KRİZ VE YOKSULLAŞMA ÜZERİNE NOTLAR – İŞSİZLİK

Ekonomik kriz ve yoksullaşmayı işsizlikten ayrı ele almak mümkün değil. Krizin hissedilmeye başlamasıyla  eş zamanlı olarak işsizlik hızla arttı. İş güvencesinin  zayıf, kayıt dışı istihdam ve esnek çalışma biçimlerinin yaygın olduğu; işten atmanın patrona sorumluluk yüklemediği, örgütsüzlüğün hüküm sürdüğü koşullarda başka türlüsü sürpriz olurdu.

Patronların krize ilk tepkisi işten atmalar oldu. “Sendikalaştılar, eyleme katıldılar “ türünden bilindik işten atma bahanelerine yaşın kırkı geçmesi, kredi kartı borcu bulunması gibi yenileri eklendi.

Krizin işsizlik üzerindeki etkisi 2008 yılı Ekim ayında kısmen, Kasım ayında sıçramalı olarak açığa çıktı. Sonraki her ayda, olağan zamanlardaki yıllık hareket aralığını aşan sonuçlarla artarak peş peşe rekor kırdı.  İşsizlik Şubat 2009’da 16,1’lik oranıyla tarihi zirvesine ulaştı. Şubat’tan sonraki beş ay boyunca, yani Ağustos’a kadar, mevsimlik çalışmanın da etkisiyle işsizlik oranı küçük küçük düşüşler gösterdi. AKP hükümeti beş ayda meydana gelen toplam %3’lük düşüşü manipülasyon malzemesi yaptı. Ne var ki önceki yılın aynı ayı ile karşılaştırılarak 12 aylık işsizlik oranı hesaplandığında, mevsimlik etkiler biraz  dengelenmekte ve sorunun çapı gayet net görülebilmektedir.  İşsizlik  düşüyor yaygarası yapılırken, bırakalım yeni istihdam olanağı yaratabilmesini çalışan sayısı her ay azalıyor, sosyal ve ekonomik özgünlüklerle birleşen güvenilmez araştırma yöntemleri istatistiklerin bu gerçeği saklamasına müsaade ediyordu. Örneğin, işsizlik oranının zirveye çıktığı Şubat’ta, önceki yılın aynı ayına kıyasla her üç işsizin yanına bir işsiz daha eklenmişken; Nisan ayında her iki işsizin yanına bir işsiz daha eklenmişti ve buna aldırmadan iyileşmeden bahsedilmekteydi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Temmuz-Ağustos-Eylül dönemini kapsayan Hane Halkı İşgücü Anketi’ne dayalı Ağustos ayı işsizlik verilerini 16 Kasım’da duyurmasıyla yalancı iyileşmenin de sona erdiği, işsizlik oranının tekrar yükselişe geçtiği görüldü.

İşsizlik, krizin halklarımıza karşı yıkıcı etkilerinin başında yer alıyor. Artan işten çıkarmalar yoksulluğu yaygınlaştırıyor ve derinleştiriyor.  Her işsiz kendi gelirine bağımlı bir kaç kişinin yoksulluğunu temsil ediyor. İşten çıkarmaların neden olduğu gelir kaybının yanı sıra işsizliğin ücretleri baskılaması da yoksullaştırıcı  etki yapıyor. İşsizlikle birlikte “çalışan yoksullar” artıyor.

İş bulamamak korkusu en beter çalışma koşullarının kabullenilmesine yol açtı. Bunu fırsat bilen patronlar görece iyi ücret  ve sosyal haklardan yararlanabilen çalışanlarını atıp, güvencesiz, daha düşük ücretle  çalışmaya hazır yenilerini alarak sömürüyü yoğunlaştırdılar. Kriz bahanesiyle sömürüyü yoğunlaştırmak için başvurdukları diğer yollardan bazıları; işgününü uzatmak, yemek, çay molalarını kısaltmak, “tuvalet takip sistemi” gibi çalışanı aşağılayan kontrol araçlarını devreye sokarak, işten atmamak karşılığında düşük ücret dayatmak, çalışan sayısını azaltıp aynı işi daha az kişiyle yapabilecek iş temposu yaratmak oldu. Doğrudan işçi-patron ilişkilerinden kaynaklanıyormuş da hükümetin ve devletin rolü yokmuş izlenimi yaratan bu fırsatçılık türleri krizde karlılığı korumanın esası olarak benimsendikçe işyerleri Çin usulü çalışma kamplarına doğru evrildi. Çalışanların zaten küçük bir kısmını kapsayabilen sendikal örgütler içinde ücretsiz izin uygulamasını hemen kabul ederek stoktan  çalışılmasının önünü açacak ve ücret düşülü sözleşmelere imza atacak denli patron yanlılarının bulunuşu buna eklenince kapitalizmin büyük krizinden 80 yıl sonra bir kez daha ücretler nominal olarak düşürülebildi. İşsizliğin ulaştığı düzeyin, düşük enflasyon koşullarında nominal ücretleri düşürerek de reel ücretleri geriletebilecek kadar baskı oluşturduğu görüldü. TÜİK’e göre yılın ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre nominal ücretler yüzde 4, reel ücretler yüzde 11 geriledi. Birleşik Metal-iş’in Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine dayalı araştırması yılın ilk iki ayında daima süreli çalışanların ortalama günlük ücretlerinin yüzde 27 kayıp ile yüzde 19 artış sınırları arasında hareket ettiğini, ortalama olarak yüzde 2,8 gerilediğini ortaya koydu ( 22 Eylül Birgün- 11 Mayıs Birgün) KESK ise, harcamalarına yansıyan enflasyonu dikkate alarak kamu çalışanlarının krizin başından Temmuz ayına kadarki ücret kayıplarını yüzde 15 olarak hesaplıyor.

Kurumlarıyla, yasalarıyla devletin / hükümetin daha açık ve etkin rol üstlendiği fırsatçılık türleri de var. Kısa çalışma ödeneğinden usulsüz faydalanan büyük sermaye gruplarının olduğu biliniyor. İşsizlik Fonu’nun yağmalanması adeta kanıksandı. Bundan cesaret alan özel fon yöneticileri İşsizlik Fonu’ndaki birikimin yarısının “Bireysel Emeklilik Sistemi”ne yani kendilerine aktarılmasını istiyorlar. Bu  yönde girişimde bulunuyorlar. Kredi kartı borçlularını ahlaksızlıkla suçlayan Başbakanın Hükümeti,  krizden etkileniyorlar diye  şirketlerin borçlarına kefil oluyor, kredi çıkartıyor. Sosyal güvenlik sistemi zarar ediyor iddiasıyla emeklilik yaşı yükseltilip maaşlar yerinde saydırılırken işveren primlerinin düşürülmesi ve devletçe üstlenilmesi biçimindeki teşviklerle kurum gelirlerinin azaltılması; stok eritmeye odaklı KDV indirimleri ve kurumlar vergisi indirimleriyle bütçe gelirlerinin düşürülüp kaybın daha geniş toplumsal kesimlerden karşılanması; halen vazgeçilmemiş olan “ kiralık işçi yasası” gibi yasalarla kölece çalıştırmanın önünün açılması; vasıflı  iş gücünün  daha ucuza işe koşulabilmesinin bir adımı olarak düzenlenen yaygın meslek kurslarının İşsizlik Fonu’ndan finanse edilmesi… Hükümetin kriz tedbirlerinin tamamı patronları kriz fırsatçılığına verilmiş tavizlerdi.

Taviz vermekten de ötesi, bizzat Başbakan fırsatçılığı teşvik ediyor, patronlara akıl veriyor: “Krizi fırsata dönüştürmek adam gibi adamların işi. Bunu fırsata dönüştürebilirsiniz” Ve cesaret veriyor: “Eğer isterseniz tek adamla bile süt çıkarırsınız” (23 Mayıs Hürriyet) “Akıl verme önlem al” serzenişiyle alınmış gibi yapan patronlar olsa da aralarındaki itişmeden avantajlı çıkanlarının Başbakanın teşvikini takdir ettiğine şüphe yok.

“İş gücünün toplam maliyetinin düşürülmesi”, “toplam maliyetler içinde işgücünün payının düşürülmesi” talepleri patronlar için he zaman günceldir. İşsizliğin bu kadar artmasını taleplerini elde etmek için iyi bir fırsat sayıyorlar. Büyük sermaye  grubu temsilcilerinin, patron örgütleri yöneticilerinin işsizlik sorununa çözüm diye önerdikleri her şey bu taleplerini gerçekleştirilmesine denk düşmektedir. Yeni istihdam yaratılacağı, kayıt dışının azaltılacağı, rekabet gücünün arttırılarak büyüme ve dolayısıyla  refah sağlanacağı iddiaları; kendi çıkarlarını tüm halkın yararınaymış gibi sunarak meşrulaştırmak için uydurulmuştur. İstihdamın daha da esnekleştirilmesi,  patronlar üzerindeki vergilerin azaltılması, kiralık işçi yasasında yer aldığı gibi işçi simsarlığı ile iş ilişkilerinde taşeronlaştırmaya yol verilmesi istenmektedir. Fırsatçılıkta sıranın tam da buraya –uzun ömürlü, sektörel olmaktan ziyade sermayenin bütününü nemalandıracak yasal ve kurumsal düzenlemelerle çalışma yaşamının yeniden şekillendirilmesine geldiği anlaşılıyor. Kriz döneminde kabullendirilen çalışanlar aleyhine uygulamalar kalıcılaştırılmak isteniyor. Hükümetin Aralık ayı ortasında toplayacağı “ İstihdam Danışma Kurulu” bu yönde bir adımdır. Kiralık işçi yasasıyla yarım kalan saldırının devam edeceğinin habercisidir.  Sermaye temsilcileri ve Hükümet işbirliğiyle çalışanlar aleyhine kararlar alınacağı, yeni istihdam olanakları yaratılacağı iddiasıyla işsizlerin desteğinin  sağlanmasıyla bu kararların yasallaştırılmasının meşrulaştırılmaya çalışılacağı belli. Oysa fırsatçılığın  genelleşmesi işsizliğe çare olmayacaktır. Aksine, uzun yılların mücadelesiyle kazanılan hakların eritilmesi; hem çalışanlar hem de işsizler için daha güvencesiz bir geleceğin  örülmesi sonucunu verecektir. Tek tek patronlar kazançlarını kovalarken de korunan sömürünün kolektif niteliğinin yarattığı, çalışanlarla işsizlerin çıkar ve kader birliği fırsatçılığın genelleşmesiyle bunların birlikte yoksullaşması olarak görülecektir.

Bu derece kapsayıcı bir toplumsal sorundan devrimci görevler çıkarabilmeliyiz. Bunun için, işsizlik sorunu henüz bu boyutta değilken Dünya Türkiye ve Sosyalizm kitabında gösterilen-dikkat çekilen yönleriyle sorunu daha somut ele almalıyız: İşsizlerin mücadeleyle buluşması, kitlesel bir işsiz hareketinin geliştirilebilmesi,  işçilerin mücadelesi ile işsizler hareketinin birleştirilmesi için neler yapılabilir? Biz neler yapabiliriz?

Kategori: 'Güncel, Türkiye



Yorumlar

Yorum yok

Yorum Yapın

İsim *

E-posta *

Site