Gazeteci Olmak (!)
Basın Mesleğinde Çalışanlarla İşverenler Arasındaki İlişkileri Düzenleyen 5953 Sayılı Kanun`un Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine ve Bu Kanuna Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun, Milli Birlik Komitesi`nce 4 Ocak 1961`de kabul edildi. 10 Ocak 1961 günü Resmi Gazete`de yayınlanarak yürürlüğe giren yasa ile gazetecilerin bazı sosyal hakları güvence altına alındı. (http://www.tumgazeteler.com/?a=4522015)
Kısaca “212 sayılı yasa” olarak ifade edilen bu yasa İşverenlere, iş sözleşmesinin yazılı olarak yapılması, iş sözleşmelerine işin nevi, ücret miktarı, gazetecinin kıdemi ve ücretlerin peşin ödenmesi gibi bazı şartlar getirmiştir. Böylelikle gazetecilere az da olsa bazı haklar sağlanmıştır. Bu yasanın çıkarlarına ters düşmesiyle, yasaya karşı çıkanlar olmuştur. Bu karşı çıkış tarihte “Babıali’de Dokuz Patron Olayı” olarak bilinmektedir. 212 sayılı yasanın çıkarılışı, 10 Ocak 1961 günü gazetelerde çıkan “Gazetemizi Üç Gün Süreyle Kapatıyoruz!” başlığıyla basın tarihine yazılmış oldu. Başlığın altında Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gibi o dönemin ünlü gazetelerinin 9 gazete patronu bir bildiri yayınladı. Yazılan bildiride “212 sayılı yasa”nın mesleki sakıncalar doğuracağı iddia ediliyordu.
9 gazete patronunun tepkisine yönelik, gazete çalışanları bir araya gelerek İstanbul Gazeteciler Sendikası öncülüğünde kapatma kararının gazete patronları tarafından verildiğine ve bu durumu tasvip etmediklerine dair bir bildiri yayınladılar. Aynı zamanda gazete patronlarının üç günlük boykotu sırasında gazete çalışanları tarafından alternatif olarak “basın gazetesi” çıkarıldı.
İşte bu yüzden 10 Ocak Gününe “Gazeteciler günü” denildi.
İşte bu yüzden gazeteci olmanın haklarını içeren bir yasanın kabul gördüğü bugüne “Gazeteciler Günü” denildi.
Ne yazık ki bizler bu günü düşünce ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, halkın haber alma hakkının, bilgi edinme hakkının, söz, eylem ve örgütlenme özgürlüğünün, sendikal hak ve özgürlüklerin ağır baskı altında bulunduğu koşullarda kutluyoruz.
Ne yazık ki bizler bu günü, gazeteci hak ve özgürlüklerini-bu hak ve özgürlüklere nasıl düzenlemeler getirebileceğimizi tartışmak yerine; cezaevine atılan, işkence edilen, öldürülen gazetecilerimizi anarak kutluyoruz.
10 Ocak Gazeteciler Günü olması dolayısıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye’deki gazetecilerin güncel sorunlarını içeren şöyle bir açıklama yaptı: “Sendikal örgütlenmenin önünün kesilmesine, bu yıl gazetecilerin mesleki yıpranmadan doğan haklarının kaldırılması, özellikle Başbakanlıkta yaşanan akreditasyon sorunları ve ekonomik krizin olumsuz etkileri de eklenmiştir. İşten çıkarmaların akla gelen ilk önlem olması alışkanlığı terk edilmediğinden, gazeteciler büyük bir tedirginlikle görevlerini sürdürmektedir. İfade özgürlüğünden söz edenlerin, hem bu hakkın, hem de bilgilenme hakkının demokrasilerde gazeteciler aracılığı ile kullanılabileceği gerçeğini görmezden gelmeleri de düşündürücüdür.” (Anadolu Ajansı-09.01.2009-13.48)
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformundan edindiğimiz bilgiye göre ise, bugün “Türkiye cezaevlerinde 8’i yazı işleri müdürü 35 gazeteci tutuklu bulunmakta. 2006 Eylülünde Terörle Mücade Yasası’nın yeniden düzenlenerek yürürlüğe girmesinden bu yana, tutuklu gazeteci sayısı 4 yılda 4 kat arttı. Basın emekçilerinin gözaltına alınması, haklarında soruşturma açılması, yargılanması, tutuklanması, cezalandırılması, polis baskısı gibi olgular gündelik yaşamın bir parçası haline geldi.”
8 yazı işleri müdüründen biri çok yakından tanıdığımız arkadaşımız Erol Zavar, 2001 yılının Ocak ayında “Odak Dergisi” yazı işleri müdürü olduğu sırada Ankara’da Terörle Mücadele Şubesi polisleri tarafından gözaltına alındı, işkencelerden geçirildi. Öncesinde mesane kanseri olan Erol Zavar, tutululuk süresi boyunca (?) kez ameliyat edildi, bedeninden (kaç tane) ur alındı. Erol Zavar ölümü randevu yerlerinde ısrarla ekmesine rağmen, ölüme mahkum ediliyor.. (Cezaevindeki diğer gazetecilerin isimlerini vermek gerekir mi?)
Gazetecilere yönelik gözaltına alınmaların, işkencelerin, tutuklanmaların yanı sıra Türkiye tarihi gazeteci suikastları ile bir hayli sabıkalı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamalarından bu yana 61 gazeteci söz söyleme hürriyetinden mahrum edilerek öldürülmüştür. Tarihte ilk defa gazeteci ölümleri 6 Nisan 1909 yılında Şeyhülislamın yolsuzluklarını ve İttihatçıların buna nasıl göz yumduğunu yazdığı gerekçesiyle, Serbesti Gazetesi’nden Hasan Fehmi Bey’in öldürülmesi ile başladı; tam 998 yıl sonrasına Agos Gazetesi Yazarı Hrant Dink’in öldürülmesine kadar sürdü.
Sadece Ocak ayı içerisinde öldürülmelerine yanık olduğumuz gazetecilere bakacak olursak; Metin Göktepe, Ümraniye Cezaevi’nde yaşamını yitirdikten sonra cenazelerinin kaldırılması için Alibeyköy’e getirilen tutukluların – “Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar” diyerek – cenaze törenlerini izlemeye Alibeyköy’e geldi. Sarı basın kartı olmadığı gerekçesiyle tutukluların cenazesinin bulunduğu alana alınmadı. Cenazeyi izlemekte ısrarlı davranınca gözaltına alınarak herkes gibi Eyüp Kapalı Spor Salonuna götürüldü. 08 Ocak 1996 günü orada işkence gördü ve öldürüldü.
Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde genel yayın yönetmenliğini yaptığı AGOS Gazetesi önünde, Halaskargazi Caddesi’nde başının arkasına ateş edilerek Ogün Samast tarafından öldürüldü. Hrant Dink Türkiye’deki derin devlet yapılanmasını ve milliyetçilik kavramlarını çoğu kez yazılarına taşıdı. Hrant Dink’in Ermeni olmasının yanı sıra sosyalist olması bu devlete düşman bellenmesi için yeterli olmuştu.
Türkiye’de radikal İslamcıların yapılanmaları hakkında gizli bilgileri açığa çıkarıp gündeme taşıyan Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993 yılında Ankara’da evinin önüne, arabasına konulan C-4 tipi plastik bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi. Bu kanlı suikastı İslami Hreket Örgütü, İBDA-C, İslami Cihat gibi örgütler üstlendi.
(http://tr.wikipedia.org/wiki/U%C4%9Fur_Mumcu)
Bugün ATV-Sabah çalışanlarını toplu iş sözleşmesi hakkını savunmaları nedeniyle işten çıkaran, çalışanlarının grev yapma hakkını engellemeye çalışan tutum, 1961 yılındaki gazetecilerin kazandıkları hak ve özgürlükleri geri çekmeye çalışan medya patronlarının aldığı tutumun devamı niteliğindedir. ATV-Sabah çalışanı gazeteciler 1980 yılından sonra ilk defa direnmeyi seçen gazeteciler olmuşlardır.
Bugün ilkeli gazetecilik yapan, halka doğru bilgiyi doğru yerde ve doğru zamanda anlatmaya çalışan, insanların özgür sesleri olma isteyen, halk için gerçekliğe ulaşmayı hedefleyen, direnmeyi seçen gazeteciler baskı altında tutularak gazetecilik hakları engellenmeye çalışılırken, haber yapma özgürlükleri yok iken; magazin haberleri ana haber bültenlerine kadar girmiştir. “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna” halinde yaşayanların, boyalı kadınların, tek derdi para ve bir güzel kızla görünmek olan erkeklerin hayatlarını izlemeye mecbur bırakıldığımız bir habercilik anlayışına mahkum edilişimiz aşikardır.
Medya patronlarının, ülke gündemini değiştirmede, yön vermede,sahte gündemler yaratarak bunu kendi çıkarı için kullandıkları, ülke siyasetinde belirleyici ve önemli derecede söz sahibi oldukları aşikardır.
Meydanın çarkları kapitalizm dişlerini büyüterek, kendini de büyütmektedir.
Gerçekliğin, özgürlüğün, direnişin yanında olan bütün gazetecilerin, gazeteciler günü kutlu olsun..
Kategori: Köşe Yazıları
Yorumlar
Yorum yok
Yorum Yapın