Türkiye-İsrail İlişkileri Nereye?

Davos, bir başlangıçtan öte bir ‘patlama’ anıydı. Geçtiğimiz Aralık ayının sonlarına doğru İsrail başbakanı Olmert Türkiye ziyaretinde bulundu. Yani bombardımanın başlamasından on gün kadar öncesiydi. Saklı yapılan görüşmede nelerin konuşulduğu, nelere imza atıldığı bilinmiyor.

Tayyip Erdoğan’ı böylesine ‘celallendiren’ olayın ise, İsrail’in yaptığı katliama samimi anlamda bir karşı çıkış olmadığı biliniyor. İsrail operasyondan ya haberdar etmedi ya da operasyonun çapının böyle geniş tutulacağını kendilerine bildirmedi. Ara buluculuk rolü üstlenmek isteyişi de kaale alınmadı. Filistin halkı üzerine bombardımanda bulunan pilotların eğitim ve tatbikat uçuşlarını Konya’da yapmış olmalarıyla suç ortaklıklıkları da açığa çıkınca, “kasımpaşalılık” havalarına bürünmeyi kurtuluş saydı.

Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışının ardındaki diğer nedenin de Türkiye’de yerel seçim sürecinin yaklaşmış olması ve “ılımlı İslamın” temsilcisi olarak bölgede üstlenilecek rol ve görevler için gerekli desteğin sağlanmasına yönelik olduğu anlaşılıyor.

Davos’ta yaşanan süreç iki devletin ilişkilerinin seyrini değiştirir mi?

Davos geriliminin ardından, iki devletin yetkilileri de devlet ilişkilerinde devamlılık esastır diyerek havayı yumuşatmayı geciktirmedi. Tayyip Erdoğan’da “fevri” davrandım, tepkim aslında şunaydı bunaydı diyerek sözünün adamı olmayacağını bir kez daha göstermiş oldu.

Türkiye-İsrail ilişkilerini ABD’siz düşünmemek gerekir, seyrin değişip değişmeyeceği de buna bağlıdır. ‘Ilımlı İslamcıların bu seyri değiştirmeye hiç mi hiç niyeti yok.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin kısa ama yıkıcı bir geçmişi var;

İki devlet arasındaki ilişkilerin başlangıcı 60 yılı geride bıraktı. Yıl 1948, İsrail devleti kuruldu. İsrail’i ilk tanıyan Amerika’nın ardından ikinci tanıyan ülke Türkiye oldu. şöyle de adlandırabiliriz; Türkiye’nin İsrail ile başlattığı ilişki Amerika’yla girilen yeni-sömürgecilik ilişkisinin bir yansımasıdır. Ortadoğu’ya müdahaleyi İngilizlerden devralan Amerika, buraya konumlanışında Türkiye ve İsrail ile ilişkilere ayrı bir önem verdi. Türkiye’de gerçekleştirilen iki faşist darbenin planlayıcısı ve destekçisi Amerikadır. Bugün Türkiye’yi ılımlı islamın temsilcisi olarak yeni görevlere süren de o’dur.

Asıl olarak güvenlik ve askeri işbirliğine dayalı olan Türkiye-İsrail ilişkilerindeki diplomatik süreç “gizli” ibaresiyle 1950’de imzalanan ticaret anlaşmasıyla başlatılıyor. Bölgedeki dengeler gözetilerek alttan alta yürütülen işbirliği 90’lı yıllarda hız kazandı.

Demirel’in başbakanlığı doneminde -Eylül 1992’de- bakanlık düzeyinde ilişkiler gerçekleşti. T. Çiller’in Başbakan sıfatıyla yaptığı ziyaret derken Demirel’in cumhurbaşkanı olarak İsrail’i ziyareti gerçekleşti. İsrail cumhurbaşkanı Weizman’da bu donemde şeref misafiri olarak ağırlandı. Karşılıklı yapılan bu ziyaretler yeni anlaşmaların da önünü açtı.

Turizm alanındaki işbirliğinden telekomünikasyon ve posta alanında işbirliğine, sağlık ve tıp alanındaki işbirliğinden, çevresel alandaki işbirliğine, serbest ticaret alanındaki işbirliği ( GAP projesindeki ihalelerin İsrail firmalarına verilmesi ve İsrail’in Urfa ve çevresindeki toprak satın alımlarına başlaması bu anlaşma kapsamında)nden, güvenlik ve askeri alandaki işbirliğine uzanan anlaşmalar imzalandı.

Anlaşmaların temelini oluşturan askeri ve güvenlik anlaşmaları şöyle;

Savunma İşbirliği Anlaşması ( Ocak 1994 ),Güvenlik ve Gizlilik Anlaşması ( Mart 1994 )

Emniyet özel kuvvetlerinin ve istihbarat elemanlarının İsrail tarafından eğitilmesi, silah, teknik cihaz ve dinleme sistemlerinin İsrail’den satın alımının yer aldığı, Terörizm ve Diğer Suçlarla Mücadele Anlaşması ( Ocak 1995)

Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması ( Şubat 1996 ) ve ardından Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması ( Ağustos 1996 ) Erbakan’ın başbakanlığı doneminde imzalanan bu anlaşmaların ilkinde hava sahamız İsrail’e açıldı ve İsrailli pilotların Konya’da eğitim ve tatbikat uçuşları yapmalarına olanak sağlandı. İkinci anlaşma kapsamında ise, savaş uçaklarının modernizasyonu var. “Anti-siyonist” söylemde “hoca”larından geri kalmayan öğrencileri AKP olarak devraldıkları hükümet doneminde tank modernizasyonun da İsrailli firmalara verilmesini uygun gördüler

AKP’nin önemli icraatlarından biri de yıllık silah alımındaki tutarda kendilerinden öncekileri katlayarak artırmalarıydı. İsrail’in 2006’daki Lübnan’a kara operasyonunun ardından Türkiye ilişkileri kısmi “gerilimi” hızla aştı ve yeni anlaşmalara girildi. Mayis 2007’de Tayyip Erdoğan İsrail’i ziyaret ederken, ayni yılın Kasım ayında da İsrail cumhurbaşkanı Simon Peres Türkiye’yi ziyarete geldi. Her iki ziyaretin ardından da anlaşmalar yapıldı. 700 milyon dolarlık tank modernizasyonu, 48 adet savaş uçağı modernizasyonu, 300 adet helikopterin modernize edilmesi İsrail’e verildi.( Galataport ihalesinde Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’a yakınlığıyla bilinen Sami Ofer’e sunulan ayrıcalığı ve kayırmacılığı da unutmamalı.)

Bugün cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül, ‘hoca’sı başbakan olmadan bir önceki meclis doneminde “İsrail ile tüm askeri anlaşmaların askıya alınması” önergesini meclise vermişti. Kendilerinin hükumet oldukları dönemlerde değil bu anlaşmaları askıya almak, Ortadoğu’ya yaptıkları ziyaretlerde İsrail’in hep ayrı bir yeri olmuştur. Mevcut anlaşmalar daha da kuvvetlendirilerek yola devam edilmiştir.

AKP’nin hükümeti kurmasının bir yıl kadar sonrasında açıklamada bulunan, İsrail Ankara Başkonsolosu Amira Arnon, “İsrail-Türkiye ilişkileri AKP döneminde geçmişe kıyasla daha da gelişmiş, AKP’nin iktidar olmasından dolayı ikili ilişkilerde hiçbir olumsuz durum yaşanmamıştır” diyordu.

Başbakan’in Davos’taki ‘şovuna’ varan süreç sonrasında İsrail’in Türkiye büyükelçisi Gabby Levy, Türkiye İsrail ilişkilerinin yakınlığına ve güçlülüğüne dikkat çekerek şu açıklamayı yaptı; “Son birkaç haftadır sorunlar yaşıyoruz ama biz daha önce de yaşadık. 2006’daki Lübnan Savaşındaki krizi de atlattık. 2007’de bir baktık ki ilişkiler en iyi seviyeye çıktı. Bir süre içinde Türk ve İsrail ilişkileri en iyi seviyesine ulaşacaktır.”

AKP düneminde anlaşması yapılmış olan insansız hava uçaklarıyla ilgili olarak, Tuğgeneral Metin Gürak’in “Heron’larla ilgili projede bir sorun yok. Askeri ilişkilerde milli menfaatler doğrultusunda hareket etmek esastır” açıklaması ilişkilerde değişen bir şeyin olmadığını gösteriyor.

Irak’ta ki direnişle kırılma yaşamış olan Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin en katı destekçilerinden biri AKP oldu. Bu toprakları işgal eden ve yağmalayan, halkları kan ve zulüm içinde bırakan Amerika, AKP’yi de kendine hizmet ve suç ortaklığı edecek bir politikanın temsilcilisi olarak hükumete taşıdı. 1 Mart tezkeresindeki “güven” bunalımının aşılması da zor olmadı. AKP, “koalisyon güçlerinde biz de varız” diyerek Ortadoğu’daki yaşananlarla ilgili olarak tarafını net bir şekilde göstermiş oldu. Bu göreve talip olma sonucudur ki, komşularınla bağımsız bir dış politika bile izlemekten aciz kalıp, efendinin mesajlarını iletmekle kendini yükümlü görüyorsun.

Bu durumda kim inanır senin samimiyetine? Kendine “yakın” bulduğun Hamas bile geçici ateşkesler için senin ara buluculuğunu istemedi.

Davos’la baslayan söz düellosunda “siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyenlere diğer tarafın da “aynada kendi yüzünüze bakın, siz de az Kürt katletmediniz” anlamanda sözler sarf etmeleri olsa olsa ilişkilerin özetini açığa çıkarır. O halde bu katliamlarda ki suç ortaklıklarınızı da söylemelisiniz.

İsrail ile yürütülen işbirliği ve yapılan anlaşmalar ülkemizin geleceği ve güvenliği açışından ciddi riskler taşıyor. Bölge açışından da öyle. Birbirini boğazlamaya iten işbirlikçi politikalardan uzaklaşılmadıkça, bölge halkları aynı kaderi yaşamaya devam edecektir. Yani içte de huzursuzluk, dışta da huzursuzluk.

Bu ülkenin bağımsız, kişilikli bir dış politikaya ihtiyacı var. Bu da elini eteğini Amerika’dan, İsrail’den çekerken, benzer politikaları güdüp de bugün ikinci planda kalanların peşine takılmakla  olmaz. “Kucak hastalığı”na muzdarip olanlarda böyle bir harcı aramamalı.

,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir