KÜRESELLEŞME GERÇEĞİ!
TEMEL DEMİRER
“Gece ne kadar karanlıksa
yıldızı o kadar parlaktır.”[1]
“Küreselleşme” denilen emperyalist kapitalist gerçeği dair yazmak; hem kolaydır hem de zor…
“Kolaydır”; kimileri anlamasa ya da görmezden gelse bile her şey ayan beyan ortadadır. Bu denli net olanı; bu kadar yoğunlaştırılmış bir kavrayışsızlığa anlatmak ise, zor mu “zor”dur.
GERİLİMLİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER
Berlin Duvarı’nın yıkılması ardından tesis edilen “tek kutuplu dünya”, kelimenin tam anlamıyla küresel bir faciaya yol açtı; Irak’tan Afganistan’a veya Filistin’e dek, ta yakın çevremize yaşadık bunu…
Sanırım kimse Bush’un, “Ya bizdensin ya da düşmanımsın”lı ABD saldırganlığını unutmamıştır hâlâ…
Sonra, sonra da; “Berlin Duvarı’nın çöküşünden bu yana geçen yirmi yılda, ABD rakipsiz statüsünü Irak savaşının ve ekonomik krizin ardından kaybetti.” Böyle diyor Joschka Fischer, haksız da değil.
11 Eylül sonrasında ABD saldırganlığıyla yapılanlar, “Hukuk devleti iddialarının sonunu” getirmişti… Bunu, uluslararası üne sahip sosyolog ve kamu hukukçusu olan Jean-Claude Paye söylüyor!
Terörle mücadele konusunda Le Monde, Le Monde Diplomatique, Monthly Review ve daha birçok yayın organında makaleleri yayımlanan Paye, ‘Hukuk Devletinin Sonu: Olağanüstü Hâlden Diktatörlüğe’[2] başlıklı yapıtında şöyle diyor: “11 Eylül 2001 saldırıları, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da hukukun altüst edilmesine bir ‘gerekçe’ oldu. Patriot Act, Avrupa çerçeve kararı ve diğer iç güvenlik yasaları, ‘hukuk devleti’ ilkesiyle ilişkilendirilen özgürlüklere saldırıp olağanüstü usulleri genişleterek anayasal güvenceleri etkisiz hâle getirdi. Bu düzenlemeler, halkların genel olarak denetlenmesini sağladı. Bunun yanında, devletlerin ‘terör eylemi’ tanımları geniş ve muğlak yorumlara imkân tanırken, muhalif hareketleri -özellikle küreselleşme karşıtı hareketleri- suçlu ilan etmelerinin arkasındaki meşruiyet duvarını ördü…”
Paye’ye göre, Batı dünyası, reel sosyalist düzenin çökmesi ardından “hukuk devleti”ni budama konusunda çok ciddi hazırlıklar içindeydi; ancak 11 Eylül onlara bu amaçla atılacak adımları hayata geçirme konusunda çok güzel bir gerekçe sağladı. İngiltere’de bir bakanlık yetkilisinin, bir meslektaşına 11 Eylül günü gönderdiği elektronik postada “Bugün almamız gereken tüm önlemleri sessiz şekilde yeniden gündeme getirmek ve kabul ettirmek için çok güzel bir gün” deyişi ne olduğunu çok iyi anlatan bir kanıt olarak yapıtında veriyor.
ABD’de sivil hakları budayan Yurtseverlik Yasası’nın çıkışı ve onlarca istihbarat örgütünü bir araya getiren onlarca milyar dolar bütçeli İç Güvenlik Bakanlığı’nın kuruluşu anlatılırken; buna benzer adımları atmada ikircikli davranan Avrupa için İspanya’daki 11 Mart 2004 saldırılarının acı bir uyarı olduğu belirtiliyor. Nitekim bu tarihten sonra AB’de güvenlik amaçlı adımların hızla atıldığı görülüyor. 11 Eylül 2001 ve 11 Mart 2004 saldırıları gerekçe gösterilerek ABD ve Avrupa’daki insan haklarını yok eden “hukuksal” düzenlemeleri ve bunların “hukuk devleti”nin sonu anlamına geldiğini ve gidişatın diktatörlük düzenine doğru olduğunu ayrıntılı şekilde anlatıyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nca her yıl yayınlanan “terörist örgütler” listesi, 11 Eylül öncesinde pek fazla ilgi görmezdi. Ancak bu tarihten sonra bu liste, ulusal ve uluslararası planda savaşılacak örgütler olarak haddinden fazla ciddiye alınırken, benzeri bir listenin AB tarafından da ilan edilmesi dikkate değer bir gelişme oldu. Daha önceleri örneğin Hamas, Hizbullah, Tamil Kaplanları ve benzeri halk tabanı oldukça geniş örgütlenmelere karşı genelde ABD’nin tüm dayatmalarına rağmen Avrupalılar karşıt tavır alabilirken; ya da en azından hayırhah davranabilirken, şimdi ABD ile birlikte tavır almaya başladılar.
Ancak bu, söz konusu örgütlere karşı birlikte bir fiili savaştan çok, terörist ilan edilen örgüte karşı ilgili devletin yapacağı her türlü hukuksuzluğun, insan hakları ihlâlinin hoş görüleceği anlamına geliyordu. Yani “terör örgütü” ya da “teröre karşı savaş” değil, “terörle savaş” gerekçesi altında devletlere insan hakları ihlâlinde yardım, suç ortaklığı söz konusudur.
“Terörist örgütler” listesine alınan örgütlenmeyi yok etmek üzere savaşan devlete, böylece “İstediğin gibi savaş, her türlü yöntemi kullanabilirsin. Bunlar normal durumlarda uluslararası hukuka aykırı ve insanlık dışı gibi görünebilir ama biz görmezden geleceğiz” denmektedir. O nedenle, İsrail, Hizbullah’a misillemede bulunacağım diye Lübnan’ın yarısını yıkarken, Hamas’ı hizaya getireceğim diye, Gazze’yi harabe hâline getirirken ve son olarak Sri Lanka’da Tamillere soykırım uygulanırken AB’den kısık tonda birkaç mızırdanmadan başka bir şey duyulmadı.
Özetle Paye, ABD’nin bu süreçte itici güç rolü oynadığı konusuna da açıklık getirerek, bu devletin uluslararası ilişkileri kendi lehine yeniden düzenleyip hukuku askıya almasıyla, yeni düzende kurucu bir rol üstlenen emperyal yapının nasıl yaratıldığını tüm netliğiyle açıklıyor.
Bu da “yeni” uluslararası dizaynda “olağanüstü hâl”in nasıl “olağan”a tahvil edildiğini ortaya koyuyor.
Bu, uluslararası ilişkiler düzleminde işin bir yanı; ötekine gelince o da şu: Ekonomik krizle sarsılan ABD’nin, süper güç olarak kalmak istiyorsa müttefikleriyle işbirliği yapması gerektiği, aksi hâlde uluslararası alanda etkisinin azalacağından söz ediliyor.
Londra merkezli ‘Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) 15 Eylül 2009 tarihli yıllık raporunda, Obama’nın iç siyasette, “Evet, yapabiliriz” sloganını kullandığı anımsatılarak “uluslararası alanda ise muhtemelen gittikçe daha fazla, ‘Hayır, yapamayız’ demeye başlayabileceği”ne dikkat çekilip, raporda, “Irak ve Afgan savaşları ile mali kriz yüzünden tek başına bir şey çözemeyecek hâle gelen ABD’nin dost yardımı almazsa dünya sahnesinden silineceği” belirtilerek, “Kesinlikle ABD’nin küresel güçteki payı ölçülü düzeyde de olsa düşüşe geçti” denildi.
Gerçekten de “Bugünlerde Amerika’nın küresel liderliğinin ve gücünün sona yaklaştığını söylemek moda,” vurgusuyla Joseph S. Nye de ekliyor: “ABD hükümetinin Ulusal İstihbarat Konseyi, 2025 yılına doğru Amerikan hâkimiyetinin ‘büyük ölçüde ortadan kalkacağı’ (…) tahmininde bulunuyor. Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev 2008 mali krizini, Amerika’nın küresel liderliğinin sona yaklaşmasının işareti olarak yorumluyor. Kanada’daki muhalif Liberal Parti’nin lideri Michael Ignatieff ABD gücünün inişe geçtiğini öne sürüyor.”
Uluslararası ilişkilerin okunması açısından bunların önemi çok büyük, çünkü…
Örneğin Mazin Hammad, “Obama’nın, selefi Bush’un miras bıraktığı felaketlerin boyutunu idrak etmediği görülüyor. Bush hepsini kazanacağını sanarak- ki hepsini de kaybediyor- ülkesini Irak, Afganistan ve Pakistan’da aynı anda üç savaşa soktu,”[3] derken; hayatta bu tespiti doğruluyor…
Mesela ABD Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral George Casey, Amerikan kuvvetlerinin 2012 yılında Irak’tan çekilmesini öngören Irak Güvenlik Anlaşması’na rağmen, ABD ordusunun Irak ve Afganistan’da 10 yıl daha kalabileceğini açıklıyorken; Obama da, İran’ın nükleer faaliyetlerine ilişkin krizi diplomatik yollarla çözmek için zamanın daraldığını söylüyor.
‘Amerikan Siyaset Bilimi Derneği’ne göre, ABD’nin uluslararası desteği, 10 yılda Soğuk Savaş dönemindeki seviyenin bile altına düştü; bu da, ABD emperyalizminin, gerileyip, sarsıldıkça daha da saldırganlaşacağı anlamına geliyor!
Bu da; Obama ile olacak!
Hem de, “Bir imparatorluğun ömrü, askeri görevlerini sınırlı tutması ve emperyal gücün tümüyle bu alana yoğunlaşmamasına bağlıdır,”[4] diyen Herfried Münkler’in saptamalarını da tekzip ederek!
Tam da bu koordinatlarda “Ee, n’olacak? Savaş çıkacak değil ya?” demeyin: 6 Kasım 1909’da Almanya’nın o zamanki ABD büyükelçisi Albrecht von Bernstorf, Almanya’nın hızla büyümesinden kaygı duyan ABD çevrelerine güven vermek için yaptığı bir konuşmada, “Bugünkü dünya ticareti, gelecekte ulaşacağı boyutun yalnızca ufak bir parçası kadardır. Dünyanın tüm sanayileşmiş ülkelerine yetecek kadar yer var bu ticaretin içinde” diyormuş.
Tarih, bize, mali krizlere yol açmaya başlayan aşırı üretim krizlerinin hegemonya krizleriyle çakışması hâlinde, çok riskli siyasi istikrarsızlıklara yol açtığını gösteriyor. Afganistan, Irak savaşlarının, belki de İran’a yönelik bir saldırı olasılığının, Afrika’da keskinleşen kaynak rekabetinin, gelmekte olan bir depremin öncü sarsıntıları olmadığını kim kesinlikle söyleyebilir![5]
ABD İMPARATORLUĞU VE OBAMA “PARANTEZİ”
Burada bir parantez açıp, ABD İmparatorluğu ve Obama’ya ilişkin birkaç noktanın altını çizmemiz gerekiyor.
Öncelikle Obama ne dediyse, tam da onları yapmadı/ yapamadı; “Ve Aleyküm Selam” “şirinliği”nden[6] tutun da, kendi evine anahtarsız giren siyahi profesörü gözaltına alan polisi “aptalca davranmakla” suçlayıp polis teşkilâtını ırkçılıkla itham edince ülkenin karışması ardından, geri adım atarak, “Sözlerimi dikkatli seçmem gerekti” diyerek özür dilemesi gibi…
Ya “Barış”, “Çözüm” söylenceleri mi?
“Obama ‘Hayali’ Buraya Kadar” diyen Mete Çubukçu’nun yanıtı şöyle: “Amerikan Başkanı’nın Ortadoğu’ya ilişkin barış rüyasının bölge halklarınca paylaşılması zor”!
Evet Charles Krauthammer’in, “Göklerde geziyor”[7] dediği Obama beklentileri karşılamadı. Obama umutları boşa çıkardı.
Yani her şey, “Karpuzlar Obama’ya fazla geldi… Obama’nın hızı yavaşladı,”[8] diyen Stephen M. Walt’ın saptamasındaki üzere oldu…
Mesela Obamalı kesitte ABD’de silahlanma ve silah ticareti tüm hızıyla devam etti… Obama’nın Kongreye gönderdiği ve 2010 mali yılı için belirlenen savunma bütçesi 664 milyar dolarlık tutarı öngörürken, bunun 534 milyar doları genel savunma harcamaları, 130 milyar dolarlık bölümü ise Afganistan ve Irak dahil olmak üzere denizaşırı operasyonlar için ayrıldı. Söz konusu 130 milyar dolarlık bütçe kaleminde Afganistan için 65 milyar dolar, Irak için 61 milyar dolar harcama öngörülürken, ABD’nin bu ülkelerdeki savaşının başlamasından bu yana ilk kez Afganistan’a Irak’tan fazla harcamanın tutarının dikkati çekti.
Evet “Süper bir bomba geliştiren”[9] ve çürüyen ABD realitesi konusunda Musib Naimi, “ABD silahsızlanmada ciddiyse nereye bakacağı belli”[10] deyip; Mikhail Gorbaçov da, ABD askeri gücünün silahsız dünyaya engel olduğuna dikkat çekiyorken; ABD Savunma Bakanı Gates de, Körfez ülkelerine milyarlarca dolarlık askeri yardım ve silah satışını savunuyor.
Gerçekten de “Nüfusunun yarısının işkenceyi onayladığı”[11] ABD çürüyen bir zorbalıktır!
Herkesin bildiği üzere Bush dönemindeki işkence uygulamalarına ilk olarak, zamanın Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice’ın onay verdiği belgelendi.
Frank Rich, “ABD yönetimi işkence politikasından haberdardı,”[12] derken; Chris Floyd da ekliyor: “Bush yönetiminin işkence programı üzerine ABD Senatosu raporunun yayınlanmasıyla George Bush, Dick Cheney, Donald Rumsfled ve diğer üst düzey bir yetkilinin yasalara aykırı olduklarını bildikleri hâlde acımasız teknikleri kullanan bir sorgulama sistemi kurdukları açıkça ortaya çıktı.”
Ayrıca Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin hazırladığı rapor da, Bush döneminde Merkezi Haber Alma Teşkilâtı (CIA) gözaltı merkezlerinde El Kaide tutsaklarına “planlı işkence” yapıldığını ortaya koydu; tıpkı, Senato raporunda da CIA, Pentagon ve ordunun işkencelerinin sistematikliğinin ortaya serilmesinde olduğu üzere…
Ayrıca Bush döneminde CIA terör zanlılarına işkence yapma yetkisi veren kurumlar arası belgeler ortaya çıktı.
‘The New York Times’ın Adalet Bakanlığı zabıtlarına dayandırdığı habere göre, zanlılarının yüzüne su dökerek boğulma hissi yaratılan “waterboarding” işkencesi tekniği iki Kaide zanlısına tam 266 kez uygulanmış.
Sorgucular Ağustos 2002’de Ebu Zübeyde’ye en az 83 kez waterboarding uygulamış. 11 Eylül’le bağlantısı olduğu savunulan Halid Şeyh Muhhammed Mart 2003’de aynı yöntemle tam 183 kez sorgulanmış. Sadece 35 saniye dayanabilen Ebu Zübeyle bildiği her şeyi anlatırken, Muhammed’i konuşturmak için sert işkencelere en az 100 kez başvurulmuş.
İnsan Hakları için Doktorlar (PHR) örgütü, CIA’nın terör zanlılarına uyguladığı ve işkence addedilen sorgularda çalışan doktor ve psikologlara ağır ithamlarda bulundu. PHR’ye göre bu doktorlar Guantanamo, Ebu Garib gibi gözaltı merkezlerindeki sorgular sırasında zanlılar üzerinde yasadışı deneyler yaptı. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası insanlar üzerinde deneyler 10 ilkeyi içeren Nürnberg yasası uyarınca yasaklanmıştı.
ABD’nin Guantanamo Üssü’nde 7 yıl kaldıktan sonra Şubat 2009’da serbest bırakılan Binyam Muhammed, Guantanamo’ya götürülmeden önce Fas’ta işkence gördüğünü ve İngiliz istihbarat servisi MI5’in da işkence görmesine yardımcı olduğunu belirterek, “dayaktan, neşterle vücudunun kesilmesine” kadar çeşitli işkenceler gördüğünü anlattı.
‘The New York Times’daki bir haberde, ABD’nin 11 Eylül saldırısından sonra bazı Doğu Avrupa ülkelerinde oluşturulan gizli gözaltı merkezlerinin Frankfurt üzerinden kurulduğunu belirtti.
Bunların yanında ‘The New York Times’ başyazısında, “Bush’un askeri mahkeme politikasını sürdürme kararı alan ve yeni işkence fotoğraflarını yayımlamaktan vazgeçen Obama selefinin hatalarını kendi hataları hâline getirme tehlikesiyle karşı karşıya”[13] derken; ABD’nin Ebu Garib cezaevinde Iraklılara yaptığı işkenceleri dünyanın gözleri önüne seren fotoğrafların “ABD’li kahramanı” Lynndie England, yaptığı işkencelerden pişman olmadığını belirtti.
Irak hatıralarını kitaplaştırarak yayımlayan eski kadın asker, çırılçıplak soyarak işkence yaptığı Iraklılarla “hatıra fotoğrafı” çektirmişti. England, ‘The Daily Mail’deki açıklamasında, “Neden pişman olayım? Onlar düşmanlarımızdı” deyip, elinde cezaevinde çekilen 800 fotoğraf olduğunu söyledi.
Ve nihayet selefinin esirlere muamelelerinin hukuksuzluğunu vurgulayıp Gitmo’daki askeri mahkemeyi askıya alan Obama U dönüşü yaptı. Federal temyiz mahkemesinin kararına rağmen esirlere işkenceleri gösteren fotoğraflarının yayımına karşı çıkarak liberal destekçilerini hayal kırıklığına uğratan Obama, bu kez Guantanamo’daki esirleri yargılayan askeri mahkemelerin yeniden iş başı yapacağını duyurdu.
Özellikle Guantanamo Cezaevi ve ABD dışındaki merkezlerde tutulan mahkûmlara yapılan işkencelerle gündeme gelen CIA’ya Obama’dan destek geldi.
Obama, önce işkence fotoğraflarını yayımlamaktan, şimdi de özel askeri mahkemeleri kapatmaktan vazgeçti.
Obama’nın önce yayımlanmasına izin verdiği, daha sonra ise “askerleri tehlikeye sokacağını”, “Ortadoğu’da Amerikan karşıtlığını körükleyeceğini” ileri sürerek yayımlatmaktan vazgeçtiği Irak ve Afganistan’daki işkence fotoğrafları basına sızdı. Fotoğraflardan biri, ranzasından baş aşağı sarkıtılmış çıplak bir mahkûmu gösteriyor. Başka bir fotoğrafta üzerine insan dışkısı bulaşmış bir tutuklu, koridorda gardiyanın tehditvari bakışlarına maruz kalıyor.
Obama’nın sansürlediği görüntülerde, akıl almaz işkence ve tecavüz sahnelerinin olduğu açıklandı.
ABD’li emekli general Tümgeneral Antonio Taguba, Iraklı mahpuslara işkence ve tecavüz görüntülerinin yer aldığı fotoğrafların, Obama’nın yayınlanmasını istemediği fotoğraflar arasında bulunduğunu belirtti.
Evet ABD İmparatorluğu ve Obama “parantezi”ni burada kapayarak, yol açtıkları “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i (“YDD”) vukuatına göz atalım…
YDD VUKUATI
“Ne kadar süslenirse süslensin küreselleşme denilen olgu, XX. yüzyılın son çeyreğinde olgunlaştığı ve rakipsiz kaldığı düşünülen kapitalizmin bütün dünyaya bir ortak sistem olarak mal edilmesi çabasından ibarettir. Yani küreselleşme ağırlıklı olarak kapitalist ekonomi sisteminin genelleştirilmesidir,”[14] saptamasını yapan Mahfi Eğilmez’dir…
Kimse, ama kimse bize “küreselleşme” alt başlıklı emperyalizmi “sorumlu”, “insani”, “güleryüzlü”, “demokratik”, vs. gibi sıfatlarla sunmaya kalkışmasın!
Samir Amin’in deyişiyle, “Küreselleşmenin tarihi, insanlık kadar eskidir… Küreselleşme, sermayenin kârından ibarettir”;[15] hepsi bu ve bu kadar!
Hiç kimse, artık inandırıcı olmak bir yana “gülünç”leşen yalan(lar)a müracaat etmesin!
Mesela Hasan Celal Güzel’in, “Piyasa ekonomisi yıkılmıyor ama post-keynesyan bir anlayışla, kapitalist sistemin müdahale edilmeden kontrolünü sağlayacak ve dünyadaki gelir dağılımını düzenleyecek yeni enstrümanlara ihtiyaç olduğu artık ortaya çıkıyor”; veya George Soros’un, “Ben hayırseverlikle yatırımı birleştiriyorum. Hayırseverlikle yatırımı birleştiremediğim ülkeye girmem” dediği türden!
