ŞAİR KEMAL ÖZER’İN ARDINDAN

sayfa-31“Güzel yurdum, güzel bir şiir emekçisini daha kaybetti. Toplumcu gerçekçi şiirin damarlarından biri idi Kemal Özer.

Yazın ortasındaki bu sarı sıcakta, yürekleri üşüten bu sonbahar hüznü nedir? Ağaçların sararmış yapraklarını usul usul dökmesi gibi, yaşam da, ona anlam verenlerini bir bir yitiriyor. Tek farkla ki, doğa, her yıl kendini yenilerken, ağaçlar tomurcuklanıp yaprak yaprak şenlenirken, insan bir daha dönmemek üzere sonsuzluğa akıp gidiyor. Tek tesellimiz ise, yitirdiklerimizin arkada bıraktıkları eserleri.”

Kemal Özer yaşamı ve sanatı üzerine kendi anlatımında şunları diyordu:

“1948 ya da 1949 yılında birdenbire karşılaştığım bir öykü kitabı aracılığıyla edebiyata yönelmiştim. Evimizdeki odalardan birinde pansiyonda oturan bir öğrenci taşınmış, annem arkasından odayı süpürürken somyayla duvar arasına düşmüş bir kitap bulup bana vermişti. Yazarı Sait Faik’ti ve adı Lüzumsuz Adam‘dı bu kitabın. Çocuk dergileri ve okul kitaplarındaki parçalar dışında ilk okuduğum kitap bu oldu ve beni derinden etkiledi.

İstanbul Erkek Lisesi’nde beni sanata çeken öğretmenlerle karşılaştım. Özellikle Salim Rıza Kırkpınar’ın bu konuda büyük etkisi oldu. Kendim gibi yazan, edebiyat heyecanı ve sevgisi taşıyan arkadaşlar edindim. Adnan Özyalçıner, Konur Ertop, Ergin Günçe, Önay Sözer, Oktay Tuncer…

1955 yılında, liseyi bitirip Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdim. Başka fakültelerden arkadaşlar edindim. Onat Kutlar, Ergin Ertem, Erdal Öz, Demir Özlü, Ferit Öngören, Doğan Hızlan, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Hilmi Yavuz… Liseden ve üniversiteden bu arkadaşlarla birlikte a dergisi‘ni kurduk 1956 yılında. Bir yandan da yeni yeni yazarlarla, ozanlarla tanışıyor, çevremizi genişletiyorduk. Cemal Süreya, Edip Cansever, Asım Bezirci, Sezai Karakoç, Memet Fuat, Yusuf Atılgan, Hüseyin Cöntürk vb.”

“….kişinin yaşantısıyla toplumun yaşantısı gittikçe birbirine yaklaşıyor, çakışıyor. Daha doğrusu bunun böyle olduğunu hızla ortaya koyan günler yaşanıyor. Saydamlık artıyor, neyin ne olduğu ortaya çıkıyor. Emek/Sermaye ilişkisi ve çelişkisinde yerini almak da saydamlaşan konulardan. Yalnızca akılcı bir yaklaşım değildir bu elbet. Etiyle kanıyla içinde olmak, kafayla gönülle özümlemek gibi çok daha derin, köklü, yaşamın tümüne damgasını vuracak genişlikte bir eylemdir.

Saydamlık artınca, kişioğlu kendi konumunu daha iyi kavrıyor. Yaptığı sanatın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini de. “Sanata ilginin başlangıç nedenleri?” sorusuna şu karşılığı vermişim 1972′de bir dergide: “Bilinçlenmeden önce her şeyi birbirinden ayırıp tek başına ele alabiliyor kişioğlu. Böyle olunca da sanatı türlü karşılıklarla algılayabiliyor. Ülkemizde ve benim gibi içe kapanık kişilerde çoğunluk bir yücelme gereksinimi, kendini bir şeyle özdeşleştirme, aşma aracı oluyor sanat. Kendini önce kendisine, sonra çevresine, giderek topluma kabul ettirme olanağıyla bir tutuluyor. Bu yolda hazırlanmış kılıflar dergilerden, kitaplardan, kısaca sanat eğitimimizden geçerek bize gelip yeteneğimize göre yapıtlarımızda gerekli uzantıları sağlıyor. Kılıflar, yani önceden kotarılan avuntular o kadar iyi düzenlenmiş, öyle iyi besleniyor ki, köklü bir bilinçlenme olmadan bunları aşmak, bir bakıma sanata yeniden başlamak olanaklı değil.”

16 HAZİRAN AKŞAMININ ŞİİRİ

Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,

mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,

önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,

bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,

birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye

bi hesabı birlikte ödetmenin

“düşen kalır, bırakın ağlamayı”

demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle

yaşayıp durur o haziran akşamı.

Birlikte baktılar her şeye,

tek tek bakınca göremedikleri,

içine giremedikleri evlere baktılar,

bir yabancı gibi sığındıkları parklara,

bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri

koca koca alanlara,

tutamadıkları inceliklere baktılar

ellerinin nasırıyla,

kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.

Önlerine çıkarılan parmaklıklar

demirden değildi artık,

kendi sesleriyle konuşmuyorlardı

ağızlar karşılarında,

ve yerlerinde başka bir şey

dikilip duruyordu engellerin.

Yani korunan ve kaçırılan neyse

oydu yollarını tıkayan da,

üstlerine çeviren de oydu namluları.

Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,

gördüler kendi eğittikleri demir

düşman edilmiş ellerinin emeğine,

suyuna ter kattıkları çeliğin

gördüler çevrildiğini göğüslerine.

Ürettiği ne varsa, daha özgür,

daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,

esirgendiğini gördüler insandan

ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.

Birlikte yaratılanı birlikte devşirip

evlerine dönenlerin o haziran akşamı

her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:

Yaşamın güç ve onurlu kavgasında

omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,

yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,

yürekleri yeni zaferlerle doldurur.

Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar

o haziran akşamı mayalanır durur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir