SIFIR LAİKLİK AÇILIMI!

Rahmi Yıldırım

Aylardır “açılım” konuşuluyor, açılım üstüne açılım yapılıyor!
Sözüm ona Kürt meselesini çözeceklerdi.
Başbakan’ın söylediğine göre, açılım devlet politikasıydı..
Cumhurbaşkanı da “Türkiye’nin en önemli meselesi”nin çözümü, açılımın başarısı için ülkenin önünde “tarihi fırsat” bulunduğundan söz ediyordu.
Hatta Genelkurmay Başkanı’nın “Cumhuriyeti kuran Türkiye halkı” vurgusu, açılıma asker desteği olarak görülüyordu.
Açılım için hayli kararlı ve ivecen görünüyorlardı. Başbakan, “Demokratik açılım sürecinde kararlıyız. Bedeli ne olursa olsun çözeceğiz. Rahat değiliz, yılbaşı bile geç.” diyerek, TBMM açılır açılmaz adım atacaklarını söylüyordu.
Aslında adı ne olursa olsun, Kürt meselesini halkların eşitliği ve kardeşliği bağlamında hakça çözüme kavuşturacak niyet ve cesaretin olmadığı, sağcı burjuva kafasının bu meseleyi çözemeyeceği, Okyanus ötesinde yazılan reçetelerden çözüm çıkmayacağı, ümmetçi-milliyetçi zihniyetten hakça çözüm beklenmemesi gerektiği ortadaydı.
Nitekim önce “Kürt açılımı” değil, “demokratik açılım” olacağı söylendi. Sonra “demokratik açılım” da değil, “milli birlik projesi” olmasında karar kılındı. Ama açılım veya proje kapsamında neler yapılacağı hiç açıklanmadı. Sonunda, aylardır konuşulan açılımın içinin doldurulamayacağı, en yetkili ağızdan itiraf edildi.
Sorunun hakça çözümü için anayasa değişikliğinin zorunlu olmasına karşılık, Başbakan ABD’den döner dönmez, “Parlamento buna hazır değil, kurumlar buna hazır değil” diyerek açılımın ruhuna Fatiha okudu. (26 Eylül 2009)
Açılımın koordinatörü İçişleri Bakanı da “Bu dönemde sivil bir anayasa çalışması bu parlamentoda olmaz. Ama ne olur? 2011 seçimi… Bundan sonraki seçim bütün partiler açısından sivil bir anayasa seçimi olur artık.” diyerek, Başbakan’ın dediğini tekrarladı. (Taraf, 28 Eylül 2009)
En hafif deyişle, kamuoyu aptal yerine kondu.
* * *

Hesap sorma kültürü gelişmediğinden, kamuoyu bundan sonra da aptal yerine konacaktır..
Sıradaki açılım, “pasif laiklik” açılımıdır!
Görünen o ki, Türkiye seçim atmosferine girmiştir; Kürt açılımı siyaset bezirgânlarının seçim malzemesine dönüşecek; kamuoyu bu kez “aktif dindarlık” açılımı ile aptal yerine konacaktır.
Kürt açılımı gibi “pasif laiklik” açılımının ilhamı da yurt dışından geldi. İktidar partisi için sözüm ona “sivil” anayasa taslağı hazırlamasıyla ünlenen Prof. Dr. Ergun Özbudun ve Londra Üniversitesi’nden Prof. Dr. William Hale ortak kitap yazmışlar. Ortaklar, Türkiye’nin “militan, dayatmacı, aktif laik” oluşundan yakınmışlar, “pasif laikliğe” geçmesini istemişler.
Henüz Londra’dan Türkiye’ye gelmeyen kitap konusunda gazetecinin sorularını yanıtlayan Özbudun’a göre pasif laiklikte “Devlet dinler karşısında tarafsızdır; bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafededir, din ve mezhep temelinde ayrım yapmaz, din ve devlet kurumları birbirinden ayrıdır. Aslında bu laikliğin evrensel tanımıdır.” (Akşam, 23 Eylül 2009)
Gazetedeki söyleşide laik devletin konumunu doğru tanımlamasına karşılık, Türkiye’de din-devlet ilişkisini çözümlerken Özbudun açıkça kavram kargaşası yaratmaktadır.
Ergun Özbudun, Türkiye’de aktif, militan, dayatmacı bir laiklik olduğundan söz etmektedir. Özbudun’un tanımlamasıyla “dini vicdanlara ve özel alana hapseden, dinin kamusal görünürlüğünü tümüyle yasaklayan, üniversitelerde türban yasağı uygulayan, türban yasağını kaldırmaya yeltendi diye iktidar partisini kapatmaya kalkan” bir laiklik. Devlet insanları laikleştirme misyonuyla yükümlüdür; devlet eliyle açılan imam hatip okullarında ise İslamcı ideoloji aşılanmamaktadır.
Özbudun çözüm olarak pasif laikliğe geçilmesini, dinin kamusal alanda görünürlüğü önündeki engellerin ve üniversitelelerdeki türban yasağının kaldırılmasını önermektedir. Hizmet veren kamu görevlilerinin, örneğin yargıçların türban takmasının doğru olmayacağını söyleyerek de kendince lütufta bulunmaktadır!
Abdullah Gül RP milletvekiliyken, “Düzen Türkiye’de İslamı caminin içine hapsetti. Biz İslamı hayat tarzı olarak görmek istiyoruz…” demiş. (Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 26 Eylül 2009)
Abdullah Gül’ün deyişine uygun olarak dinin kamusal alanda görünürlüğü önünde engel kalmadığında, Özbudun’un adlandırmasıyla pasif laikliğe geçildiğinde, örneğin kadın-erkek ilişkileri nasıl olacaktır? Aktif dindarlar farklı hayat tarzlarına var olma hakkı tanıyacaklar mıdır? Ergun Özbudun’un kitabında bu soruya da bir yanıt vardır herhalde.
Belirtmeli ki, Türkiye’deki din-devlet ilişkisini, “aktif”, “militan”, “dayatmacı”, ne şekilde nitelendirilirse nitelendirilsin, laiklik diye tanımlamak, ağır derecede riyakârlık yüklü bir kavram kargaşasıdır. Türkiye’de devlet biçimi elbette teokrasi değildir ama laiklik de değildir. Türkiye’de din-devlet ilişkisi, verili üretim tarzını emekçi sınıfların zihninde meşrulaştırmaya, sömürü ve baskıyı zihinlerde bulanıklaştırmaya yönelik denetim ilişkisidir. Bu denetim ilişkisine özünde ne “beyaz Türk laikleri” itiraz etmektedirler ne de “yeşil beyaz Türk İslamcıları”.
Yine belirtmeli ki, bir bilim adamının Türkiye’deki din-devlet ilişkisini çözümlerken, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bir kurumu, devlet eliyle açılmış imam hatip mekteplerini, devlet okullarında salt bir mezhebi öğretmeye yönelik zorunlu din derslerini, farklı inanç gruplarına yönelik inkâr ve asimilasyonu görmeyip sadece üniversitelerdeki türban yasağını görmesi, yeterince alçaltıcı bir riyakârlıktır.
Siyasal İslam’ın laikliğe kapalı totaliter ideolojisine gözlerini tümüyle kapamak, laikliğin evrensel ilkelerini “pasif laiklik” diye hafifletip “yeşil beyaz Türk İslamcılığı”na meze yapmak, dinin kamusal alanda görünürlüğü gibi masum gözüken bir gerekçeyle totaliter bir hayat tarzı dayatmasına kapı aralamak da fazlasıyla alçaltıcıdır.
Yine de isimlendirme üzerinde vakit ve enerji yitirmeyip, pasif laikliğe geçelim. İlahî egemenlik alanı ile beşerî egemenlik alanı ayrılsın, din ve devlet birbirlerine karışmasınlar. Devlet bütün din, mezhep ve hatta dinsizlere eşit mesafede tarafsız dursun.
Peki, iktidar partisinde yuvalanmış İslamcı demokratlar(!), laik fetvacıları Özbudun ve yol arkadaşları, gerçekten pasif laikliğe razı mıdırlar?
Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilerek, dinsel hizmetlerin finansmanı ve yürütülmesinin cemaatlere bırakılması…
Cami masraflarının kamu bütçesinden karşılanmasına son verilmesi, ibadethanenin müdavim cemaatin oluşturacağı vakıf veya derneklere devredilmesi…
İmam hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin devlet okulu olmaktan çıkarılıp, müfredatı devlet tarafından kontrol edilmek kaydıyla vakıf ve cemaatlere devredilmesi…
Din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılıp isteğe bağlı olması, isteğe bağlı derslerde bütün dinler hakkında eşit duruşlu bir müfredat uygulanması…
Pasif laiklik diye tutturan iktidar partisi kodamanları ve liberal borazanları bunları içtenlikle benimsemeye hazır mıdırlar?
Sorular çoğaltılabilir ve aslında yanıtları da bellidir.
Türkiye’de laiklik ve Kürt sorunları tartışmalarının en önemli zafiyeti samimiyetsizliktir, ikiyüzlülüktür.
“Pasif laiklik” tartışmasında da öyledir.
Laikliğin evrensel ilkeleri “pasif” diye hafifletilirken asıl maksat “sıfır laiklik” olabilir mi?

3 Ekim 2009

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir