Türkiye ve Dünyada Geçen Ay....

Sivas’ı Unutmadık Unutmayacağız!

 

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 33 aydınımız gerici yobazlarca yakılarak katledildi. Devlet güçlerinin gözetiminde gerçekleştirilen katliamın üzerinden 13 yıl geçmesine rağmen içimizdeki yangını bugün hala sönmedi.

 

Gerici ve faşist güçlerce gerçekleştirilen, 33 aydın, yazar ve sanatçının yaşamını yitirdiği Sivas katliamı, başta Sivas, İstanbul, Ankara olmak üzere çeşitli il ve ilçelerde düzenlenen gösterilerle lanetlendi.

 

İstanbul’da kavurucu Temmuz sıcağı altında gerçekleştirilen 2 Temmuz Sivas katliamını protesto mitingine binlerce insan katıldı. Çeşitli devrimci grup, siyasi parti ve demokratik kitle örgütünce oluşturulan kortejler 2 Temmuz 2006 günü saat 13.00’da Haydarpaşa Numune Hastanesi önü ve Haydarpaşa Gar tarafında toplandı. Uzun bir bekleyişin ardından kitleler buradan Kadıköy Meydanı’na doğru yürüyüşe geçtiler. Kortejler miting alanında yerlerini aldıktan sonra Sivas’ta ve devrim mücadelesinde yitirilen devrim şehitleri anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.

 

Mitingde konuşan Nesimi Çimen’in eşi Makbule Çimen katliam gecesi yaşadıklarını anlattı. Sadece barış için gittiğimiz Sivas’ta yakılmak istendik. Eski adalet bakanı Şevket Kazan, onların avukatlığını yapıyordu. Bana geçmiş olsun dediğinde, beni yakanı savunuyorsunuz, avukatlığını yapıyorsunuz, sonra da geçmiş olsun diyorsunuz, kişiliğinizden şüpheleniyorum dedim. Bu insanlar iktidardalar. Sivas’ta katliam yapanların bugün ülkeyi yönettiğinden söz eden Çimen, "Madımak Et Lokantası olamaz" diyerek Otelin müze yapılmasını istedi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği adına yapılan konuşmada da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi istendi. Coşkunun ve öfkenin birarada olduğu miting Grup Yorum ve Vardiya Müzik Grubu'nun türküleri ve marşlarıyla sona erdi.

 

Direnişçiler de mitingine "Katiller Halka Hesap Verecek/ODAK" yazılı pankartla ve ODAK ve Genç Direnişçi flamalarıyla katıldı. "Yürüyüş boyunca, "Katiller Halka Hesap Verecek", "Katil ABD Ortadoğu’dan Defol", "Faşizme Karşı Omuz Omuza", "Sivas Şehitleri Ölümsüzdür", "Kahrolsun MIT, CIA, Kontr-gerilla", "Yaşasın Halkların Kardeşliği", "Sivas’ın Hesabı Sorulacak", "Sivas’ı Unutmadık, Unutmayacağız" sloganları sık sık atıldı.

 

 

Sivas Şehitlerini Sarıyer’de Andık

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta 35 aydın, yazar ve sanatçı gerici faşist güçler tarafından yakılarak katledildiler. Bundan 13 yıl önce meydana gelen katliamda ölenler  tüm unutturulma çabalarına karşın unutulmadılar. Sivas olaylarının yıl dönümünde katledilenler çeşitli etkinliklerle anıldılar. Bu etkinliklerden biri de 1 Temmuz Cumartesi akşamı Sarıyer Dağevleri 2 Temmuz Parkı’nda  gerçekleştirildi.

 

Biz Odak okurları olarak bir ay öncesinden Sivas şehitlerini anma etkinliği hazırlıklarına başladık. Her yıl yaptığımız ve geleneksel hale gelen etkinliğe son iki hafta kala dışımızdaki devrimci ve ilerici güçlere birlikte yapma önerisi götürdük. Biz diğer devrimci güçlerle görüşmeye başladığımız sırada Halkevcilerden bir çağrı aldık. Ve toplantıya katıldık. Toplantıya Odak, Halkevleri, Partizan, ÖDP, DTP, SHP, Boğaziçi Çevre Derneği, Kaldıraç katıldılar. Toplantıda Halkevleri, etkinliğin Büyükdere parkında yapılması önerisini getirdi. Bunun üzerine biz anma etkinliğine çok önceden hazırlandığımızı ve 2 Temmuz Parkı’nda yapacağımızı ilan ettiğimizi belirttik. 2 Temmuz Parkı’nın bizim için ayrı bir önemi olduğunu,  bu parka  isminin 2 Temmuz Sivas şehitleri anısına bizler tarafından  verilmiş olduğunu ve bu açıdan etkinliğin 2 Temmuz Parkı’nda yapılmasını istediğimizi söyledik. Olumlu karşılandı ve etkinliği ortaklaştırma kararı alındı. Toplantıda Odak, Kaldıraç, Halkevleri ve DTP’den oluşan bir eylem komitesi seçildi ve görev bölüşümü yapıldı. Ortak bir metin hazırlandı.

 

1 Temmuz Cumartesi akşamı saat 18.30 olarak belirlenmiş olan etkinlik, teknik bir takım aksamalar nedeniyle saat 20.00 de başladı.

 

Parkın içinde bulunan basket sahasının tellerine "2 Temmuz’u Unutmadık Unutturmayacağız" pankartı asıldı. Anma etkinliği Sivas’ta katledilenlerin ve devrim davasında şehit düşenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşu ile başladı. Ardından ortak metin okundu. Selda, Özgür, Eren ve Seda küçük kardeşlerimiz hep birlikte Nazım Hikmet’in "Kız Çocuğu ve Hürriyet Kavgası" şiirlerini okudular. Üç arkadaşımız da Cemal Süreyya, Nazım Hikmet ve Ahmet Arif’den birer şiir okudular. Daha sonra Başka Kültürevi Müzik Atölyesi topluluğu türkü ve marşlardan oluşan bir dinleti sundu. Bu arada Filistin Halkıyla Dayanışma Derneğinden bir arkadaş son günlerde Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına yönelik yoğunlaşan saldırıları ve uyguladığı vahşete dikkat çeken kısa bir konuşma yaptı. İzleyiciler, konuşmayı "Filistin Halkı Yalnız Değildir" " Katil İsrail Filistin’den Defol" sloganları ile tamamladılar. Ardından program 12 Eylül faşist cuntası tarafından idam edilen Mustafa Özenç’in "O Büyük Gün Geldiğinde" şiiriyle son buldu. Demokratik Alevi İnisiyatifi ve Emekçi Hareket Partisi de etkinliğimize destek verdi.

 

Etkinlik boyunca sık sık " Sivas’ı Unutma Unutturma" "Sivas’ın Hesabı Sorulacak" " Dün Maraş’ta Bugün Sivas’ta Çözüm Faşizme Karşı Savaşta" "Yaşasın Halkların Kardeşliği" "Biji Biratiye Gelan" sloganları atıldı.

 

 

Sarıgazi’de Sivas Katliamı Lanetlendi

14’üncü yılında  Sivas Katliamı Sarıgazi’de yapılan bir dizi etkinlikle lanetlendi. 2 Temmuz dolayısıyla bir araya gelen bölgedeki devrimci güçler tarafından önce bir platform oluşturuldu. ODAK okurlarının da yer aldığı platformda ilk iş olarak çalışma grupları oluşturuldu. Ardından hızlı bir şekilde afiş ve bildiler çıkartıldı.

 

Çıkarılan bildiriler 1 Temmuz 2006 Cumartesi günü saat 17.00 sıralarında Sarıgazi’de kurulan Cumartesi Pazarı’nda propaganda konuşmaları eşliğinde dağıtıldı. İnsanları Sivas Katliamını lanetlemeye çağırdık. Bildiri dağıtımı sürerken bir yandan da çıkartılan afişleri astık. Sarıgazilileri 2 Temmuz günü yapılacak protestoya çağırdık.

 

2 Temmuz 2006 günü akşam saat 20.00 sırlarında Demokrasi Caddesi sonu; Vatan İlköğretim Okulu onunda toplanarak kortejler oluşturmaya, flamalarımızı açmaya  başladık. Kortejin en önünde "2 Temmuz’u Unutmadık, Unutturmayacağız/ Sarıgazi Halkı" pankartı açıldı. Pankartın ardında ise katliam şehitlerinin resimleri taşınıyordu. Yürüyüş başladıktan bir süre sonra hazırlanmış olan meşaleler yakıldı ve yürüyüş coşkulu bir şekilde devam etti. Kortej, yürüyüş boyunca katılanlarla birlikte 500’ü bulmuştu.

 

Yürüyüş boyunca "Sivas Şehitleri Ölümsüzdür", "Katil Devlet Hesap Verecek", "Sivas’ı Unutma, Unutturma", "Dün Maraş’ta, Bugün Sivas’ta Çözüm Faşizme Karşı Savaşta", "Sivas’ın Katili Çete Devleti", "Devrim Şehitleri Ölümsüzdür", "Yaşasın Devrimci Dayanışma" sloganları atıldı.

 

Yürüyüş kolu Sarıgazi merkeze ulaştıktan sonra Demokrasi Caddesi’nin bir bölümü trafiğe kapatılarak insanlar anmaya çağrıldı. Şehitler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Ardından basın metni okundu ve sloganlarla protesto sonlandırıldı.

 

Sarıgazi’den bir Direnişçi

 

 

 

 

Geleneksel Divriği Pilav Şenliği

Divriği Pilav Şenliği'nin 22ncisi, 24 Haziran 2006 tarihinde İstanbul Mehmet Akif Ersoy Piknik Alanı'nda yapıldı.

 

Arif Sağ, Sevcan Orhan, Ümit Yılmaz, Nurgül Ateş, Kardeş Türküler, Gökhan Birben, Şahin Aydın, Adem Aslandoğan, Nurettin Özcan, Grup Yorum ile halk oyunları ve semah ekiplerinin yer aldığı şenlikte bir konuşma yapan Divriği Kültür Derneği Başkanı Rıza Gürünlü, "Derneğimiz; savaşa karşı insan haklarından, barıştan, emekten ve demokrasiden yana kurumlarla birlikte toplumsal muhalefet görevini de yerine getiriyor" dedi.

 

Geniş katılımı ve zengin programıyla her yıl Divriğililerin ötesinde bir katılım sağlayan organizasyonda bu yıl da gelenek bozulmadı. Sabahın ilk saatlerinde otobüslerle ve özel araçlarıyla piknik alanını dolduranlar, davul zurna eşliğinde halayların oynandığı, türkülerin okunduğu güzel bir gün geçirirken, piknik alanında değişik siyasi ve kültürel örgütlerin kurduğu standları da ziyaret etme fırsatı buldular.

 

Biz de Direnişçiler olarak şenlik alanında yan yana iki ayrı stand açtık. Odak standında dergi ve yayınlarımızı tanıtıp satarken, "Erol Zavar’a Özgürlük" pankartının da yer aldığı diğer standda, "Erol Zavar’a Özgürlük"  kampanyasının yeni hazırlanan broşürlerini ve Erol Zavar’ın yeni çıkan Şiir Kitabının satışını yaptık. Ayrıca cezaevinde ve İzmir Emek Kültür Merkezi’nde arkadaşlarımızın yaptıkları el ürünlerini satışını sağladık. Ankara’dan Elif Zavar’ın da gelerek katıldığı standımıza ziyaretçilerin ilgisi yoğundu. Şenlik boyunca piknik alanında özel sayı ve dergi satışını sürdürdük.

 

 

BTS Üyeleri’nden Haydarpaşa’da "İşgal" Eylemi

"Haydarpaşa’yı İşgal Ettirmeyeceğiz"

Haydarpaşa üzerinde oynan oyunlar devam ederken Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) İstanbul 1 Nolu Şube üyeleri 12 Haziran 2006 tarihinde Haydarpaşa Gar merdivenlerinde Haydarpaşa Garı'nın 3. katının İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı faaliyet yürüten İstanbul Metropolitan Planlama Bürosu'na (İMP) tahsis edilmesini protesto eden kitlesel basın açıklaması yaptı. "IMF Defol Haydarpaşa Bizimdir/BTS" imzalı pankartın açıldığı eyleme Liman-İş, TMMOB ve demiryolu işçileri de destek verdi. Eylemde okunan basın açıklaması şöyle:

 

"Savaşlarda ilk önce meydanlar, garlar, limanlar, tersaneler işgal edilir ve ulaşım kanalları ele geçirilir... Bu konuda Atatürk büyük nutukta "ülkemizin bütün tersanelerine girilmiş bütün limanları zapt edilmiş olabilir" diyerek ve sanki o yıllarda bu zamanları görerek uyarı yapmıştır.

Önünde bulunduğumuz, İstanbul’un ve demiryollarının silueti, tarihsel mirasımız olan 100 yaşındaki Haydarpaşa Tren Garı da 1900’lü yılların başlarında İngiliz savaş gemilerinin saldırısına hedef olmuş bir tren garıdır.

 

İşgalciler sadece yabancılar olmaz. Tarihte, işgalcilerin elini kolunu sallaya sallaya memleketlere girmesini sağlayan, yerli işbirlikçileri de var olmuştur. Yakın tarihte Afganistan’da ve Irak’ta olduğu gibi...!

 

IMF’nin hükmeden, seçilenlerin ise hükmedenlere taşeronluk yaptıkları günümüz Türkiye’sinde de durum, hem ülkemiz için, hem de ülkemiz demiryolu sektörü için farklı değildir.

 

Çünkü onlar demiryollarını talan ettirmek için, önce IMF patentli Amerikan firmalarını soktular, yetmedi Kanada firmalarını getirdiler. Sloganları çok netti;

 

"İstasyonları, garları satın, satamadığınızı IMF’ye işbirlikçilik yapmayan hükümetler gelip yeniden açmasın diye yıkın..."

 

Bugün Anadolu’da, bir zamanlar çiftçinin mahsullerini büyük kentlere taşıdığı istasyonlar, garlar bir bir kapatılmış durumda, birçoğu harabeye dönerken, kalanların da yıkılması için TCDD bürokratları tarafından emir verildi.

 

Bu yüzden, adıyla tarihi bir yere ve öneme sahip olan Ankara Gazi İstasyon Binasının adı artık; Yavuz Lokantası... Bugün, demiryollarının tarihinde önemli bir yere sahip olan TCDD Meslek Lisesinin ilk binası olan eski TCDD 2. Bölge Müdürlüğü binası, otel yapılabilmesi için atıl bırakılmış, içindeki çalışanlar Behiçbey’e sürülmüştür. Kayseri Gar, Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmiş, İzmir Alsancak Garı işlevsiz hale getirilmiştir.

 

AKP hükümeti ve onun işbirlikçisi TCDD bürokratları, bugün IMF patentli politikaları aynen uyguluyorlar. İstasyonları kapatıyor, satıyor ya da yıkıyorlar. Ülkemizin yargı organlarının, koruma kurullarının bu yağma ve talana "dur" diyen kararları almasına rağmen, ya atıl bırakılıyorlar, ya da kanun ve yargı kararı tanınmaksızın bu bölgeleri işgal ediyorlar..

 

Kamuoyunun da bildiği üzere, Haydarpaşa Tren Garı ve Limanı, 100 yılı aşkın bir maziye sahip, tarihi bir silüet olma özelliği olduğu gibi, demiryolu ve deniz taşımacılığının can damarını oluşturan bir özelliği, endüstriyel miras olma özelliğine de sahiptir.

 

Ülkemiz kamuoyunun da yakından takip ettiği üzere, bu bölgenin talan edilmesi için ortaya birçok projeler atıldı. Ama demiryolcuların, mimarların, Kadıköylülerin, Üsküdarlıların, İstanbulluların, kentli olma kültürü ve tarihine saygı duyan yurttaşlarımızın kararlı mücadelesi sonucu bu saldırı ve talan projeleri bir bir çöpe atıldı. Tıpkı Galataport’da, Arnavutköy’de, Bergama’da, Sinop’ta ve ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi...

 

Bu bölgeyi ve İstanbul’u Manhattan’a, Dubai’ye benzetmeye çalışarak İstanbullulara, ülkemiz halkına tarihleri ve kültürleri unutturulmak, bir avuç zengine özel, korumalı rant alanları yaratılmak isteniyor. Bunun için tartışmalı yasalar, yönetmelikler çıkartıldı. Kurumların ana statüleri değiştirildi. Bu kurumlardan birisi de demiryollarıdır. Sırf Haydarpaşa Gar ve çevresini talana açıp, demiryollarından ayırmak için Demiryollarının Ana Statüsü değiştirildi. Ama ülkemiz gerçeklerini ve halkı hiçe sayan bu düzenlemeler bir bir yargı organlarına takıldı.

 

Danıştay, geçtiğimiz yıl verdiği kararla, demiryollarının ana statüsünde yapılan bu değişikliği durdurdu. Bunu hazmedemeyen hükümet, 5335 sayılı torba kanunla, bu bölgeyi yeniden tanımlayarak inşaat alanına çevrilmesi için TCDD yönetim kuruluna yetki verdi. Bu yetkiden güç alan TCDD bürokratları, "demiryollarında atılım yapıyoruz, AKP hükümetinin verdiği destek ile demiryollarını geliştiriyoruz" yalanının arkasına sığınarak, demiryollarının kalbine hançer vurmak için harekete geçti...

 

Haydarpaşa’yı talan etmek için önce Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliğine başvurdular, olumsuz yanıt aldılar. Sonra izin için koruma kurullarına başvurdular, olumsuz yanıt aldılar. Israrla gerçekleri ters yüz etmeye çalışan bu zihniyet, talan projelerini hayata geçirmek için uğraşırken, geçtiğimiz ay İstanbul 5 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Haydarpaşa ve bölgesini haklı olarak ve yerinde bir kararla "tarihi ve kentsel SİT alanı" ilan etti. Bunun üzerine panikleyen ve bölgenin inşaat alanı olamayacağını anlayan hükümet ve atadıkları bürokratlar, koruma kurulu üyeleri üzerinde baskı oluşturmaya çalıştı, ama bunda da başarılı olamadılar.

 

Bütün talan hayalleri suya düşen iktidar yeni bir saldırıya geçti. Bunun adı da: Haydarpaşa’yı işgal etmek!

 

Önce Haydarpaşa Limanının yanında, demiryolu arazisi üzerine İDO’ya ait, ne yaptığı belirsiz bir atık tesisi kuruldu. Bugün ise Haydarpaşa Tren Garını 3. katından başlayarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin talan projelerini hazırlattığı anlaşmalı bürosu İstanbul Metropolitan Planlama Bürosuna tahsis etmek istiyorlar.

Ulaştırma Bakanlığı’nı ve TCDD Yetkililerinin kendilerine görev edindikleri tek bir konu vardır, o da satmak; satamadıklarını yıkmak ya da işgal ettirmek.

 

İstanbul’un simgesi haline gelen, demiryollarının can damarı olan Haydarpaşa Tren Garını işgal ettirmeyeceğiz! Haydarpaşa Limanını kapattırmayacağız. Talan amaçlı proje gruplarını buraya sokmayacağız, İstanbul’un kalbine hançer sokan projeler üretmelerine izin vermeyeceğiz."

 

Eylemde, "IMF defol, Haydarpaşa bizimdir!", "Haydarpaşa satılamaz!", "Haydarpaşa'yı işgalciye bırakmayacağız!" yazılı dövizler taşınırken, aynı talepleri içeren sloganlar da sıklıkla atıldı. 

 

 

"Tuzla'da Yargı, Emniyet, İşveren Güdümünde"

Basın açıklamasına saldıran polisler hakkında suç duyurusuna giderken gözaltına alınan ve Tuzla Cumhuriyet savcısının "polise mukavemet"ten tutuklama kararı verdiği Tersane Gemi Yapım-Onarım İşçileri Sendikası'nın (LİMTER-İŞ) Genel Başkanı Cem Dinç ve sendikanın eğitim uzmanı Kamber Saygılı tutuklandı. Avukatların tutuklamaya yaptığı itiraz da gerekçe gösterilmeden reddedilirken, sendikacıların yargılanacağı davanın ilk duruşması 20 Temmuz 2006 tarihinde yapılacak.

 

Tuzla’da bulunan DESAN Tersanesi’nde LİMTER-İŞ üyesi işçiler maaşlarını alamadıkları ve sigortalarının yatırılmadığı için eylemdeydiler. 10 Haziran 2006 tarihinde yapılan eylemde polisler işçilere saldırmış, Dinç ve Saygılı tartaklanırken, Cem Dinç  hastaneden rapor almıştı. Dinç, 11 Haziran 2006 tarihinde olayla ilgili suç duyurusunda bulunmaya giderken de gözaltına alınarak tutuklanmıştı.

 

Aynı gün akşam saatlerinde de Kamber Saygılı suç duyurusu için ifade vermeye gittiğini sandığı sırada, gözaltına alınarak tutuklandı.

 

Cem Dinç ile Kanber Saygılı’nın tutuklanması sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve LİMTER-İŞ üyesi işçiler tarafından protesto edilirken, tutuklanma nedeni olarak da işçilerin talepleri gösterildi. İşçilerin talepleri ise şunlar: 

 

* Pek çok işçinin ölümüne ve yüzlercesinin yaralanmasına yol açan iş koşullarıyla toplama kamplarından farksız olan tersanelerde, iş cinayetlerinin sorumlularının yargılanması,

* İş güvenliği tedbirlerinin alınması,

* Uzun çalışma saatlerine son verilmesi,

* Her tersaneye sağlık ekipmanı sağlanması,

* Hak ettikleri ücretlerin zamanında ödenmesi,

* Yatırılmayan sigorta primlerinin yatırılması.

 

 

Şemdinli Davasında Askerlere 39 Yıl Ceza

Şemdinli'deki Umut Kitabevi'nin 9 Kasım 2005 tarihinde bombalanmasıyla ilgili davada Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi, astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında, 39 yıl 5 ay 10'ar gün hapis cezası verdi.

 

19 Haziran 2006 tarihindeki duruşmada, Kaya ve İldeniz'i "çete kurmak, insan öldürmek, insan öldürmeye teşebbüs ve yaralama" suçlarından hapse mahkum oldular.

 

Davanın üçüncü sanığı itirafçı Veysel Ateş'le ilgili kararsa, avukatının mazeret bildirerek duruşmaya gelmemesi nedeniyle 3 Ağustos'a ertelendi.

 

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın "iyi çocuk" dediği Ali Kaya, rahatsızlığı nedeniyle Ankara'daki Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne sevk edildiği için duruşmaya katılmadı.

 

Mahkeme heyeti sanıklara çete kurmaktan 1 yıl 11 ay 10'ar gün, Zahir Korkmaz'ı öldürmekten 25'er yıl, Seferi Yılmaz'ı öldürmeye teşebbüsten 12'şer yıl ve Metin Korkmaz'ı yaralamaktan da 6'şar ay ceza verdi.

 

Mahkeme çete cezasını oy çokluğuyla, diğer cezalarıysa oybirliğiyle aldı. Yargıçlardan Sinan Sivri, sanıkların "basit çete" suçu yerine Savcı Ferhat Sarıkaya'nın hazırladığı iddianame doğrultusunda Ceza Yasası'nın (TCK) 302'nci maddesinde yer alan "devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozmak"tan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almalarını isteyerek karşı oy kullandı.

Şemdinli davası duruşmaları yazılı ve görsel basında geniş biçimde yer bulurken, Hürriyet’te yer alan Saygı Öztürk’e ait haberde ceza alan Özcan İldeniz’in "beraat bekliyordum, şok oldum" sözlerine yer verildi.

 

Suçüstü yakalanmışlar. Yaptıkları kanıtlanmış ama yine de "pişkinlikle" "beraat bekliyordum" açıklaması yapıyor. Elbette bu nedensiz değildi. Tüm yapılanlar devletin bekası için yapılmıştı ve komutanlarının emirleriyle yapılmıştı. Ve o komutanlarının kendisini koruyacağına inanıyordu. Haksız da değildi. Hep kontracılar, katiller korunmuş, "devleti için kurşun sıkanlar" savunulmuştu. Beklentisi boşuna değildi. Onu azmettiren, sevk ve idare edenlere güvenmişti. Hayal kırıklığına uğradı.

 

Bir kez daha tetikçiler ceza aldılar. Ama onlara emir verenler yine yok.  Şemdinli’de iki astsubay bir tetikçi sağa sola bomba atmışlar. 39 yıl ceza verilmiş olması da adaletin yerine geldiğinin kanıtı değildir.

 

Mahkeme çeteden söz ederek ceza verdi. Ama çetenin yönetenleri kayıp! Kontracılar tek başlarına mı? Ve bu kişilerin eylemleri sadece Şemdinli ile mi sınırlı?

 

Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt, "tanırım iyi çocuktur" diyerek en üst düzeyde sahiplenirken, Polis İstihbarat Müdürü "hırsızın içeride olduğunu" açıkladığı için görevinden alınmıştı. Şemdinli davasının savcısı Sarıkaya, gerçeğin sadece bir bölümüne dokundurduğu, bu işlerin "emir-komuta zinciri dışında olamayacağını" iddianamesine yazdığı için görevinden alındı. 

 

Kontracıların ceza aldığı mahkemeden bir gün sonra yani 10 Haziran 2006 tarihinde işyerine bomba atılan Seferi Yılmaz tutuklandı. Örgüt üyeliği ile suçlanan Seferi Yılmaz aylardır hedef gösteriliyordu.

 

 

ÇHD; “Kadın Tutuklulara Şiddet Uygulandı

Çağdaş Hukukçular Derneği'nden (ÇHD) Avukat Rahşan Aytaç, kapatılan Ulucanlar Cezaevi'nden Sincan Kadın Cezaevi'ne nakledilen siyasi kadın tutuklulara şiddet uygulandığını, kadın tutukluların kendilerine uygulanan şiddet üzerine açlık grevine başladıklarını açıklarken, kadın tutukluların sevk sırasında kafalarının ring araçlarının kapılarına vurulduğunu, dövüldüklerini, vücutlarında belirgin izler olduğunu, Adli Tıp Kurumu'na sevk taleplerinin de reddedilerek delillerin karartıldığını ifade etti.

 

Ulucanlar Kapalı Cezaevi'nde bulunan 50 siyasi kadın tutuklunun 29-30 Haziran'da Sincan L Tipi Cezaevi ve Kadın Kapalı Cezaevi'ne nakilleri sırasında avukatların müvekkilleriyle görüşme talepleriyse kabul edilmedi.

 

Ulucanlar Cezaevi'nden getirilen giysi, mektup ve diğer şahsi eşyaların da "arama tamamlanmadığı ve mektup okuma komisyonu olmadığı" gerekçesiyle tutuklulara verilmediği,  cezaevi hâlâ inşaat halinde olduğundan, tutukluların kalması için uygun olmadığı da verilen bilgiler arasında.

 

 

 

 

 

İşkenceye Karşı Protokol Yürürlükte

Birleşmiş Milletler "İşkenceye ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmeye İhtiyari Protokol" gerekli şart olan 20 ülkenin taraf olmasıyla, yani protokolü iç hukukunda yasalaştırmasıyla, uluslararası sistemde, 22 Haziran'da yürürlüğe girdi.

 

Protokolün en önemli özelliği, işkenceyi önlemede ulusal ve uluslararası çabaları buluşturuyor olması. Protokolü onaylayan ülkeler, bütün gözaltı merkezleri, tutukevleri ve cezaevlerine önceden bildirim olmaksızın yapılan sivil denetim ziyaretlerini kabul etmek zorunda.

 

Türkiye, bu protokolü Eylül 2005'te imzaladı. Ama hâlâ onaylamadı.

 

Protokolü onaylayan ilk 20 ülke şunlar oldu: Arjantin, Arnavutluk, Bolivya, Britanya, Danimarka, Gürcistan, Hırvatistan, Honduras, İspanya, İsveç, Kosta Rika, Liberya, Mali, Maldivler, Malta, Mauritius, Meksika, Paraguay, Polonya, Uruguay.

 

Protokol ne getiriyor?

 

Protokol, bağımsız uluslararası uzmanların taraf olan devletlerin toprakları içindeki gözaltı/tutukevi gibi alıkoyma mekanlarına düzenli olarak ziyaret etmelerine olanak tanıyor. Bu ziyaretlerin amacı, alıkoymanın koşullarını ve alıkonanların gördüğü muameleyi değerlendirmenin yanı sıra, taraf ülkelere koşulların iyileştirilmesiyle ilgili tavsiyelerde bulunmak.

 

Protokol, aynı zamanda, taraf ülkelere alıkoyma mekanlarına düzenli ziyaretlerin gerçekleştirilmesi ve uluslararası uzmanlarla işbirliği yapılması için ulusal bir mekanizma kurma zorunluluğunu da getiriyor.

 

Protokol'ün getirdiği bir başka yenilik de, işkencenin önlenmesinde yeni bir uluslararası mekanizma olan Alt komisyon'un kurulması. Protokol'e göre, bu alt komisyon ulusal mekanizmalarla birlikte çalışacak.

 

 

 

"Kene; Koruyucu Sağlık Hizmetlerinin İflası"

Türkiye'nin farklı bölgelerinde kene ısırması ile oluşan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı görülmeye devam ediyor.

 

Son olarak 5 Temmuz 2006 tarihinde Samsun'da kene ısırması sonucu tedavi altına alınan bir kişi hayatını kaybetti. Böylece son 6 ayda KKKA hastalığından ölenlerin sayısı 14'e yükseldi. Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde ise yedi kişi aynı hastalığın ön teşhisiyle tedavi görüyor.

 

Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise yaptığı açıklamada ortada düşünüldüğü veya aksettirildiği gibi büyük bir salgının olmadığını savunarak, vaka sayısının önceki yıllarda da yüzlerle ifade edilebilecek civarlarda olduğunu ifade etti.

 

Ankara Bölgesi Veteriner Hekimler Odası Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ayhan Filizali ise "Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı koruyucu sağlık hizmetlerinin iflası" olduğunu iddia ederken, "Türkiye'yi son 4 yıldır meşgul eden ve bugüne kadar 36 yurttaşımızın ölümüne neden olan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı, özellikle 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar(sızlık) kararlarının alınması ve 1983'ten sonra bunların tam anlamıyla uygulamaya geçirilmesiyle başlayan, koruyucu sağlık tedbirlerini ihmal eden anlayışın bir sonucudur." dedi.

 

Sağlık Bakanlığı geçtiğimiz yıl başından bugüne kadar 63 Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi vakası görüldüğünü açıkladı.

 

Vakaların görüldüğü iller ve vaka sayısı şöyle:

Amasya (5), Ankara (2), Artvin (1), Aydın (2), Balıkesir (1), Bolu (1), Çorum (9), Erzurum (8), Gümüşhane (1), Karabük (1), Kastamonu (1), Kırıkkale (1), Mardin (2), Sivas (8), Tokat (6), Yozgat (14).

 

Henüz tedavisi bulunmayan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına en çok yakalanma riski olanlar tarımsal alanlarda çalışanlar, kamp yapanlar ve ormancılıkla uğraşanlar.

 

"Vücudun açıkta kalan yerlerini örtün"

Sağlık Bakanı Recep Akdağ "Alınabilecek en önemli tedbir, vatandaşlarımızın kenelerle karşılaşabileceği ortamlarda vücutlarının kol, bacak, ayakları gibi açıkta kalabilecek bölümlerini örtmeleri, çıplak ayakla yere basmamalarıdır" dedi.

 

Özellikle tarımla uğraşanların pantolonlarının paçalarını çoraplarının içine sokmaları gerektiğini söyleyen Akdağ, ''Kene herhangi bir biçimde vücuda yapışmışsa vatandaşlar bunu kendi başına çıkarmaya çalışmamalı, bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Çünkü bilinçsizce yapılan zorlamalarla virüsün vücuda yayılmasını kolaylaştırmış oluyorlar'' diye konuştu.

 

Uzmanlar ise kuş gribi, şarbon, KKKA gibi zoonoz hastalıklarla mücadelede kritik olan durumun hastalığın insana bulaştıktan sonra tedavisi olmadığını, bulaşmadan önce alınması gereken tedbirleri önleyen uygulamaların ortadan kaldırılması gerektiğine vurgu yapıyorlar.

 

Yaşananların veteriner hekimlik açısından insan sağlığını da ilgilendirdiğini belirten uzmanlar Veteriner Halk Sağlığı Komisyonu, Sağlık Bakanlığı bünyesinde mutlaka oluşturulmalı" dediler. Tarım Bakanlığında da  veteriner hekimlik adına ofis oluşturulmasının önemine değinilerek örgütlenmesi tek olup köylere kadar yayılmalı ki halk bilinçlenebilsin dendi. Zoonoz hastalıklarla mücadelede en önemli tedbirin erken uyarı sistemi olduğu konusu da ısrarla belirtildi.

 

Kenelerin yok edilmeye çalışılmasının da boşa bir çaba olduğundan söz eden uzmanlar, bunun mümkün olmadığını sadece tonlarca zirai mücadele ilacını çevreye püskürtmek hem sebze ve meyvelerde hem de hayvansal ürünlerde zirai ilaç kalıntısına neden olacağını ama eğer Tarım Bakanlığı’nın amacı  firmaları zengin etmekse o başka, dediler. 

 

Yapılması gerekenler de şöyle sıralandı:

* Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yeniden organize edilerek Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü merkez ve taşra teşkilatıyla birlikte kurulacak ki öncelikle hayvanlar genel bir sağlık taramasından geçirilmeli.

* Birçok bölgemizde kırsal alanda mezra tipi bir yaşamın olduğunu dikkate alarak bu mezralarda yaşayanlara Koruyucu Sağlık Hizmetlerinin (Beşeri ve Veteriner Hekim, hemşireler ve diğer yardımcı sağlık mensupları ile birlikte) kesintisiz sağlanmalı, bunun için Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Veteriner Halk Sağlığı Dairesi kurulmalı.

* Yaban hayatının olduğu yerler yerleşime açılmamalı, doğal ortam korunmalı.

* Tarla açmak için ormanlar tahrip edilmemeli.

* İlköğretim okullarında insan hayvan ilişkisini ve zoonozlardan korunma yollarını anlatan dersler konularak eğitime küçük yaşta başlanmalı.

 

 

TTB: Sağlık Hakkına 1 Temmuz Darbesi

Maliye Bakanlığı'nın sağlık harcamalarından tasarruf amacıyla 1 Temmuz'da yayınladığı "Tedavi yardımına ilişkin uygulama tebliği" tepkilere neden olurken, Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi 5 Temmuz 2006 tarihinde yaptığı yazılı açıklamayla hastaların sağlık haklarını bütünüyle ortadan kaldıracağı gerekçesiyle "Sağlığa 1 Temmuz darbesi" olarak nitelediği tebliğin derhal kaldırılmasını talep etti.

 

TTB, "Hasta yoktur, hastalık vardır. Hastaya 'vaka', tedavi sürecine 'paket' adını vermek bilimselliği terk etmekle kalmayıp vicdanı da terk etmek anlamına gelir" diyor.

 

TTB'nin tebliğe ilişkin dikkat çektiği diğer noktalar şöyle:

* Vaka başı ödeme miktarını aşan tetkikleri yapılmayan ya da yaptırılmayan kalp hastası bir emeklinin ölümüyle sonuçlanabilecek bir sürecin sonunda "vaka başı" ödeme nedeniyle ortaya çıkacak olan "adli vaka"nın vicdani, hukuki ve sosyal sorumluluğu bu kadar sorumsuzca tebliğ yayınlayanların olacaktır.

* Sağlık ortamı ister kamu ister özel olsun işletme mantığıyla çalışan hastaneler kültürüne teslim durumda. Böylesi bir ortamda ne yazık ki sadece bilimsel kriterlerle bağımsız hekimlik yapma koşullarının her zamankinden çok daha fazla zorlaşmış olduğu bilinmeli.

* Konu basitçe harcama kalemleri kısılarak çözülecek "mali" bir problem olmadığı gibi çözümünü de Maliye Bakanlığı'nın tebliğinde aramak sorumluluktan kaçmak dışında bir anlam taşımıyor. Konu açık olarak 70 milyon insanının sağlık hizmetine ulaşma sorunu ve bunun birinci elden muhatabı Sağlık Bakanlığı.

 

Maliye Bakanlığı'nın yayınladığa tebliğe göre devlet, hasta için ayakta tedavi ve her türlü tetkik dahil vaka başına 11 YTL ödeyecek. Bu fiyat, özel sağlık kuruluşlarında yüzde 20 artırılarak uygulanacak. Ayakta tedavi gören hastalar için karşılanacak miktarın üst limiti de 49 YTL olacak.

 

Yeni tebliğde Manyetik Rezonans (MR) ve tomografi tetkiklerinde de önemli tasarrufa gidiliyor. Devlet hastanelerinde bile en düşük 80 YTL'ye çekilebilen MR için 80 kuruş, 60 YTL'ye çekilebilen tomografi için 70 yeni kuruş fiyat belirlendi.

 

 

 

“Enflasyona Endeksli Ücret Yoksulluk Demek”

Birleşik Metal İşçileri Sendikası (Birleşik Metal-İş), her ay açıklanan enflasyon oranlarının Türkiye geneline göre ortalamaları temsil ettiğini, oysa yoksullarla zenginlerin enflasyon oranlarının farklı olduğunu açıkladı.

 

Bu durumda, aslında daha yüksek bir enflasyon oranına sahip olan en düşük gelirli yüzde 20'lik grup, ortalama enflasyon oranına endeksli ücret artışı nedeniyle, giderek daha fazla yoksullaşıyor. Birleşik Metal-İş, "Enflasyona endeksli ücret artışlarının sonucu, yoksulluğun kalıcılaşması" diyor ve ekliyor:

 

"Enflasyon verileri, emekçilerin ücretlerini baskı altında tutmanın bir aracı olarak kullanılıyor."

 

Sendikanın Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) verilerini esas alarak yaptığı çalışmaya göre, yüzde 20'lik gelir grupları için yıllık enflasyon oranları, Nisan 2006 için şöyle gerçekleşti.

 

 

Gelir Gruplarına Göre

Enflasyon Oranları

Gelir grupları                                     Yıllık

                                                             enflasyon (%)

En yoksul yüzde 20                             10,70

2. yüzde 20                                         10,45

3. yüzde 20                                         10,31

4. yüzde 20                                         10,15

En zengin yüzde 20                              9,74

 

 Birleşik Metal-İş, gelir gruplarına göre enflasyon farkının, gelir düzeyine göre tüketim tercihlerindeki değişimden kaynaklandığı belirtiyor; gıda ürünlerinde gerçekleşen bir artışın en yoksul yüzde 20'nin enflasyonunu daha çok etkilediğine, en zengin yüzde 20 açısından daha önemli görüneninse, eğitim, eğlence, kültür hizmetlerinin fiyatlarında yaşanan artış olduğuna işaret ediyor.

"En zengin yüzde 20'lik dilimin, en yoksul yüzde 20'ye göre harcamalarının payı,

* Eğitimde 6 kat,

* Eğlence, kültür ve ulaşımda 3 kat,

* Lokanta ve oteller için 2 kat daha fazla.

* Gıda harcamalarında en zengin yüzde 20, en yoksul yüzde 20'nin oransal olarak yüzde 40'ı kadar harcama yapıyor."

 

 

Valinin Madeni Kapatmaması AİHM’de

Bergamalı 1669 kişi, İzmir Valisi'nin Ovacık'taki Koza Altın İşletmeleri A.Ş.'nin işlettiği altın madeninin imar planlarını iptal eden İzmir 4. İdare Mahkemesi kararını uygulamamasını, 7 Temmuz 2006 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşıdı.

 

Bergamalılar daha önce AİHM’de kazandıkları davaların Eurogold ve Normandy şirketleriyle ilgili yargı kararlarının uygulanmamasıyla ilgili olduğunu, şimdi ilk kez Koza şirketiyle ilgili olan yargı kararının AİHM'ye taşındığını söylediler.

 

İzmir Dördüncü İdare Mahkemesi, Bergama Ovacık'taki altın madeninin oturduğu parselin çevresel etkiler nedeniyle bu iş için yetmeyeceğini, daha büyük bir parsel planı, makro bir plan yapmak gerektiğini, aksi halde madenin çevreye zarar vereceğini belirterek imar planını iptal etmişti.

 

Mahkeme gerekçesinde, "altın madeni gibi çok boyutlu ve çok geniş alanda etkileri olabilecek bir etkinliğin imar izni için, bölgenin tarım ve tarih açısından önemi de gözetilerek makro ölçekte bir plan gerektiği, böyle makro bir plan olmadan, sadece altın madeninin bulunduğu tek parselde, imar prosedürüne göre verilen imar izinlerinin hukuka aykırı olduğunu belirtmişti.

 

Madencilik şirketi ise daha önce verilen bütün yargı kararlarını "Bizimle ilgisi yok; daha önceki Newmont, Normandy, Eurogold şirketlerinin dönemini kapsayan kararlar, bizi bağlamaz" diye karşılarken, bu alınan karar direk Koza şirketiyle ilgili olmuştu. Böylece madenin 20 Mayıs 2005 tarihinde açılmasını sağlayan "Açılma Ruhsatı"nın hukuksal dayanağı kalmadı.

 

 Koza Madencilik'e maden açma ruhsatını verilmesini sağlayan Gayri Sıhhi Müesseseler Yönetmeliği'ne ve İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'e göre, imar planı onaylanmamış işletmelere açılma ruhsatı verilmesi mümkün değildi. İdari Yargılama Usulü Yasası’na göre Valiliğin 30 gün içinde bu kararı uygulaması gerekiyordu.

 

Ancak Bergama Ovacık Altın Madeni'nde imar planlarının iptaliyle ilgili mahkeme kararı uygulanmadı. Defalarca verilen mahkeme kararlarıyla ve iki kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararıyla hukuka aykırılığı saptanmış olan siyanürlü ayrıştırma yöntemiyle çalışan Bergama Altın Madeni ve Kimya Tesisi'yle ilgili verilen son karar da uygulanmadı. 20 Haziran 2006 tarihi itibarıyla mahkeme kararının uygulanması, işletmede ruhsatsız hale gelen yapılarda hiçbir faaliyete izin verilmemesi ve madenin mühürlenmesi gerekiyordu. Ancak öyle olmadı.

 

Hukuksal süreç başlatılırken, Bergamalılar bir kez daha AİHM gittiler.

 

 

 

Trabzon’da Polis İzledi, Dövdü, Suçladı

Trabzon'da 25 Haziran 2006 tarihinde F Tipi cezaevlerindeki tecridin kaldırılması için basın açıklaması yaparken sivillerin saldırısına uğrayan TAYAD üyeleri, saldırı sırasında polisin saldırganları izlemekle kalmadığını, kendilerini güvenceye alma gerekçesiyle götürüldükleri umumi tuvalette fiziksel şiddet uyguladığını, biber gazı kullandığını ve haklarında "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na muhalefet"ten suç duyurusunda bulunduğunu açıkladılar.

 

TAYAD’lılar  yaşadıkları saldırının "organize ve planlı" olduğunu düşündüğünü söylediler. 

 

TAYAD’lılar yaşadıklarını şöyle aktardılar: 

"Trabzon Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği, iki haftada bir Tutuklu Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği (TAYAD) adına F tipi cezaevlerindeki tecrit karşıtı basın açıklaması yapıyor. Bu üçüncü açıklamaydı. Açıklamalar hep aynı mekanda, Trabzon Meydan Parkı Atatürk Alanı'nda, aynı pankartla yapılıyor.

 

"Pazar günü saat 13'te basın açıklaması yapıldı. Ardından üç slogan atıldı. Tam pankart toplanırken, 40 yaşlarında biri, 'Slogan atmayın, gürültü kirliliği yapmayın' diye sataştı.

 

"Saat 13:15 sularıydı. Biz 'Eylem zaten bitti, ayrılıyoruz' dedik. Buna rağmen sataşmalarına devam etti.

 

"Biz konuşurken, sağdan soldan insanlar gelmeye başladı. Biri sarhoştu, ayakta zor duruyordu. Onlar da sataşmaya katıldılar.

 

Bu arada yaşlıca biri 'Türkiye tam bağımsız olmalı' sloganımızın üzerine "Türkiye tam bağımsız değil mi çocuklar" diye sordu. Onunla sohbet etmeye başladık.

 

Bu sırada kırmızı gömlekli biri sert bir yumruk attı.

 

"Dernekten Emra Kavut da bir darbeyle bayılarak yere düştü. Baygındı. Kaldırdık. Polisin de bizi o yöne doğru itmesiyle, parkın belli bir bölümünde toplandık.

 

"Burada biz polis çemberinin içindeyken saldırılar devam ediyordu. Polis buna izin veriyordu. Dokuz on kişi, çemberin içindeydik. Ama polisten saldırganlara hiçbir müdahale, dağıtma çabası yoktu. Saldırı şiddetlendi. İzleyiciler de arttı.

 

"Daha sonra, polisler bizi zorla, müdahaleyle meydan parkı umumi tuvaletine soktular. Bir süre sonra saldırganlar bulundukları yerde olmalarına, uzaklaştırılmamış olmalarına rağmen, güvenliğimizin alındığını, polis otosuyla götürüleceğimizi söylediler.

 

"Biz güvenliğimizin olmadığını, polis otosuyla gitmek istemediğimizi söyledik. Bunun üzerine, biber gazı, tekme, tokatla karşılaştık. Tuvaletten çıktığımızda, komiserleri, kameraların önünde, 'Artık vurmayın' dedi. Yaka paça zırhlı araca bindirildik.

 

"Emniyet müdürlüğüne götürüldük. Gözaltında yaklaşık 2 saat kaldık. Emniyet Müdürü ve savcı geldi. Savcıya ifademizi verdik. 'Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na muhalefe’ le suçlandık.

 

"Biz de polislerle ve saldırganlarla ilgili suç duyurusunda bulunduk."

 

 

Doğru Bilinen 12 Yanlış:’Bu Dünya Hepimize Yeter’

 

"Açlık neden bu kadar yaygın?" sorusundan yola çıkan ABD'deki "Besin ve Kalkınma Politikaları Enstitüsü" uzmanları, yıllardır açlığa neden olarak 'kaynak yetersiz, nüfus çok fazla, çözüm serbest piyasada' açıklamaları yapan çevreleri yalanladı: "Bu dünya hepimize yeter..." » İşte "12 Yanlış İnanış" başlığıyla haber haline gelen açıklamada şu görüşlere yer verilmiş;

 

Dünyadaki açlıkla ilgili soruların yanıtlanabilmesi için bugüne dek bize öğretilenlerin ya da ezberletilmeye çalışılanların çoğunu unutmamız gerekiyor. Çünkü ABD'deki "Besin ve Kalkınma Politikaları Enstitüsü" uzmanlarının "Açlık Konusunda 12 Yanlış İnanış" raporunda, dünyadaki yiyeceklerin herkese eşit oranda yetebileceği ve dünyadaki açlık sorununun serbest piyasayla çözülemeyeceği ifade ediliyor.

 

Dünya üzerinde, insanların açlık konusunda kulaktan kulağa yaydıkları 12 yanlış inanışa yer veren "12 Yanlış Mit" raporunda, ilginç bilgilere yer veriliyor. Luis Esparza, Frances Moore Lappé, Joseph Collins ve Peter Rosset’in hazırladığı raporda "Açlık neden bu kadar yaygın?" sorusundan yola çıkılıyor.

 

AÇLIK NEDEN BU KADAR YAYGIN?

- YANLIŞ-1   : Ortada yeterince yiyecek yok...

- Gerçek          : Dünyada, her insana günde 3.500 kalori sağlamaya yetecek miktarda buğday, pirinç ve diğer hububat türleri yetiştirilmektedir. Tüm dünyada, her insanın günde en az 2 kilo yiyecek alabileceği yeterlilikte gıda maddeleri mevcuttur. Sorun, çok sayıda insanın ortada olan besin maddelerini alamayacak kadar yoksul olmasıdır.

 

- YANLIŞ-2   : Kıtlıktan doğa sorumlu...

- Gerçek          : Suçu doğaya atmak işin kolay yoludur. Parasal gücü yetenler için yiyecek her zaman vardır. Güç dönemlerdeki açlık, yalnızca en yoksulları vurmaktadır. Benzer biçimde, Amerika’da birçok evsiz kişi kışın soğuktan ölmektedir; ama bunun asıl sorumlusu hava koşulları değildir.

 

- YANLIŞ-3   : Nüfus çok fazla...

-  Gerçek         : Hızlı nüfus artışı bugün birçok ülke için sorun olmaya devam etse bile, nüfus fazlalığı hiçbir yerde açlığın nedeni olarak gösterilemez. Nüfusu fazla ve açlık çeken bir ülke olarak Bangladeş’i gösterenlere, besin kaynakları çok bol olduğu halde gene açlığın yaşandığı Nijerya, Brezilya veya Bolivya gibi ülkeler örnek verilebilir.

 

- YANLIŞ-4   : Çevre mi, daha çok besin maddesi mi?

-  Gerçek         : Çevre krizinin besin maddeleri üretebileceğimiz kaynakları azalttığı bir gerçektir; ancak, çevre ile besin gereksinimleri arasında birbirini dışlayan bir tercih kaçınılmaz değildir. Çevre krizine yol açan, açların beslenmelerine yönelik çabalar değildir.

 

- YANLIŞ-5   : Çözüm yeşil devrimde...

-  Gerçek         : Yeni tohumlar sayesinde her yıl milyonlarca ton daha fazla hububat hasadı yapılmaktadır. Ancak, dar anlamda üretim artışı üzerinde odaklanılması, açlığı ortadan kaldıramaz; çünkü üretim artışı, fazladan besin maddelerini kimlerin satın alabileceğini belirleyen ekonomik güç dağılımını değiştiremez.

 

- YANLIŞ-6   : Büyük çiftlikler gerekiyor...

-  Gerçek         : En verimli toprakları ellerinde bulunduran büyük toprak sahipleri genellikle bu toprakların büyük bölümünü atıl bırakmaktadırlar. Adil olmayan sistemler yüzünden tarıma elverişli topraklar en verimsiz üreticilerin elinde kalmaktadır. Buna karşılık küçük çiftçiler dönüm başına 4-5 kat daha fazla ürün elde etmektedirler.

 

- YANLIŞ-7: Serbest piyasa açlığa son verebilir..

-  Gerçek         : Ne yazık ki "devlet kötüdür, piyasa iyidir" türü formüller açlığın nedenlerine hiçbir zaman inemez. Dünyadaki her ekonomi, kaynakların tahsisinde ve malların paylaşımında bu ikisini bir biçimde kaynaştırır.

 

- YANLIŞ-8: Çözüm serbest ticarette...

-  Gerçek         : Üçüncü dünya ülkelerinin çoğunda, ihracatta patlama yaşanırken açlık sorunu aynı kalmış veya daha da ağırlaşmıştır. Brezilya’dan yapılan Japonya ve Avrupa’daki hayvanların beslenmesine yönelik soya fasulyesi ihracatı patlama yaşarken, bu ülkedeki nüfusun üçte birini etkileyen açlık, bu kez üçte ikisini pençesi altına almıştır.

 

- YANLIŞ-9: İnsanlar o kadar aç ki, hakları için mücadele edemiyor...

-  Gerçek         : Yoksullar gerçekten edilgen olsalardı, aralarından pek azı hayatta kalabilirdi. Meksika’nın Chiapas eyaletindeki Zapatistalar'dan Hindistan’daki köylü hareketine kadar tüm dünyada, insanların yok yere acılara katlandıkları her yerde, değişim için hareket başlamıştır ve yol almaktadır.

 

- YANLIŞ-10: Daha çok ABD yardımı açlara yarar sağlar...

-  Gerçek         : ABD yardımlarının çoğu, doğrudan doğruya açların aleyhine sonuçlar vermektedir. Hükümetler yalnızca elit kesimlere duyarlı davrandıklarında, bizim yardımlarımız yalnızca aç insanlara ulaşmamakla kalmaz, ayrıca onlara karşı güçleri de harekete geçirir. Yaptığımız yardımlar, serbest ticaret ve serbest piyasa politikalarını dayatmak, besin maddeleri üretimi yerine ihracatı artırmak ve baskıcı hükümetlerin işbaşında kalmak için gereksindikleri silahları sağlamak için kullanılmaktadır.

 

- YANLIŞ-11: Onların yoksulluğundan biz yarar sağlarız...

- Gerçek          : Amerikalıların büyük çoğunluğunun esenliği açısından en büyük tehdit, açların durumunun düzelmesi değil, yoksulluğun sürmesidir. Üçüncü dünyaya dayatılan yoksulluk, şirketler ABD dışında ucuz emek arayacaklarından ABD’deki işleri, ücretleri ve çalışma koşullarını tehlikeye düşürür.

 

- YANLIŞ-12: Özgürlükleri kısmak gerek...

- Gerçek          : Özgürlüğün açlığa son verilmesiyle bağdaşmazlığını ortaya koyan kuramsal veya pratik hiçbir gerekçe yoktur. Eğer özgürlük zenginlikleri sağlayan malların sınırsız biçimde biriktirilmesi ve bu birikimin kim nasıl isterse öyle kullanılması olarak anlaşılırsa, o zaman bu anlayışın açlığa son verilmesi amacıyla çeliştiği söylenebilir.

 

 

DTP: Devlet PKK'yle Diyalog Kursun

Demokratik Toplum Partisi (DTP) Birinci Olağan Kongresi 25 Haziran günü Ankara’da toplandı. DTP Genel Başkanlığı'na Ahmet Türk yeniden seçildi. Yargıtay Başsavcılığı'nın talebi üzerine eş başkanlık sistemini parti tüzüğünden çıkaran kongre; Aysel Tuğluk'un eşbaşkanlık statüsünün uygulamada sürmesine karar verdi.

Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda yapılan kongrede konuşan Türk, sorunların çözüm yeri olarak parlamentoyu görmelerine karşın halkın iradesinin parlamentoya yansımadığını belirtti. Seçim barajın kaldırılması ya da en azından yüzde üçe indirilmesini istedi.

 

İspanya'da ETA, İngiltere-Kuzey İrlanda'da IRA sorununun diyalog yoluyla çözüldüğünü hatırlatan Türk, "Kürtlerle diyalog, demokrasi güçleriyle buluşma zorunludur. Kürtler olmadan Kürtlere rağmen bir çözüm gerçekçi olmayacaktır" dedi.

 

"Önemli olan operasyonların mı yoksa PKK eylemlerinin mi önce durduracağı değil, akan kanın durması" diyen Türk, "hükümetin çözüm paketinin pratiğe yansıtılması, PKK'nin tümden silahtan arınarak, demokratik siyasal yaşama katılması" gerektiğini söyledi.

 

DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, "Demokrasi ve barış için, demokratik güçlerin ve toplumun PKK ile kendi arasına koyduğu mesafeyi kaldırması örülen duvarın yıkılması zorunludur" dedi.

 

Abdullah Öcalan ve PKK'nin bir reailete olduğunu söyleyen Tuğluk, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve siyasal fikirlerinden demokratik birlik için sunduğu önerilerin yararlanılmasının kesinlikle Türkiye'nin yararına olduğunu savundu.

 

 

 

 

Enerji Üretimi Özelleştikçe Karanlık Artacak

1 Temmuz 2006 gecesi Ege bölgesindeki 13 ilde aynı anda elektrik kesilmesi enerjide dış kaynaklara bağımlılığı ve özelleştirmeyi tekrar gündeme taşıdı. Elektrik kesintilerinin nedeni enerji üretiminin ve dağıtımının özelleştirilmesinde, enerjinin piyasalaştırılmasında. Özelleştirmeler nedeniyle hali hazırda mevcut şebekeye son 20 yıldır hiçbir bakım, onarım, yenileme yatırımının yapılmazken, acil durumda müdahale edecek teknik yeterliliğe sahip personel de işten çıkarıldı. Meslek örgütlerinin yıllardır işaret ettikleri ve nihayet 1 Temmuz tarihinde kendini gösteren bu tehlike, enerjide piyasalaştırma politikaları devam ederse daha da büyüyecek.

 

Meslek örgütleri temsilcileri hafta sonu yaşanan kesintinin, buzdağının yalnızca tepesi olduğunu ifade ederek, bu durumun enerji üretimi ve dağıtımının piyasalaştırılmasıyla doğrudan doğruya bağlantılı olduğunu söylediler. Enerji sektöründe yaşanan sorunlar hakkında şu açıklamalar yapıldı;

 

Özel şirket kâr etmeyeceği durumlarda üretim yapmıyor: Kendi üretim ihtiyaçları için elektrik enerjisi üretme izni bulunan sanayi şirketlerinin, yani "otoprodüktör" şirketler, ürettikleri enerjinin fazlasını devlete satıyorlar. Türkiye'deki enerji üretiminin yüzde 10'u otoprodüktör şirketler tarafından gerçekleştiriliyor.

 

"Saat 22:00-06:00 arasında devletin otoprodüktör firmalara elektrik almak için verdiği fiyat, günün diğer dilimlerine göre yaklaşık yarı yarıya daha düşük. Bu durumda, bu firmalar bu saatlerde elektrik üretmekten kaçınıyorlar. Kâr etmedikler zaman enerji üretmiyorlar.

 

Yasaya göre, bu şirketler Bakanlığın acil durum talebi üzerine enerji üretmek zorundalar. Ancak, "Kâr hırsı baskın çıkıyor. Şirketin 'enerji fazlam yok' demesi çok kolay" 

 

Otoprodüktör üretmeyince daha fazla enerji tüketiliyor: Otoprodüktör şirketler, kâr edemeyecekleri saatlerde enerji üretmeyince, kendi enerji ihtiyaçlarını da mevcut şebekelerden karşılamış oluyorlar. Bu nedenle, şebekeye binen yük daha da artıyor.

 

Doğalgazdan üretilen elektrik 8-16 kat daha pahalı: Türkiye'nin 1996-2000 arasında yaptığı doğalgaz alım anlaşmaları, "ya al ya öde" mantığında. Yani, Türkiye kullanmadığı doğalgazın parasını da ödemek durumunda. Bu nedenle, parası ne olursa olsun ödenmek durumunda olan doğalgaz, elektrik üretiminde de kullanılıyor.

 

Doğal gaz santrallerinde kilowatt saat başına 8-16 sent alım garantisi verildi. Oysa Türkiye, yerli kaynaklarıyla aynı miktardaki enerjiyi suyla 1 sente, kömürle 2-3 sente üretebilir. Şu an mevcut su ve kömür kaynaklarının yalnızca yüzde 30'u kullanılıyor.

 

Yatırım, yeterli personel, planlama yok: Özelleştirme nedeniyle 20 yıldır yatırım yapılmazken, teknik yeterliliğe sahip personel uzaklaştırıldı ve enerji üretimi ve dağıtımına dair planlama yapılmıyor. Meslek kuruluşu temsilcileri, "Teknik olarak Türkiye'nin kurulu gücünün, tüketilen enerjinin mevsimsel olarak da takip edilmesi gerek. Tüketimin uç değerlere ulaştığı saatler vardır. Sürekli aynı enerji tüketilmez. Yazları Ege bölgesinde klimalar çok fazla çalışır, turizm sezonunda enerji tüketimi artar. Buna göre önlemler alınması gerek."

 

"Elektrik enerjisi depo edilemez, üretildiğine tüketilmelidir. Bu nedenle planlamanın en hayati olduğu sektördür. Elektriğin fazlası işe yaramaz, ihtiyaçtan az üretim de kriz demektir. Kısa, orta, uzun vadede, nüfus artışına, sanayileşmeye uygun doğru planlama gerek. Amaç, ucuz, güvenilir, sürekli ve verimli enerji üretmektir."   

 

 Yapılması gerekenler:

* Özelleştirmeden derhal vazgeçilmeli. Planlama kavramıyla, merkezi yapı yeniden yapılandırılmalı.

* Yatırım eksikliği giderilmeli. Kamu santrallerinin bakımına ciddi bir şekilde ödenek ayrılması gerekiyor. Dağıtım şebekelerinin kayıp ve kaçaklarıyla ilgili yatırımlar yapılmalı. Metropollerin elektrifikasyon yapısının iyileştirilmesi gerek.

* Enerji ihtiyacının karşılanması için yerli kaynakları, kaynak çeşitliliğini öne çıkaran planlama yapılmalı. Rüzgar, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının öne çıkarılması gerek. Türkiye'nin jeotermal kaynakları Avrupa'da birinci, dünyada yedinci sırada. Binden fazla, 100 derecenin üstünde sıcak su kaynağı var. Bu, kent ısıtmasında çok önemli bir kaynak demektir. Oysa bunun yerine, fay hatlarıyla dolu olan yerlerde, doğalgazla kent ısıtmasına dönük yatırımlar yapılıyor.

* Enerjiyi verimli kullanma politikaları üretilmeli. Türkiye'nin her yıl 3 milyar dolarlık enerji tasarrufu olanağı var. Doğru bir enerji tasarrufu için evdeki üç ampulün değil, tüm enerji tüketiminin ele alınması gerek. Yoğun enerji tüketen sanayi sektörlerinin bilinçlendirilmeye ihtiyacı var.

* Ve en önemli önlemlerden birisi de karar süreçlerinde sivil toplumun temsilcileri ve meslek örgütleri  yer almalı

 

 

 

TMY Kabul Edildi,

Tepkiler Sürüyor....

Abdullah Öcalan'a af getirdiği gerekçesiyle Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) ertelettiği Terörle Mücadele Yasası(TMY) Tasarısı, 29 Haziran 2006 tarihinde Meclis Genel Kurulu'nda kabul edildi.

 

"Yayın sorumlusu" gibi geniş bir kavramı da içeren yasadaki "Terör örgütü açıklamaları yayımlamak" veya "terör örgütü propagandası yapmak" gibi ifade özgürlüğünü kısıtlayabilecek düzenlemeler, hapis cezasını yaygınlaştırıyor.

 

Sadece 301. maddesi bir yılda 40'ın üzerinde kişiye uygulanan Ceza Yasası için o dönem uygulamanın önemine işaret eden Adalet Bakanı Cemil Çiçek, daha endişeli olarak yeni oylanan TMY'yi de uygulamaya bıraktı.

 

Görüşmeler öncesinde "Keşke böyle bir tasarı ile gelmeseydik, sevimsiz bir tasarı" diyen, TMY'nin kabulüyle de Meclis'teki konuşmasında güvenlik güçlerini uygulama konusunda uyaran Çiçek, "Umarım bu kanun hiç uygulanmaz. Bu kanunun zorunluluğunu kabul edenler bile 'acaba haksız yere masumlara uygulanır mı' endişesi taşıyor. Uygulayıcılar, Meclis iradesini ve kanun gerekçesini çok iyi özümsemeli, içlerine sindirmeli" diye konuştu.

 

Özgürlükleri kısıtlama niyetinde olmadıklarını iddia eden ve yasa maddelerini uygulayanları "buna göre yorumlamaya" çağıran Adalet Bakanı, Genel Kurul'da yaptığı konuşmada tasarı hazırlanırken kamu düzeniyle hak ve özgürlükleri arasındaki dengenin gözetildiğini iddia etti.

 

Çiçek "Özellikle cep telefonlarına mesaj gönderen çevrelerin iyi anlaması lazım, kantarın topuzunu kaçırmadan denge kurmaya çalıştık. Özgürlükleri kısıtlama niyetinde değiliz, yasa maddeleri uygulanırken buna göre yorumlanmalı" diye konuştu.

 

Önceki TMY'deki antidemokratik hükümler aydınların yürüttüğü sivil itaatsizlik eyleminin bir parçasını da oluşturdu. İnsan hakları örgütleri, son olarak TMY Tasarısı'nı ele alan Meclis Adalet Komisyonu ve genelde milletvekillerini "girişme ortak olmamaya ve sorumlu davranmaya" çağıran sms'li eylem yapmış, TMY Karşıtı Birlik, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Düşünce Suçuna Karşı Girişim (DSKG), Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB), Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) Türkiye Merkezi, Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), İnsan Hakları Gündemi Derneği (İHGD), Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Basın Konseyi, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği topluca veya ayrı ayrı düzenlenen etkinliklerde TMY Tasarısı'na tepki göstermişti.

 

Yasanın en önemli özelliklerinden birisi, yasa kapsamına giren suçlar nedeniyle verilen hapis cezalarının, seçenekli yaptırımlara çevrilemeyecek ve ertelenemeyecek olması.

 

Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacak. Basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde ceza; yarı oranında artırılacak.

 

"Terör örgütü propagandası"nı cezalandıran 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası'nın 7/2 maddesi, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve ağır para cezası öngörüyordu.

 

İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek, kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak şekilde kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev alan kamu görevlilerinin kimliklerini açıklayanlara, yayınlayanlara veya bu yolla kişileri hedef gösterenlere, terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara, muhbirlerin kimliklerini açıklayanlara veya yayınlayanlara verilen para cezası, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası olarak uygulanacak.

 

3713 Sayılı yasanın "terörle mücadele görevi yapan kamu görevlililerinin kimliklerini açıklamak ve terör örgütlerine hedef göstermek" şeklindeki 6/1 maddesi, ağır para cezası öngörüyordu.

 

Bu eylemlerin basın-yayın yoluyla işlenmesi halinde, basın-yayın organlarının, suçun işlenişine katılmamış olan sahipleri ve yayın sorumluları hakkında bin günden 10 bin güne kadar adli para cezası verilecek.

 

Yayın sorumluları hakkında bu cezanın üst sınırı 5 bin gün olacak. Terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik, işlenmiş suçları ve suçluları övme veya terör örgütünün propagandasını içeren süreli yayınlar, hakim kararıyla; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de cumhuriyet savcısının emriyle tedbirli olarak durdurulacak.

 

 

 

 

Devrimci Ve Demokratik Kamuoyuna

Egemen sınıfların ülkemiz işçi sınıfı ve ezilen halklarına yeni bir saldırı dalgasını hayata geçirdiği günler yaşıyoruz. Milliyetçi, şoven havanın körüklenmesi ile hem saldırılar gölgelenmekte, hem de bu hava ile saldırılara zemin hazırlanmaktadır.

 

Böylesi bir ortamda halkların kardeşliğini öne çıkarmak milliyetçi, şoven politikalar karşısında tüm devrimci ve demokratik yapıların ortak bir duruş sergilemesinin yakıcılığı hepimizin malumudur. Ne yazık ki, son aylarda yaşanan olaylar, bu saldırılara karşı birlikte durma zeminini zedelemekte ve içimizde yaşanan soruna daha fazla mesai harcanmasına neden olmaktadır.

 

Her ne gerekçe ile olursa olsun, devrimci ve demokratik yapılar arasında şiddet kabul edilemez.

 

Sorunlar mutlaka diyalog yolu ile çözümlenmeli, bunun için şiddet durmalı, diyalog yolu acilen açılmalıdır.

 

Sorunun çözümü yönünde atılacak adımlardaki her gecikme provokasyonlara açık zeminin daha da güçlenmesine neden olacaktır. Bu noktada, sorunun muhatapsız kalmaması ve bir an önce çözüme dönük adımların atılması için, tüm devrimci ve demokratik güçleri ortak çaba göstermeye çağırıyoruz.

 

23 Haziran 2006

ALINTERİ, BARİKAT, BDSP, DHP, DEVRİM DERGİSİ, DEVRİMCİ PARTİ MÜCADELESİNDE DEVRİMCİ KOMÜNİSTLER, DEVRİMCİ HAREKET, EHP, EZİLENLERİN KURTULUŞU, HÖC, İŞÇİ MÜCADELESİ, KALDIRAÇ, ODAK, ÖDP, PARTİZAN, PROLETER DEVRİMCİ DURUŞ, SEH, SINIF MÜCADELESİ, TKP