Savaş Suçunun İtirafı ve İntihar!

Rahmi Yıldırım

Savaş, insanın yaşayabileceği en vahşi yabancılaşma deneyimidir.

Öyle bir yabancılaşma ki,

En gelişmiş öldürme aletleri,

Yaşatmak yerine öldürmeyi meslek edinenler,

Hayatın olağan akışında karşılaşsalar dost olacakken savaşta acımasızca birbirlerinin cellâdı ve kurbanı olan, birbirlerini öldürmekle resmen görevlendirilen insanlar,

Katledilen kadınlar, erkekler, çocuklar, mülteciler,

Yakılan evler, sönen ocaklar, yıkılan kentler ve köyler, tahrip edilen tabiat,

Ortak mutluluk için harcanacakken kül edilen ekonomik olanaklar,

Nesilden nesile aktarılacak kin ve nefret, travmalar, kahramanlıklar, ihanetler,

Arada ülkesi ve halkı için ölümü göze alan özgürlük ve kurtuluş savaşçıları,

Ama en önemlisi kutsanan ölüm ve asla bir daha geri gelmeyecek hayatlar…

Nedeni ne olursa olsun, savaş insanın kendisine, hemcinsine ve doğaya yabancılaşmasının en vahşi pratiğidir. Gençliğini ve orta yaşlılığını savaş meydanlarında geçiren, doğduğu kenti ve evi bile barış uğruna feda eden Türk Kurtuluş Savaşı’nın önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle, “Savaş zarurî ve hayatî olmalı… Lâkin millet hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.”

Eklemeli ki, “Uluslararası barış sağlanacaksa, kaçınılması mümkün olan bütün ulusal sürtüşmeler giderilmeli, her halk bağımsız ve kendi evinin efendisi olmalıdır.” (Friedrich Engels, Tarihte Zorun Rolü, s: 60)

İster emperyalist paylaşım savaşları olsun, ister kurtuluş savaşları olsun, ister sınıf savaşı olsun, her savaş vahşet üretir. En ağır vahşet, ezilen sınıfların özgürlük savaşlarında ve ezilen halkların kurtuluş savaşlarında yaşanır. Bir yanda derin yoksulluk ve zulme karşı ölümü göze almış özgürlük ve kurtuluş savaşçıları, öte yanda devletin ve milletin bekası söylemiyle beslenen ordular ve en gelişmiş işkence ve öldürme aletleri. Oysa Anatole France’ın deyişiyle “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür.” (Aktaran Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri)

Savaşta olur böyle şeyler!

Savaşın vahşeti işlenmekle ve yaşanmakla kalmaz, bir de, hastalıklı zihinlerde savaşın gereği sayılarak meşrulaştırılır. Vahşete karşı çıkanlar, vatana, millete ve devlete düşman ilan edilir.

Cezayir 1950’lerde sömürge değil, Fransa’nın anavatan toprağı sayılıyordu. Cezayirlilerin bağımsızlık için 1954’te başlattığı ayaklanmayı bastırmak üzere 50 bin kişilik bir ordu Cezayir’e gönderildi. 1962’de ilan edilen ateşkese kadar geçen sürede günde ortalama 500 dolayında Cezayirli öldürüldü. Fransız ordusu özellikle kalabalık sivil kitleleri hedef aldığı için ölü sayısı bu denli yüksekti. Neredeyse her altı Cezayirliden biri öldürülmüştü.

Ayaklanmayı bastırmakla görevli ordu, sonunda yeterince vatansever saymadığı kendi hükümetine karşı ayaklandı. Kargaşa, İkinci Dünya Savaşı kahramanı emekli general Charles de Gaulle’ün 1958’de geniş yetkilerle Fransa Başkanı olmasıyla son buldu.

Bu arada Jean Paul Sartre’ın da içinde bulunduğu tanınmış Fransız aydınları, ordunun Cezayir’de ırkçı militarizme alet edildiğini, ezilen bir halkın yok edilmekte olduğunu vurgulayarak, halkı Cezayir’de işlenen suçun önlenmesi için orduya katılmamaya çağıran bir bildiri yayımladılar.

Fransa’nın bölünmez bütünlüğü için ordunun umut bağladığı de Gaulle, sonunda Cezayir’i silah zoruyla elde tutmanın olanaksızlığını gördü, 1962’de Cezayir’e bağımsızlığını veren bir anayasa reformunu halka kabul ettirdi. Yıllar sonra bir İngiliz gazetecinin “Siz Cezayir’de bir milyon insanı katlettiniz. Bundan rahatsızlık duymadınız mı?” şeklindeki sorusuna de Gaulle’ün “Sözünüzü düzeltiyorum, biz Cezayir’de bir milyon değil, 850 bin kişiyi öldürdük! Fransa’nın güvenliği için bu gerekliydi.” diye karşılık verdiği söylenir.

Cezayir’de isyanı bastıracak orduda ilk yıllar General Jacques Massu ve yardımcısı General Paul Aussaresses de görev yaptılar. Fransa’nın en yüksek nişanı Legion d’honneur ile taltif edilen generaller, Kasım 2000’de Le Monde gazetesine verdikleri demeçte, 1954-1962 yılları arasında Cezayir’de 24 bin kişiye Fransız istihbarat servislerince sistemli işkence yapıldığını, bunlardan ‘kayıp’ ilan edilen 3 bin 24 kişinin öldürüldüğünü açıkladılar. General Aussaresses, 24 kişiyi öldürdüğünü itiraf ederken, komutanı Massu, bizzat öldürmese bile infazları onayladığını kabul etti.

Aussaresses’in ilginç bir itirafı da savaş mühendisliğinde işkencenin yararsızlığını ve gereksizliğini vurgulamasıydı. Aussaresses, “Aslında işkencenin hiçbir yararı yoktu. En başarılı operasyonları işkence altında alınan bilgiler sayesinde değil, istihbarat ve ihbarla sağladım.” diyordu. General Massu ise, “Fransa devletinin nedamet getirip, savaş sırasında bile hiç gerekli olmayan insanlık dışı uygulamaları resmen kınamasının insanlık adına bir ilerleme olacağını” söylüyordu. (Aktaran Mine Kırıkkanat, Radikal, 24 Kasım 2000)

General Aussaresses, gazeteye demeç vermekle yetinmedi, yayıncılar Olivier Orban ve Xavier de Bartillat’nın yardımıyla “Özel Servisler, Cezayir 1955-1957” adıyla kitaplaştırdığı anılarında itiraflarını yineledi. İtirafları arasında Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi’nin yakalanan iki yöneticisinden birini astırması, diğerini çok yüksek bir yerden atarak öldürmesi; ama resmi bildiride olayı intihar diye açıklaması da vardı. Siyasi iktidarın emriyle ve bilgisi dahilinde işkence edip cinayet işlediklerini belirten Aussaresses, pişmanlık duymadığını ve bu durumun kendisi için hiçbir zaman vicdani bir sorun yaratmadığını söylüyordu

Generallerin itirafları Fransa’yı karıştırmaya yetti. Cezayir’deki işkence ve cinayetlerin parlamento tarafından soruşturulması için önergeler verildi. Sosyalist Başbakan Lionel Jospin, “Cezayir’de Fransa işkence yapmadı. Fransız ordusuna da böyle bir emir verilmedi. Bazı yüksek rütbeli subaylar böyle zulümler yaptılarsa bile, Fransa bu olaylardan sorumlu değildir. Bu konuyu tarihçilere bırakalım.” diyerek önergelere,  karşı çıktı. Sosyalist Parti Başkanı François Hollande da, “Pişmanlık belirtmeye şiddetle karşıyız. Bir savaşta yapılanların muhasebecisi değiliz, çünkü Cezayir’de bir savaş vardı ve her iki taraf da zulüm yaptı. Bu konuyu tarihçilerin çalışmasına bırakmalıyız.” diye konuştu. (Milliyet, 26 Kasım 2000)

Savaşta olur böyle şeyler…

Ne kadar tanıdık bir söylem değil mi?

Üstelik generaller Fransa’nın en büyük nişanıyla ödüllendirilmişler, “Cezayir Savaşı kahramanları” olarak biliniyorlardı…

Ne ki, ne generallerin ne de sivil siyasetçilerin vicdanları ve akılları kahramanlıkla katilliği ayırmaya yeterli değildi.

Cezayir Kurtuluş Savaşı’na “Fransız” Türk General

Fransa’da generaller itirafta bulunurken Türkiye’de başka şeyler oluyordu. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök 8 Ocak 2003 tarihinde Ankara’da Gazi Orduevi’nde patron, genel yayın yönetmeni, Ankara temsilcileri ve köşe yazarlarından oluşan 250 dolayında medya mensubuna verdiği kokteylde, uzun bir konuşma yapmış, sekiz sayfalık konuşmasının yarısında ordu-medya ilişkisine değinmişti.  Orgeneral Özkök, “milletin ve devletin menfaati için bu iki kurumun karşılıklı anlayış ve işbirliği içinde olmaları” gereğinden söz etmişti.

Fransa’da generaller Cezayir’de işledikleri suçlar için bir şekilde günah çıkarırken Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’nın mirasçısı ordunun Genelkurmay Başkanı, Cezayir’de işlenen suça sahip çıkmaktan çekinmemişti. Orgeneral’in konuşması, suç ortaklığına çağrı olduğu kadar, emperyalizme karşı Cezayir Kurtuluş Savaşı’na “Fransız” kalmanın örneğiydi:

“Kriz ortamında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapmakta olduğu ve yapmak istediği şeyler yeterli bilgiden yoksun haber ve yorumlarla etkisizleştirilmemelidir. Bu noktada sorumluluk duygusunun gazetecilik aşkının önüne geçmesi gerekir. Burada bir örnek vermek isterim. Cezayir Kurtuluş Savaşı’nda Fransızlara haber taşıyan bir Cezayirli ajanın, güvenlik güçlerince bütün basının önünde yargılanıp kurşuna dizilmesi haberi ertesi gün hiçbir Fransız gazetesinde yer almamıştır. Haberin, Fransa’ya bilgi sızdıran diğer ajanlar üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkisi bu şekilde sorumlu bir davranışla önlenmeye çalışılmıştır ve Fransa’nın menfaatleri korunmuştur. Türk basınının bu konuda en az diğer ülkelerin basını kadar sorumluluk duygusuna olan inancım, istisnalar tarafından henüz sarsılmamıştır.”

Cezayir Kurtuluş Savaşı’na “Fransız” Türk Orgeneral, Türk medyasına haksızlık ettiğinin de farkında değildi. Seleflerinden Orgeneral Doğan Güreş’in Türk gazetecilerine “Mehmetçik” ödülü verdiğini unutmuş görünüyordu. Belki de unutmamış daha fazlasını bekliyor ve haksızlık ediyordu. Oysa biliyordu ki, “Her Türk asker doğar!” ve Türk medyası, doğuştan savaşçıdır, ezenlerin yanında saf tutar, bunun için uyarılmasına gerek yoktur. Bir ajanın kurşuna dizilmesi şöyle dursun, suçlu olup olmadığı bilinmeyen insanlar terörle mücadele görüntüsü altında ev baskınlarında kurşuna dizilirken, sokak ortasında dur ihtarına uymadı bahanesiyle vurulurken bile Türk medyası ses çıkarmadı. Dahası, Türk medyası bu insanların terörist olduklarını ilgililerden önce tespit etti (!), yargısız infazların üzerine dezenformasyon örtüsü serdi. Bağımsızlık, barış, demokrasi ve sosyalizm yandaşı siyasi liderler, yazarlar, öğrenciler, polisten, savcıdan ve mahkemelerden önce medya tarafından yargılanıp kurşuna dizildiler. Bunları anımsayıp haksızlık ettiğini fark etmiş olmalı ki, Orgeneral Özkök, konuşmasının son bölümünde selefi Doğan Güreş’in “Mehmetçik” rütbesi verdiği gazetecileri generalliğe terfi ettirdi; “yeteneklerine asla ulaşamayacağım sivil generaller” diyerek gazetecilerin gönlünü okşadı ve ayakta alkışlandı.

Fransa itirafları cezasız bırakmadı

Fransa’da generallerin Cezayir’de asker disiplini içinde işledikleri cinayetleri, bir ayakları çukurdayken itiraf etmeleri cezasız kalmadı. Paris Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma sonunda açılan ve insan hakları derneklerinin müdahil olarak katıldıkları davada Fransız mahkemesi itirafçı General Aussaresses ve yayıncılarını para cezasına çarptırdı. (Hürriyet, 27 Ocak 2002)

Anlatılanlardan dehşete düştüğünü bildiren Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da, generallere verilmiş nişanları geri aldı. Mahkemenin verdiği para cezasına değil, madalyalarının geri alınmasına üzülen General Aussaresses, “Cumhurbaşkanı’nın bu kararı, Nişan’ın geri alınması, 1955-57 arasında yaptıklarımdan dolayı değil, bunları söylememden herhalde.” diye tepki gösterdi.

İzleyen yıllarda ne zaman Türkiye ile Fransa arasında soykırım tartışması açılsa, General Aussaresses ve yayıncılarına verilen para cezası, Türkiye’nin militarist, ırkçı, milliyetçi, dinci kanaat tüccarları, siyaset esnafı ve ayak takımı tarafından Fransa’nın başına kakıldı. Aradan yıllar geçti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 15 Ocak 2009 tarihinde “Özel Servisler, Cezayir 1955-1957”  davasını sonuçlandırdı ve yayınladıkları kitap nedeniyle para cezasına çarptırılan Fransız yayıncılara yüklü bir tazminat ödenmesine karar verdi.

Tanıdık öyküler

Cezayir itirafları tanıdık geliyor mu?

Sadece Cezayir itirafları değil, ünlü yönetmen Costa Gavras’ın ‘Missing’ (Kayıp) ve ‘Ölümsüz (Z)’ adlı filmleri de tanıdık geliyor mu?

Missing filminin öyküsü Şili’de geçer, diktatör Pinochet yönetimindeki Şili’de bir Amerikalı’nın kayboluşunu anlatır. Arka planda o dönemde Şili’de yaşanan insanlık dramı vardır. Halkçı Marksist başkan Allende, ABD destekli darbeyle devrilip öldürülmüştür, ülke militer zulüm altında cehenneme çevrilmiştir. Evler basılmakta, insanlar toplanıp işkenceyle öldürülmekte, sokağa çıkma yasağından önce eve yetişemeyenler köşe başlarında vurulmaktadırlar…

Oscar ödüllü Z filmi de 40 yıl önce çekilmesine karşın sanki yeni çekilmiş gibidir. Savaş karşıtı ünlü bir siyasetçi (gerçek hayatta Yunanistan’da 1963 yılında vurulan solcu milletvekili Gregoris Lambrakis) polisin gözleri önünde faşistlerce öldürülür. Polis cinayeti görmezlikten gelir, müdahale etmez. Hükümet ve askeri yetkililer, soruşturmaya gelen savcıyı olayın bir kaza olduğuna, dosyayı böylece kapatması gerektiğine ikna etmeye çalışırlar. Savcı (gerçek hayatta sonradan Yunan Cumhurbaşkanı Christos Sartzetakis), ‘devlet içinde devlet’i fark eder. Egemen medya üç maymunu oynarken, önemsenmeyen bir gazeteci olayın peşine düşer. Savcı cinayeti deştikçe ilişkiler derinleşir. Anlaşılır ki, cinayet örgütlüdür, polis ve ordunun üst düzey yetkilileri, sağcı çetelerle anlaşmışlar ve solcu milletvekilini öldürtmüşlerdir. Derinlere inen savcının ısrarıyla, askeri yetkililer ve polis şefleri sanık olarak mahkemeye çağrılırlar. Cinayet aydınlanacak sanılırken savcı görevden alınır, tanıklar bir dizi ‘kaza’ sonucu ölürler. Gazeteci ise, resmi belgeleri yayımlamak suçundan hapse atılır. Filmin sonunda, Lambrakis’i simgeleyen, Lambrakis yaşıyor anlamına gelen Z harfi perdeyi kaplar.

Tanıdık öyküler ve filmler ne kadar da çok değil mi?

Peki, Türkiye’de yaşanmış mıdır böyle öyküler?

* * *

Sözü Türkiye’ye getirmeden önce bir fıkrayla ara verelim.

‘Aldatmaz!’

Uluslararası ölçekte bir kadın araştırmasında kadınlara aynı soru yöneltilmiş:

– Kocanızı başka bir kadınla yakalarsanız ne yaparsınız?

Kadınlar şöyle yanıtlamışlar:

İsveçli: Neyimi beğenmediğini sorarım.

Rus: Evi terk ederim.

Fransız: Sesimi çıkarmam, sevgilime gider beni teselli etmesini isterim.

İtalyan: Kadını vururum.

İspanyol: Kocamı vururum.

Yunan: Her ikisini de vururum.

Türk: Benim kocam öyle şey yapmaz, aldatmaz!..

* * *

Fıkrada gerçeklik şart değil.

Keşke tanıdık öykülerin Türkiye versiyonu da fıkradaki gibi gerçek dışı, saf ve zararsız olsa!

10 Şubat 2009

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir