TAKSİM KOMÜNÜ “ARTIK HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK”

Alican ÖZALP/ 01.08.2013

Türkiye siyasi tarihinin okuduklarımız ve yaşadıklarımızdan bildiğimiz kadarıyla en hareketli iki ayını geride bıraktığımız şu günlerde diktatörlüğün baskılarını en şiddetli bir biçimde hissediyoruz. Bu baskılar ölümler, sakatlıklar ve cadı avlarıyla mahkum edilen gençlik, baskı altına alınan özgür medya ve aydınlar şeklinde karşımıza çıkıyor.

AKP hükümeti eline yüzüne bulaştırdığı Suriye politikalarına karşı tepkilerin bir halk hareketine dönüşmesinin verdiği korkuyla bütün toplumu ve kurumları baskı altına alarak yıldırma politikalarıyla pasifize etmek istemektedir. Kendinden olmayanları öldürenleri kollamakta, kendi gibi düşünmeyen herkesi tehdit edip halkı ikiye ayırmaya çalışmaktadır. Yasama, yürütme ve yargı organları kuvvetler birliği ilkesiyle Recep Tayyip Erdoğan’a devredilmiş gibidir. Sıradan bir korkunun ecele faydası vardır belki ama bu defa işin çok ciddi bir boyuta geldiğini AKP’nin saldırgan tutumları faşist diktatörlük uygulamalarından anlaşılmaktadır.

Ortadoğu’da emperyal bir güç olma hevesine kapılan AKP hükümeti geldiği günden beri ılımlı İslamcılık adı altında din kardeşi Arap ülkelerine düşmanca davranmış, emperyalist oyunların oynanmasına ön ayak olmuştur. Son süreçte hedefte Suriye politikaları AKP’yi politika değişikliğine ve aşırı derecede tutarsızlığa sürüklemiştir. Bu süreçte hem Roboski’de Kürtleri katletmiş, hem de çözüm süreci için adım atmıştır. Son olarak katil-maktul iftar yemeğinde buluştu. İşte çözüm sürecini aslında küçük bir gelişme özetlemektedir.

AKP ve Öcalan arasında görüşmeler sonucu başlayan, her iki tarafın da çizgilerini tutarsızca değiştirdiği bir süreç olarak önümüze çıktı. İslam çatısı altında yaşama söylemleri gibi kırk yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek gelişmeler yaşandı. Muhalefetin ciddi isimlerinden olan Demirtaş ağırlıklı BDP cephesinden hükümeti destekler nitelikte ilginç açıklamalara şahit olduk. Reyhanlı katliamında hükümetle hareket etme çağrısı, Lazkiye göndermesi ve Gezi sürecindeki tutumları akla gelen ve akıllardan silinmeyecek Demirtaş ve BDP cephesindeki tutarsızlıklardır. Bu sürecin içinde fazla meselenin Gezi sürecine gelişine şöyle devam edebiliriz.

Çözüm süreci ile Kürt halkının iyi niyetlerini suistimal eden AKP hükümeti Kürtleri bir nevi barış gerekçesiyle sokaklardan çekmiş, devrimci aktivistlere karşı şiddetini arttırmakta çekinmemiştir. 1 Mayıs Yayalaştırma Projesi dolayısıyla alanın büyük kitleyi kaldıramayacağı bahane edilerek kapatılan Taksim Meydanı o günden sonra her geçen gün daha hareketli günler geçirmiştir. İşin ilginç yanı, Meydan ve Gezi Parkı 31 Mayıs’tan sonra çok daha fazlası bir kitleye iki hafta boyunca kaldırabilmiştir. 1 Mayıs ve 6 Mayıs süreçlerinden bildiğimiz gibi Taksim yasağı şiddetini arttırarak devam etti. Devrimci, demokrat ve yurtsever kesimlerin eylemlilik hallerini bastırmakla kalmayan AKP aynı zamanda halkın hak ve özgürlüklerine müdahalelerini dayatmacı bir politikayla devam ettirmektedir, Recep Tayyip Erdoğan ise bilirkişi olarak konuşmalarında “ben bilirim” “biz biliriz” “çok iyi biliriz” safsatalarını sürekli kullanma durumuna gelmiştir. Halkın nasıl yaşayacağına, ne yiyeceğine, ne içeceğinden tutun, kaç çocuk doğuracağına kadar her şeye karışmaya devam etmiştir.

Halk artık içten içe bu baskıları kaldıramaz duruma gelmiştir. Son olarak rantsal dönüşüm projeleriyle kentleri, köyleri yağmalayan; ormanları meraları yok eden AKP, devrimciler ve emekçi halkımız için büyük değer taşıyan Taksim ve Gezi Parkı’nı da sermayeye peşkeş çekmeye başlamıştı. Gezi parkında sökülen ağaçlar belki de AKP’nin en büyük pişmanlığı olmuştur. Üç ağaç için yükselen ses, halk yığını halinde Anadolu yakasından Taksim’i almaya geldiğinde “Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor; belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak” sözünü hatırlattı. Evet o çelik aldığı suyu unutmamıştı. Taksim polisten temizlendiğinde her yerde bu kalıntıları görmek mümkündü.

Tarihi bir süreçti bu. Taksim’den egemen güçler dışarıya atılmış, Gezi halkı kendi kendini yönetmeye başladığı Taksim Komünü’nü kurmuştu aslında. Orada yaşanan onca güzel anıdan bahsetmek için belki cilt cilt kitap yazmak gerekebilir ama esas hatlarıyla orada empati yapma ve paylaşma olguları öğrenilmiş, hoşgörü ve dayanışma kültürü oluşmuştur. Taksim’de iki hafta süren Taksim Komünü her ne kadar unutulmayacak bir anı olarak kalsa da bana göre Taksim’in dağıtılması direnişçiler açısından olumlu sonuçlar doğurdu. Çünkü iki haftanın sonlarına doğru yaşanan gelişmelerin verdiği huzursuzluk, Taksim’de kapalı kalma düşüncesi insanları bunaltmaya başlamış gibiydi. Dağıtıldıktan sonra sadece Taksim’de değil, her bölgede insanlar yakın oldukları parklarda forumlar düzenleyerek direnişi daha verimli, daha üretici hale getirerek anlam kazanmasına ön ayak oldular. Çünkü Türkiye’nin dört bir yanında parklarda forumlar düzenleniyor, insanlar kendi sorunlarını kendileri çözüyor, oralarda dayanışma kültürünü geliştiriyorlardı. Bu açıdan ele aldığımızda Taksim’in dağıtılmasını direnişin gelişmesi, yayılması olarak görebiliriz.

AKP hükümeti bütün baskılara rağmen sonunun geldiğinin farkındadır. Yenilmiştir ve yenilmeye devam edecektir. Suriye politikasıyla başlayan sürecin oynanan bütün oyunlara rağmen orada Esad’ın gerici çetelere karşı yenilmemesi ve AKP’nin Esad politikası olarak gördüğü Kürtlerin Rojava devrimindeki gelişmeler de AKP hükümetini fazlasıyla rahatsız etmiştir. Sonuç olarak AKP yıllarca sürdürmeye çalıştığı içeride baskıcı, dışarıda ise emperyal politikaları eline yüzüne bulaştırmıştır.

Aslında hayalini kurduğumuz dünyanın fragmanını yaşadık biz o iki haftada. Burada özellikle bahsetmek istediğim Türk ulusalcısı kesimin ilk defa kitlesel olarak sokaklara çıkıp barikatlarda direndiği bir ortam oluşmasıdır. Orada olumsuzluklar da oldu elbet ancak genel anlamda doğudaki Kürt kardeşini omuz omuza direnişte tanıyan ve onu yandaş medyadan izleyip anlamadığı için kendini suçlu hisseden bir kesim oluştu. Bu noktada asıl ‘çözüm süreci’ bana göre halkların dayanışmasıyla, direnişiyle oluşan Gezi direnişidir. İstanbul’dan sonra en ağır biçimde Ankara ve Hatay’da olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanını ayağa kaldıran bu direniş çözümün ezilen halkların ortak direnişinde olduğunu, asıl düşmanın oligarşik devlet olduğunu ve o devlete ihtiyacımız olmadığını bu direnişte net bir şekilde göstermiştir.

Tabi bütün bunların farkına varan sadece biz değiliz. AKP hükümeti yaptığı baskıların farkındalık yarattığını görmesine rağmen aynı yöntemi şiddetini kat kat arttırarak emekçileri, devrimcileri, direnişçi halkımızı, destek veren sanatçıları, medyayı, yargıyı, meslek odalarını ve destek veren bütün organları tehdit edip, mahkumiyete sevk etmeye devam etmektedir. Halkı birbirine karşı kışkırtarak direnişçileri kırdırmaya çalışmakla kalmayıp esnafı da direnişçilere düşman etmeye çalışmaktadır. Her gün cadı avına devam edip öğrencileri bursla, sabıkayla tehdit etmektedir.

AKP bütün bunları yapmasına rağmen direnen halkımızın direnişe olan bağlılığı ve inancı artmaktadır. AKP hükümeti bütün baskılara rağmen sonunun geldiğinin farkındadır. Yenilmiştir ve yenilmeye devam edecektir. Suriye politikasıyla başlayan sürecin oynanan bütün oyunlara rağmen orada Esad’ın gerici çetelere karşı yenilmemesi ve AKP’nin Esad politikası olarak gördüğü Kürtlerin Rojava devrimindeki gelişmeler de AKP hükümetini fazlasıyla rahatsız etmiştir. Sonuç olarak AKP yıllarca sürdürmeye çalıştığı içeride baskıcı, dışarıda ise emperyal politikaları eline yüzüne bulaştırmıştır. Artık Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, Türkiye’de de son sözü demokrasi savaşını kazanan halkımız söyleyecektir.

Zafer direnen emekçi halkların olacaktır!

Her yer Taksim her yer Direniş!

, ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir