Dia de las Mariposas: Kelebeklerin Günü
Verda Yılmaz
Latin Amerika’da 1981’den itibaren “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü” olarak kabul edilen 25 Kasım, Birleşmiş Milletler’in aldığı kararla 1999 yılından beri çok daha geniş bir uluslararası platformda ele alınıyor. Türkiye’de de pek çok sivil toplum örgütünün etkinlikler düzenlediği bu mücadele ve dayanışma gününün gerçek anlamını kavrayabilmek için, neden özellikle bu günün seçildiğini bilmek gerekir: 25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde diktatör Rafael Trujillo’ya karşı sürdürülen siyasi mücadelede yer alan üç kız kardeşin, diktatörün emriyle katledildikleri gündür.
1916 yılında Dominik Cumhuriyeti’ni işgal eden ABD, ülkedeki egemenliğini işgalden sonra da sürdürebilmek için yerel bir ordu kurdu. Dominik Cumhuriyeti’nde 30 yıl boyunca kanlı bir diktatörlük yürütecek olan Rafael Trujillo, ABD askerlerinin 1924’te ülkeyi terk ederken bu ordunun başında bıraktıkları yetkilidir. Irkçı diktatör Trujillo, 1930 yılında yönetimi ele geçirir ve 1961 yılında bir suikast ile öldürülene kadar ölümüne sebep olduğu insanlar arasında, on binlerce Haiti yerlisinin yanı sıra, Mirabel kardeşler de yer alır.
Trujillo’nun diktatörlüğünü sona erdirmek için sürdürülen direnişte yer alan ve “Kelebekler” takma adıyla anılan kız kardeşler, aldıkları hapis cezalarına ve gördükleri işkencelere karşın direnişten vazgeçmediler. Sonunda, 25 Kasım 1960 tarihinde, dört kardeşten üçü, Patria, Minerva ve Marie Teresa, Trujillo’nun adamları tarafından katledildiler. Ancak bu cinayetler Trujillo’nun beklediği sonucu vermedi; öfke, direnişi büyüttü ve Trujillo, yaklaşık altı ay sonra öldürüldü.
Açıkça görülüyor ki mesele, sadece kadına yönelik şiddet meselesi değildir. Sorunun temelini, şiddetin meşru görüldüğü sistemde aramak gerekir. Mirabel kardeşler yalnızca kadın oldukları için şiddete maruz kalmadılar; insanlık onurunu hiçe sayan rejime karşı mücadele ettikleri için öldürüldüler.
Mevcut dünya sisteminin en büyük üretiminin şiddet olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bu sistemde ekonomik ilişkiler, yönetsel mekanizmalar ve günlük yaşam dahil her alanda şiddet temel bir unsur. Söz konusu şiddet ileri teknoloji ürünü silahlarla yürütülen savaşlardan, çalışma hayatındaki psikolojik teröre veya aile içinde fiziksel çatışmalara kadar farklılık gösterebilir, fakat mesele özünde aynı.
Tabir caizse ezilenlerin de paryası olan kadınlar, bu şiddetten paylarını elbette fazlasıyla alıyorlar. Türkiye’deki gibi yasaların ve mevcut yasalara yönelik uygulamanın yetersiz olduğu, “dayak cennetten çıkmadır” kültürünün hüküm sürdüğü ülkelerde ise durum daha da vahim.
Sınırları içinde yaşayan herkesin temel haklarını korumayı anayasası ile görev olarak kabul etmiş olmasına karşın Türkiye’de devlet, henüz bu görevi yerine getirmekten çok uzak. Üstelik kadının şiddetten korunmasına yönelik başka yasalar da mevcut. Gerçi “haksız tahrik” gibi, töre cinayeti faillerini cezadan kurtarmak için kullanılan muğlâk bir kavramın hala yasalarda yer aldığı bir adli sistemde, yeterli yasal düzenleme olduğundan tabii ki söz edilemez; ancak mevcut yasaların bile gereğince uygulanamaması daha temel bir problem olarak karşımıza çıkıyor.
Bunun nedeni yalnızca güvenlik güçlerinin doğru eğitilmemesi veya kadınların yasal hakları konusunda yeterli bilgiye sahip olmamaları da değildir. Şiddet, her ne kadar bir istisna, “olağan” toplumsal düzenden bir sapma gibi yorumlanmaya çalışılsa da, aslında mevcut toplumsal düzenin “normal”idir. Dolayısıyla çözüm de toptan ve kökten olmak zorundadır.
Okulda veya meslek içi eğitimlerle yapılacak bilgilendirmeler, hiçbir zaman şiddetin “gerekli durumlarda” kullanılmasını haklı gören zihniyeti değiştirmeye yetmeyecektir. Şiddet kültürünün iliklerimize kadar işlediğini gösterecek sayısız örnek var. Örneğin bir trafik suçu nedeniyle durdurulup, üzerlerinde ruhsatsız silah bulunduğu gerekçesiyle gözaltına alınan iki kişinin karakolda fiziksel şiddete maruz kaldıklarına ilişkin bir habere dair, bir internet sitesinde (haber.ekolay.net) yapılan yorumlardan bir kısmı:
“Olay o kadar basit değil, polisin sebepsiz yere dövdüğünü düşünmüyorum…”
“Kim bilir orada polise ne dediler. … Haşereleri nasıl öldürüyorsak, bunları da yok etsinler. Bir sinek kadar değerleri yok…”
“Oh iyi olmuş…”
İşte bu zihniyet yaygınlığını koruduğu sürece, Türkiye’de ne erkeklere, ne de kadınlara yönelik şiddeti sonlandırmak mümkün olamaz.
Nitekim geçtiğimiz 25 Kasım’da kadına yönelik şiddete karşı eylem yapmak üzere Ankara’da toplanan kadın grubu da polis copu ve biber gazından nasibini aldı. Olur da bu olayla ilgili yasal bir soruşturma açılırsa, yetkililerin “Aynı gün Kızılay’da memurların eylemi vardı, biz aslında onlara şiddet uygulayacaktık, hanım vatandaşlarımız araya karışmış!” gibi bir savunma yapmaları hiç şaşırtıcı olmaz. En nihayetinde gencecik bir insanın başı testereyle kesilerek öldürülmesi üzerine “Aile kızlarına sahip çıksaymış, ne işi var bir genç kızın o saatte dışarıda?” diyerek kurbanın ailesini azarlayan emniyet müdürünün terfi ettiği, bir siyasi parti genel başkanının seçim meydanında insanların üzerine yağlı urgan atmakta beis görmediği bir ülke Türkiye. Şiddet ne kültürümüze ne de sistemimize yabancı.
Tüm bunları kadına yönelik şiddetten bağımsız düşünürsek, kadının uğradığı şiddeti tekil bir sorun gibi ele alır ve sadece bu soruna yönelik çözümler ararsak, boşa kürek çekmiş oluruz. Kadın hakları, aslında insan haklarıdır. Yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada şiddete maruz kalma ihtimali en yüksek olan risk gruplarını kadınlarla birlikte çocuklar, yaşlılar, engelliler, evsizler, göçmenler, mülteciler ve etnik azınlıklar oluşturuyor. 25 Kasım’da bütün bu grupların, tüm ezilenlerin hatırlanması, Mirabel kardeşlerin diktatörlük rejimine karşı direnirken kaybettikleri yaşamlarının kadınlar ve erkekler tarafından birlikte onurlandırılması gerekir.
Kategori: 'Güncel, Köşe Yazıları, Türkiye
Yorumlar
Yorum yok
Yorum Yapın