Erol Zavar dan mektup
Erol Zavar
Sevgili (…),
Merhaba. Ben de sana bir mektup yazmayı planlıyordum. Son 9 aydır yoğun şekilde hastaneye gidip geldim, hala da devam ediyor bu durum. Mesane ağrıları sürüyor. Bu da yazı yazmanın hala çok zahmetli bir iş, kimi zaman tam bir işkence olduğunun ifadesi, çok zorluyor. Mahmut bu konuda desteğini esirgemiyor. Şu an da o yazıyor mektubu, söylediklerimi. Bu nedenle zaman uzayabiliyor mektup yazarken.
Ben de (…) Abi gibi ‘’Sincan Yürüyüşü’nden sonra bu işe asılabilseydik, başarı sağlamış olabilirdik’’ cümlesine itiraz ediyorum. İki açıdan; birincisi Kampanya’nın başlaması ve bugüne dek görülmemiş bir boyutta ve müthiş bir fedakarlıkla sürdürülüyor olması başlı başına bir başarıdır ve bugün yaşıyor olmam bu başarının en somut göstergesidir. Kampanya olmasa gerekli tedaviye ulaşmam bile mümkün değildi. Kaldı ki, tedavimde bir 6 ay daha gecikme olsa, muhtemelen kanser tüm vücudu sarmış olacaktı. Yarattığı moral ve yaşama tutunma arzusundan hiç söz etmiyorum bile. İkincisi ise Sincan Yürüyüşü’nden hemen sonra beni buradan almak, şu anki yapı -Adli Tıp, Hukuk- içinde mümkün olmayacaktı.
Güler Zere’nin 4. Evre’de olduğu durumda bile ve Adana Adli Tıp rapor vermişken Adli Tıp’ın, Savcılıkların, Bakanlıkların direnmesi ve hatta ”Onların da mağdur ettiği insanları düşünmeliyiz’’ şeklindeki skandal açıklamaları düşündüğümüzde, bizim Kampanya’nın ne kadar başarılı olduğu ortaya çıkar. Şu anda başarı beni almak değil, Sincan Yürüyüşü ve sonrası yüklenmenin getirdiği moral etki. Bu moral solda; “Bu iş oluyor, sahiplenince yaşatırız’’ anlayışını doğurdu. Güler Zere Kampanyası da bu güveni sola yayabildiğimiz için bu boyutta yapılabildi. Ek olarak diğer hasta tutsakların gündeme getirilmesi ve bir kamuoyu baskısı yaratabilmesi hastaların belli bir tedaviye kavuşabilmesi Kampanyamızın bence en büyük başarısıdır. Kısacası, sadece beni değil birçok hasta tutsağı yaşatan bizim Kampanyamızdır.
Kampanya’yı bir reklam, bir grup çıkarı olarak düşünmeyip, yani kendimize yabancılaşmayıp bir Dayanışma Hareketi’ne çevirebilmek de, bugünün koşulları, solun durumu ve egemen anlayış göz önüne alındığında bir başarıdır. Kendimizi avutmak için söylemiyorum bunları. Kampanya yeni bir atılımla ele alınırken, bence artık tüm hasta tutsakları daha çok ele alan geniş bir Koordinasyon şeklinde yürütülürse daha iyi olur. Böyle bir Koordinasyon’a diğerlerinin hemen gelmeyebileceğini -en azından bu aşamada- öngörerek, tek başımızaymış gibi hareket etmek ama benim kadar mesela bir A. Samet’i de dert etmemiz, ilgilenmemiz gerekir. Bunun için aileleriyle arkadaşlarıyla birlikte hareketi örmeliyiz. Eğer bu başarılabilirse Koordinasyon’a başlangıçta gelmeyenler de daha sonra katılır, diye düşünüyorum. Benimki bir düşünce tabii, herhangi bir belirleyiciliğim yok.
Hazır hasta tutsaklardan bahsetmişken sağlık durumum hakkında son bilgileri vereyim.
Geçen yıl boğazımda bir kitle keşfettim. Bunun üzerine sevk yaptırdım. Ultrasonda 2-4 mm’lik nodüller olduğu söylendi ve 6 ayda bir ultrason kontrolü koyuldu. Son kontrolümde (Eylül 2009) nodülün 7,5 mm – 15 mm’lik bir hacme ulaştığı görüldü. Bunun bir kanser olup olmadığını belirlemek için biyopsiye gittim. Biyopside iğneyle parça alacaklardı ancak radyolojinin tarif ettiği yerde tümörü bulamadılar. Sonra tomografi çektirdim ve şu anda onun sonucunu bekliyorum. Yani ur bir varmış bir yok olmuş oldu. Eğer tümör kanserse, Tiroid Kanseri olma ihtimali var. Tiroid bezi kanserleri yaşamı kısaltan ya da kalitesini bozan bir kanser türü değilmiş. Bir türü çok tehlikeliymiş ama o da yaşlılarda görülüyormuş (Gerçi ben de 40’ımı geçtim ya!!!). Bunun dışında bel-boyun fıtığı ve onlara bağlı ağrılar devam ediyor. Hele bir de yağmurlar başladı mı bazen canıma okuyor ve beni resmen yatağa çiviliyor. Neyse bu hastalık muhabbeti sıkıcı oluyor. O yüzden kapatıyor ve diğer meselelere geçiyorum.
Güler Zere Kampanyası ve sonrasında yaşananlar için tamamen aynı düşünüyorum. Bugünlerde Mahmut ile beraber CHE’nin tüm eserlerini okuyoruz. CHE’yi bayraklaştırdığını iddia edenlerin CHE’nin nasıl da tam tersi davrandıklarını bir kez daha görüyoruz. Ondaki mütevazilik görkemli (zıt kelimeler gibi ama başka türlü ifade edemedim).
İHD ve solun platformu konusunda söylediklerin de çok önemli. Biz de burada aynı şeyleri konuşuyoruz günlerdir.
Kitap Okuma Kampanyası’na ilişkin söylenecek tek şey var: Bu işe yüklenmek, eğitime gerçek bir içerik kazandırarak öğrenmek ve eğitimcilerin yetişmesini sağlamak çok önemli, hatta varlık sebebi olarak görülmeli. Bu konu bugüne dek hep kendiliğindenciliğe terk edildi. Kendiliğindencilik ise bir tasfiyecilik biçimi. Bu yüzden alabildiğine müdahil olabilmeliyiz. Ben çok umutlandım. Zaten kadınların bu konularda öne çıkması ve daha yoğun emek sunması da ayrı bir umut kaynağı.
Geçenlerde burada dergi işleri üzerine sohbet ediyorduk. En önemli şeylerden biri Dergi’ye yeni yazarların yetişmesi ve böylece kolektif emeğin yayılması diyorduk. Hatta yeni yazar isimlerine rastlamak bizi sevindiriyor. Yenilerin zaman içinde eskiye dönüşmesi eğilimi, hala geleneksel soldan kopamayışımızın ifadesi. Bunu hızla aşamazsak kendi iddiamız bizi ezmeye başlar ki, yeni bir çıkış yapıyor olmamızın da anlamı kalmaz. Yani eğitimde ve pratiğimizde; lanetli neo-liberal dalgayı kendi adacığımızla kırabilirsek, yeni adalar yaratıp birbirine bağlar ve koca bir kıta haline getirebiliriz (Bunun parça parça iktidar stratejisiyle hiçbir alakası yok tabi).
Ben üzerime düşen her şeyi yaparım. Bu konuda da “Arkadaş hastadır, yüklenmeyelim’’ tarzı yaklaşımları incitici bulurum. Dışarıda hemen herkesin benden çok daha fazla sıkıntıları var. En azından üç öğün yemeği de düşünmek zorundalar… Bu yüzden diyorum ki; Ne Gerekirse…
Ankara bir derya gerçekten. Eğitim, okuma çalışmaları oturdukça başka yerlerden yansımaları olacaktır. Bence kısa zamanda gerekli olan gelişme sağlanacaktır. Burada herkes iç içe olduğundan, gelenekselin olumsuzluğu çabuk bulaşabiliyor. Buna özel dikkat edilmesi gerekir bence. Çalışmalar genelde kolektif yapılırsa ve kolektifle bireysel karşı karşıya konulmaz, arasında birbirini bütünleyen bir denge kurulabilirse, verim artacaktır. O eski güvensiz, birbirine karşı olumsuz kuşkucu (olumlu kuşkuculuk ise iyidir tabi) bakış ve geliştirici olmayan eleştiricilikten kurtulmak da zorunlu. İstediğimiz noktada olmadığımız bir gerçeklik, ancak iddiamızı ortaya koyduk ve ilk koyduğumuz zamana göre kırık dökük de olsa bir ilerleme sağladık. Sabırsızlık göstermeden ama mevcuda da teslim olmadan sağlam ilerlemek gerekiyor. Biraz da kabuğumuzu kırmak, Dayanışma Hareketi’ni kendi içimizde örerek kitleye doğru yaymak gerek. Zaten kendi içimizdeki dayanışma yeterli olmazsa, kimseye söyleyecek lafımız kalmaz. Dayanışma; yalnızca birbirimizi olumlu eleştirmek, sohbet etmek değil, bir yaşamı paylaşabilmektir. Yaşamları ortaklaştırabildiğimiz oranda büyüyeceğiz. Sözünü ettiğim, maddi ve manevi yaşamın tümünü paylaşmak.
Sevgili (…), gereksiz yere uzatıyorsam affola diyorum. Seninle ilk kez böyle uzun sohbet ediyorum mektupla. O yüzden gereksiz tekrarlar olabilir. Yazı dilimi çok iyi kullanamadığım için olmuştur, mazur gör diyorum.
Ben iyiyim genel olarak. Çalışmalarım tam olmasa da bir düzen içinde yürüyor. Farklarımıza rağmen Mahmut’la günlük politikaya dair ortak önermeler yapmak mümkün oluyor. Alevi Çalıştayı üzerine bir yazı daha hazırlıyoruz. Ökkeş Kenger ve N. Kemal Zeybek gibilerini de çağırmalarından sonra şart oldu bu. Gerçi Ökkeş katılamadı ama arada öyle sözler edildi ki, bir yanıt gerekli. İklim; sosyalizmin ve kapitalizmin doğaları; ‘İnsancıl bir kapitalizm mümkün mü?’ sorusuna yanıt gibi birkaç konu daha var. Bu konularda da ortak yazı hazırlamaya çalışıyoruz. Alevi Yazısı yetişirse bir nüshasını bu mektuba ekleriz.
Şimdilik bu kadar diyorum. Aileye ve o taraftaki tüm dostlara selamlarımı gönderiyorum. Mahmut’un da selam ve sevgileri var. Yüreğimin olanca gücüyle ve sıcaklığıyla sımsıkı kucaklıyorum. Yeni yılınızı kutluyorum.
Selamlarımla,
Kategori: Köşe Yazıları
Yorumlar
Yorum yok
Yorum Yapın