Ya da “Liberaller, özgürlüğü en iyi anlayan ve onu siyasi, ekonomik ve hukuki gereklerini en iyi formüle eden kimseler”[16] diye liberalizme “iltifatını” eksik etmeyen Atilla Yayla’nın, “Kapitalizmden kurtulmalı mıyız?”[17] “Bazı ülkeler niçin fakir? [Bu] Sömürgecilik ile açıklanabilir mi?” sorularına “Batı’nın bugünkü zenginliklerinin altında yatan olgu sömürgecilik değildir”[18] yanıtını veren hezeyanlarındaki üzere…
Gelin yalan(lar) karşısında eşitsizlik yerküresinin somut verilerini sıralayalım…
Roma’daki ‘Dünya Gıda Güvenliği Zirvesi’nde konuşan BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, “Zirvenin yapıldığı bugün [16 Kasım 2009’da], dünyada 17 bin çocuk açlık nedeniyle ölecek, her 5 saniyede bir çocuk, yılda 6 milyon çocuk yeterli beslenemediği için yaşamını yitiriyor,” dedi.
BM Tarım ve Gıda Örgütü (FAO) verilerine göre, krizin, 100 milyon kişiye daha açlık getirdiği yerkürede, açlık çeken insan sayısı 1 milyarı aştı…
Bir milyarı aşkın insan, açlık içinde. Küresel kriz nedeniyle bunun daha da artacağı kesin. FAO’nun açıklamasına göre her altı dünya vatandaşından biri günlük kalori gereksinimini karşılayacak kadar beslenemiyor.
Özellikle kadınlar ve çocuklar bu durumdan en çok etkilenen kesimler. Açlar ordusunun yüzde 70’ini kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Raporda 2015’e kadar dünyada açlık çeken kişi sayısını yarıya indirmek için 24 milyar dolara ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Ancak ABD’nin 2001’den beri Irak ve Afganistan işgalinde harcadığı para, 685.7 milyar dolar! Sanayi ülkelerinin son krizde bankalar için yaptıkları yardım ise 3.5 trilyon dolar!
‘Dünya Açlık Kurumu’ ve ‘International Food Policy Research Institute’ (IFPRI) ortak raporuna göre 84 ülke arasında 29 ülkede durum “alarm” düzeyinde. Listenin en sonlarında Kongo, Burundi, Eritre, Sierra Leone ve Çad bulunuyor.
Açlar ordusunun içinde 230 milyon kişiyle Hindistan başta geliyor. Günlük, bir dolardan az paraları var.
Kongo nüfusunun yüzde 76’sı açlık içinde; Afrika’daki tüm trajik örneklerdeki üzere…
Dünya Açlık Yardım Örgütü Başkanı Bärbel Diekmann, Berlin’de yaptığı basın açıklamasında “XXI. yüzyıl açlığın yüzyılı olacak” vurgusuyla durumun vahimliğine dikkat çekiyor. Yakın zamanda açların isyanlarına sahne olması beklenen Meksika’da, Devlet Başkanı Felipe Calderon, “20 milyon Meksikalı açlık sınırında yaşıyor” diyor.
Türkiye’de ise Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre 16 milyon yeşil kartlı var. Yeşil kartlılar asgari ücretin üçte biri kadar kazananlar.
Uzmanlar “Besin maddeleri arzının miktarına ve niteliğine göre iki tür açlık” olduğunu belirtiyorlar. Bunun da “aç kalma” ve “yetersiz beslenme”yi kapsadığını belirtiyorlar.
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2008 istihdam raporunda, “dünyada yoksul işçi sayısı son yıllarda azalmakla birlikte, bugün 1.4 milyar işçi günde iki dolardan daha az kazanmaktadır” deniliyor. Kaba bir hesapla çalışanlarda durum böyleyken, dünya nüfusunun yaklaşık yarısından fazlasının dengesiz ve yetersiz beslendiği ortaya çıkıyor.
Geçerken bir not daha: 1.4 milyar insanın günde 1.25 dolardan az bir parayla yaşamaya çalıştığı bir dünyada 2009 yılında yoksul ülkelere, zenginlerin sağlayacağı taahhüt edilen 33 milyar dolar henüz ödenmemiştir. Ve ‘The Economist’in hesaplamlarına göre şu anda dünya kamu borçları 35 trilyon, 117 milyar, 897 milyon dolar gibi ürkünç düzeylerdedir.
Bu tabloda IMF Başkanı, Dünya Bankası Başkanı son derece karamsar konuşmalar yapıyorlar. Her asırdakinden daha fazla vahşileşen kapitalizmin bu yeni krizi nedeniyle 90 milyon insanın işsiz kalacağından söz ediliyor, 50 milyon bebenin öleceğinden, hatta savaşlar çıkacağından söz ediyorlar.
Gıda krizine küresel ekonomik bunalımın eklenmesi üzerine dünyada açlıkla ilgili olarak çok ağır sonuçları ortaya koyan öngörüler gerçek oldu. FAO ile Dünya Gıda Programı’na (WFP) göre, 2009 yılında 1 milyar 20 milyon kişi gıdasız kaldı. Dünyada açlığa ilişkin yıllık raporda, 2009 yılında, önceki 2008 yılına göre yaklaşık 100 milyon kişinin daha aç kaldığı ve bu rakamın son 40 yıldaki en yüksek aç sayısı olduğu vurgulanırken; “Aç olan, yiyeceğin bol olduğu yere yönelir” diyen Recep Korkut ekliyor: “XXI. yüzyılın başları itibarıyla doğdukları ülkeyi terk edip, başka ülkelerde yaşayan kişilerin sayısı 150 milyona ulaşmıştır. Bu da dünya nüfusunun yüzde 2.5’ini oluşturmaktadır, bir başka deyişle, her 40 kişiden biri anavatanı dışında yaşamaktadır.”
“Güney ülkeleri” böyleyken; emekçiler için Kuzey’in ABD’si farklı mı? Elbette değil!
ABD’de resesyon, en fazla orta sınıf ve yoksulları etkilerken, işten çıkarmalar nedeniyle en zenginler ve en yoksullar arasındaki gelir uçurumu daha da büyüdü
ABD İstatistik Bürosu’nun verilerine göre, 2008’de yılda 138 bin dolardan fazla kazanan Amerikalıların oluşturduğu en zengin yüzde 10’luk kesim, yıllık 12 bin dolar gelirle yoksulluk sınırında ya da bu sınırın altında yaşayan Amerikalılardan 11.4 kat daha fazla kazandı. 2003’te 11.22 olan bu oran 2007’de ise 11.2 olmuştu.
Bütün gruplarda hanehalkı geliri azaldı ancak geliri en keskin şekilde düşenler orta gelirli ve yoksul Amerikalılar oldu. Ortalama gelir 2008 yılında 52 bin 163 dolardan 50 bin 303 dolara gerileyerek, 1997 yılından bu yana en düşük seviyesine indi.
Ülkede yoksulluk 2008 yılında hızlı bir yükselişle yüzde 13.2’ye ulaşarak, 11 yılın en yüksek seviyesine çıktı.
Yılda 180 bin dolar ya da daha fazla kazananların oluşturduğu en zengin yüzde 5’lik kesimin, orta gelirlilerden 3.58 kat daha fazla gelir elde ederek 2006’dan bu yana en yüksek seviyesine çıktı.
İşçi İstatistikleri Bürosu’nun (BLS) raporuna göre ABD’de işsizlik oranı resesyonun başladığı 2007’deki yüzde 4.8’den 9.7’ye çıktı. 7.4 milyon olan işsiz sayısı 14.9 milyona yükseldi. 9.1 milyon ABD’linin yarım gün çalıştığı söylense de, onların da ya çalışma saatleri ve haftalıkları azaltılıyor ya da tam gün çalışacak bir iş bulamıyorlarken; ortalama bir Amerikan ailesinin toplam borcu 2004 yılından 2007 yılına 87 bin dolardan 97 bin dolara yükselmiş durumda. (Ayrıca 80 milyon kadar ABD’li de, değerinden düşük sigortalanmış ya da sigortasız durumda!)
Ya AB mi? O da ABD’den farksız!
AB’nin resmi araştırma kurumu ‘Eurobarometre’nin araştırması, 500 milyonluk Avrupa’nın yüzde 16’sının fakirlik sınırının altında yaşadığını ortaya koydu. Eurobarometre’ye göre her 10 Avrupalıdan 8’i üç yıl içerisinde daha da fakirleştiğini düşünüyor.
Bunlar böyleyken; bir şey daha var: 2009 Nobel Barış Ödülü’nü alan ABD Başkanı Barack Obama döneminde, ekonomik krize rağmen ABD’nin yabancı hükümetlere silah satışından elde ettiği gelir, 2008 yılına göre yüzde 4.7 artarak 38.1 milyar dolara ulaştı.
Ekonomik krize rağmen 2008’de silah ihracatını yüzde 50 oranında artıran ABD, küresel silah ticaretinin üçte ikisini kontrol eder oldu. ABD Kongresi için hazırlanan rapora göre, geçen yıl dünyadaki toplam silah ticaretinin yüzde 68.4’ünü ABD yaptı. 2008’de silah sektörü küresel krizden nasibini alıp 2005’ten beri en düşük değere ulaşsa da, ABD, 2007’de 25.4 milyar dolar tutan silah ihracatını 37.8 milyar dolara çıkardı.
Evet, evet bu somut veriler, tamı tamına Michael Moore’un, “Kapitalizm şeytandır. Şeytanı düzenleyemezsiniz. Onu yok etmelisiniz ve yerine tüm insanlık için iyi olan, demokratik bir şey koymalısınız” saptamasını doğrular!
Gerçekten de sürdürülemez kapitalizm; “Organik kusurları ekonomik kriz tarafından ifşa edilen Batılı kalkınma modelinin reforma ihtiyacı var,”[19] diyen “has savunucusu” Mihail Gorbaçov’un bile eleştirisine maruz kalmıştır!
Yani Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla “yeni bir dünya vaat edenler” ve buna “inananlar” müthiş bir hayal kırıklığıyla yüz yüze kalmışlardır.
Hatırlayın: 1980’lerde yetişmeye (ideolojik evrene girmeye) başlayanlara, yıllar boyunca, okulda, televizyonda, gazetelerde, sokakta sürekli piyasanın hem kendi kendini düzenlediği, hem de kaynakları en iyi biçimde dağıttığı, buna müdahalenin krize yol açacağı anlatıldı. “Komünizm” çökmüştü; toplumu değiştirme projesi iflas etmişti. Kişi kendi başının çaresine bakmalıydı. Zaten “toplumsal çıkar” diye bir şey yoktu…
Otuz yıldır, “öz yönetim”, “sosyal devlet”, kaynakların adaletli dağılımı, yoksulluğa karşı mücadele, hatta eşitlik gibi kavramlar hep aşağılandı. Le Monde’da Filozof Axel Honneth’ın, Sloterdijk’i eleştiren yazısında anımsattığı gibi, eşitlik düşüncesine tepki, giderek halk sınıflarına yönelik bir nefrete dönüştü. Sosyalist, hatta sosyal demokrat siyaset, yoksulların, zenginin malına yönelik kıskançlığından yararlanan aydın oportünizmi, ‘Refah devleti’, “bürokratik kleptokrasi” olarak mahkûm edildi, hem de karşılığında, “piyasanın gizli elinden” başka hiçbir seçenek sunulmadan.[20] Kamu hizmetleri hırsızlığa eşitlenerek tasfiye edilirken sosyal adalet, zenginin vereceği sadakaya indekslendi vatandaş toplumu, sadaka toplumuna dönüşmeye başladı; demokrasi de entelijensiyanın, seçmenin, seçilenlerin alınıp satıldığı, Badiou’nun deyimiyle “olanı onaylama” pratiğine… “Komünizm”den sonra adeta “ortaçağlara” geri dönüyorduk.
Ama gördük ki, piyasa kendi kendini düzenleyemiyor, kaynakları rasyonel biçimde dağıtamıyor. O yalnızca bir sermaye birikim “makinesidir”. Bu “makine”, ahlâk, adalet, toplumsal refah, çevreyle ilgili sürdürülebilirlik gibi kaygılardan bağımsız olarak işliyor. Bu makinenin rasyonel olduğunu söylemek, “antropomorfik” (insanmış gibi düşünmek) bir saçmalığın ötesinde, herkesten sermaye birikimine, insana duyarsız bir “makineye” yakıtı olmasını istemek anlamına geliyor.
Ama artık bu “makine” kırıldı.[21] Küreselleşme karaya oturdu!
Bunun en net verisi; yaşanan kriz ve yıkımıdır!
Yorumlar
Yorum yok
Yorum Yapın