Şerafettin Halis’in İstifası, Çözüm Süreci ve “Özgürlük” Hareketi

D. Can Baran/25-04-2013

Geçtiğimiz günlerde Eski Dersim Milletvekili ve BDP Dersim İl Başkanı Şerafettin Halis görevinden istifa etmişti. Öcalan’ın çözüm sürecine ilişkin mektubu ve Akil İnsanlar sürecine denk gelen bu istifa için Halis, yalnızca “gördüğüm lüzum üzerine” açıklamasında bulunmuştu. İstifa mektubunu BDP genel merkezine yollayan Halis’in ardından, genel merkez yaptığı açıklamada Halis’in istifasının çözüm süreciyle ilgisi olmadığı, Alevi halkıyla hiçbir ilgisinin olmadığı ve diğer tüm partilerde yaşanan olaylar gibi bir durum olduğu yönünde değerlendirmede bulundu. Oysa ki Halis istifa mektubunda istifasının “Parti içi sorunlardan kaynaklı” olduğunu belirtiyor ve sürece zarar vermemek için etraflı bir eleştiri sunmadığını yazıyordu.

Halis’in istifasının sonradan  daha net şekilde Öcalan’ın Newroz mesajından kaynaklı olduğu anlaşıldı. Bilindiği üzere Abdullah Öcalan geçtiğimiz Newroz’da gönderdiği mektubunda Türklerle Kürtlerin bin yıllık İslam çatısı altındaki kardeşliği, Misak-ı Milli sınırları gibi vurgular yapmıştı. Mektup, toplumdaki ilerici-devrimci insanlar ve Aleviler açısından kaygı verici karşılanmıştı. Yıllardır Kürt Ulusal Hareketi ile yakınlığı bilinen Sosyolog İsmail Beşikçi, Cumhuriyet Gazetesi’ne 29 Mart tarihli röportajında “Bin yıllık İslam kardeşliği, Alevi-Sünni İslam kardeştir, İslam birliği, Misak-ı Milli gibi sloganlar Türk-İslam sentezi anlayışının sloganlarıdır.  Öcalan’ın bu sloganlara sarılması devleti rahatlatabilir ama Kürtlere bir hak, özgürlük getirmez.” demişti. Mektubu AKP söylemiyle örtüşme olarak değerlendiren Beşikçi, DTK’nın (Demokratik Toplum Kongresi)  ise Alevi meselesine bakış açısını sorunlu buluyordu.  İstifayı izleyen günlerde, Şerafettin Halis’in yaptığı açıklamalara göre kendisi hakkında BDP genel merkezinden “tam bir itibarsızlaştırma politikası” izlenmişti. 28 Nisan tarihli Radikal gazetesinde, Şerafettin Halis’in konu ile ilgili açıklamaları yer almıştı.

Açıklamada Halis, BDP genel merkezine birkaç soru yöneltiyordu. Bu sorularda BDP’nin parti içi demokrasi sorunundan tutun, AKP’nin 4+4+4 eğitim yasasına verilen desteğe ve kendisine yapılan tehditlere kadar birçok madde vardı. “Şahsıma yönelik ‘kafana kurşun sıkarım, kafana şarjör boşaltırım’ diyen genel merkez yöneticisi ve onunla birlikte bana küfürlü ve fiziki olarak saldıran kişilerin kimler olduğunu ve geçmişlerini açıklayabilir misiniz? Onlara nasıl bir yaptırım uyguladınız?” sorusu, bunların içinden en can alıcı olsa gerek.

Kürt Ulusal Hareketi tarafından “demokratik çözüm süreci” olarak adlandırılan bir süreçte özellikle Şerafettin Halis’in maruz kaldığını belirttiği durum akıllarda soru işareti yaratıyor. Kendisini “özgürlük hareketi” olarak değerlendiren, “demokratik gelişmeler yaratacağını” savunan bir hareketin ne özgürlük ile ne de demokrasi ile bağdaşmayan iddia edilen tavır ve tutumu gerçekten de sorgulanması gereken bir tavır ve tutumdur. “İddia edilen” diyoruz, fakat ne yazık ki bu iddianın doğru çıkması olasılığının yüksek olduğunu biliyoruz.

Daha önceki yazılarımızda gerek Kürt Ulusal Hareketi gerekse de son dönemdeki çözüm süreci üzerine çok defa yazdık. Muhakkak otuz yıldır süregelen bu savaşın devam etmesinin halklara hiçbir şey kazandırmayacağı açık. Biz de barıştan yana olan tavrımızı net şekilde ifade ettik. Fakat barışın ne şekilde olacağı, hangi temeller üzerine oturtulacağı ve bu şekilde gelişecek bir barışın halklara neler kazandıracağı bizce tartışılması gereken bir konudur. Var olan “Barış” tartışmalarını incelediğimizde; ilerici-demokrat insanlar gibi, çeşitli gruplar gibi, Alevi ve diğer bazı ezilen etnisiteler gibi bizim de devrimciler olarak sürece dönük kaygılarımız açığa çıkıyor.

Öcalan’ın geçtiğimiz Newroz’da yayınlanan mektubu ile birlikte çeşitli sol çevreler, mektuba dönük düşüncelerini dile getirmişti. Bazı gazete ve televizyon programlarında mektup epey tartışıldı. Radikal gazetesinde çeşitli siyasi gruplar ile yapılan söyleşiyi okuduk. “Sosyalistler süreç için ne diyor?” başlığı ile 26 Mart tarihinde yayınlanan söyleşide DSİP, EMEP, ESP, ÖDP, SDP ve TKP sözcülerinin konuşmalarına yer verilmiş. ÖDP ve TKP, süreçten kaygılı olduklarını dile getirmişler. ÖDP genel başkanı “Temkinli şekilde yaklaşıyoruz.” diyor. DSİP’in tavrı malum. EMEP, ESP ve SDP ise bilinen tavırlarını sürdürmeye devam etmişler. Hatta öyle ki SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan; Kürt Ulusal Hareketine gözü kapalı güveniyor izlenimi verecek şekilde “Öcalan’ın mektubunun arkasındayız.” diyor.

Kürt meselesi ve Kürt Ulusal Hareketi’ne yaklaşım sorunu en başından beri solda görüş ayrılıkları doğurmuştur. EMEP, ESP geleneği ve İbrahim Kaypakkaya geleneğinden gelen bir kısım gruplar geçmişte Kürt ulusal hareketini düşman görmekteydi. Sonradan bu tutumlarını değiştirdiler.Ama EMEP ve ESP öyle tutum değiştirdiler ki dün düşman sayılan Kürt ulusal hareketi bu kez bir nevi eski Arnavutluk rejiminin yerine konmuş yani lider konumuna gelmiş oluyordu. Arkadaşlar uzun süredir Kürt ulusal hareketinin yörüngesine girdiler. Her durumda o yörüngede kalmaya devam edebilmek için Marksist gerekçeler oluşturma yolunu buluyorlar. Bizim de içinde olduğumuz bir kısım gruplar ise dostluk temelinde eleştirici tutumda olmaya çalışıyor.

Türkiye Devrimci Hareketi genellikle güce sempati duymuştur geçmişten beri. Reel sosyalizmden kaynaklı bazı hatalı bakış açıları bunda etkin olabilir. Dolayısıyla Kürt Ulusal Hareketine de yaklaşım bu temelde olmuştur. Öyle ki, Kürt Ulusal Hareketi Türkiye solunu her fırsatta itibarsızlaştırmaya çalışırken; bu tarz grupların “Kürt Özgürlük (bu tanımlama onlara aittir) Hareketi zarar görmesin” diye en küçük eleştiriden dahi kaçınmaları zaman zaman Kürt Ulusal Hareketi taraftarları açısından bile küçümseyici-alay konusu bir hal alabilmiştir. Ulus kategorisine aşırı vurgu yapılması yoluyla “aman ezen ulus şovenizmine düşmeyelim” gerekçesiyle Türkiye solunu Kürt ulusal hareketinin peşine takmanın teorisi yapılmaktadır. Geçmişte bu, Sovyetler Birliği’ne karşı yapılırdı. İnsanlar “Anti-Sovyetik olursunuz” diye korkutularak artçılığa teşvik ediliyorlardı.

Ezen ulus ve ezilen ulus kavramları elbette çok önemli. Ama bu kavramlar bize sosyalist hareket olarak kendi gerçekliğimizi görmemize engel olmamalı. Biz Türkiye’de Fethullahçılar dahil bütün burjuva ve küçük-burjuva hareketlerin kendi peşlerine takmaya çalıştığı Türkiye soluyuz. Bağımsızlığımızı koruyamazsak geleceğimiz kalmaz.  Bizim görüşümüz; kişilikli ve bağımsız bir devrimci hareketin geliştirilmesi yönündedir. Bu anlamda, sonunda ne olacağı belli olmayacak bir sürecin gözümüz kapalı “arkasında” olmamız mümkün olamaz. Barışı destekleriz. Kürt halkının ayrılma hakkı dahil ulusal demokratik haklarını savunuruz. Gerillanın silahsız siyaset yapma hakkını ve Öcalan’a özgürlüğü de destekleriz. Ama barışa, demokrasiye ve Kürt sorunun çözümüne hizmet etmek için Kürt ulusal hareketinin peşine takılmamız, Öcalan’ın arkasında durmamız gerekmez.  Peki süreç bu şekilde işlerken, devrimcilerin planı ne olmalı? Devrimciler sürecin neresinde durmalı? “Devrimciler tabii ki bu işin öznesi olmalı” diye keskin solcuların yazılarını okuyoruz. Ne yazık ki solun politikasızlığı, kendisine güvensizliği onu çok kötü bir çizgiye sürüklüyor. Kısa bir zaman evvel okuduğumuz bazı solcular “süreçte en devrimci adım Kürt Hareketinin yanında olmaktır” diyerek çaresizliklerini gizliyorlardı. Hatta gidip BDP’ye üye olmaya dek vardırdılar süreci kimileri. Böylece kendilerini “en devrimci” olarak da niteleyebildiler. HDK ile “sol birleşiyor”du. Elimizdeki sol şans (!) bu idi. Hala öyle düşünüyor olacaklar. Yolları açık olsun. Fakat sürecin onlara neler kazandıracağını, “kraldan çok kralcılığın” neye yarayacağını tekrar düşünmelerini isteriz.

Öte yandan, Kürt Ulusal Hareketi ile ittifak sorununu geçen sayımızda da incelemiştik. Biz onları “ittifak” olarak görsek dahi, onların bizi “müttefik” olarak değerlendirip, değerlendirmediği ayrı bir sorudur. İnsan düşünmeden edemiyor. Her şeyi geçelim, “çözüm” süreci için bu ittifaklardan tek birinin görüşü alındı mı? Peki süreci “koşulsuz” destekleyenler; nasıl bir barış olacağını, ne ile sonuçlanacağını bilebiliyor mu? Bize sadece her şeyi MİT ile kotardıktan sonra propaganda niteliğinde bilgiler veriyorlar. Bizi özne görmüyorlar. Bu noktada “zorla” ittifak kurulması mümkün  müdür? Asıl olan aradaki ilişkiyi nasıl tanımladığın değil; Kürt Ulusal Hareketinin bakış açısı ve reel durum oluyor.  BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder 23 Mart tarihli açıklamasında Öcalan’ın “Muhterem Fethullah Gülen” e olan selamını iletiyor ve notun devamında da Öcalan’ın, Gülen’e “Bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış için birlikte çalışabiliriz, Muhterem F. Gülen’e selamımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim.” sözlerini iletiyor. Ne yazık ki barışın “en ateşli” destekçisi sol cenahtan “Muhterem F. Gülen’e” selama ilişkin henüz tek bir söz gelmedi. Ne yazık ki “özgürlük” hareketinin yazının başında belirttiğimiz Ş. Halis’e olan tutumu ile alakalı açıklama gelmedi.  Maksadını aşar “iyi niyetli” yaklaşımların kimseye yararı dokunmaz. Diğer sol gruplardan arkadaşlar, süreci iyi tahlil edebilmeli. Yeri geldiğinde Reel Sosyalizm eleştirisi ile kendisini var eden, yeri geldiğinde dışındaki solu yerden yere vurabilen siyasi grupların, iş Kürt Ulusal Hareketine geldiğinde olanları görmezden gelmesi; kendisine yapılan haksızlıkları dahi “zarar görmesin” diye dilendirmemesi özgürlükçü bir ideali savunan devrimci harekete yakışmaz. Yazının başından beri tutarlı, dik duruşlu ve bağımsız bir sol hareketin yaratılması gerektiğini vurguluyoruz. Amacımız budur. Muhakkak ülkede çeşitli demokratik kazanımların yaşanması solun da lehine olacaktır. Fakat birkaç demokratik kazanım yanında bütün bir bölgede Emperyalizmin daha da güçlenecek hamleler yapması, uzun vadede Kürtler de dahil tüm halkların zararına olacaktır.

Kürt ulusal hareketi bir ulusal mücadeleye önderlik ediyor. Bu mücadelenin içinde demokratik gelişmeler de oluyor olumsuz gelişmeler de. Mesela Kürt halkının bazı ulusal demokratik haklarının kabul edilmesi olumludur. Ama Kürt ulusal hareketi aynı zamanda kitlelerde Öcalan’a tapınma yaratan, kitleleri körü körüne inanmaya teşvik eden, kendisine karşı çıkanlara karşı anti-demokratik metotlara kolay başvurabilen bir hareket. Ayrıca son 1 Mayıs gösterdi ki Kürt sorunun çözümü yolunda atılan her adım otomatik olarak demokrasi getirmiyor. İşte görüyoruz, AKP Öcalan ile anlaştıktan sonra sol güçlere karşı daha da sertleşti. Dolayısıyla Türkiye solunun bağımsızlığı çok önemlidir. Bu noktada devrimciler süreci doğru tahlil etmeli ve halkta dayanışmacı, yenilikçi ve tutarlı çalışmalar yapabilen, bağımsız bir sol örgütlenmenin geliştirilmesine destek olmalıdır. Bu noktada çalışmalarını sürdürmelidir.

, , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir