org/2005/09/09/66808.htm

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir