2010’DA DURUM ve GÖREVLERİMİZ
İki bin on yılına ağır bir ekonomik kriz, artan işsizlik ve iflaslar, işçi eylemleri, derinleşen milliyetçi kutuplaşma ve devlet güçleri arasında bir iç savaş içinde giriyoruz. Türkiye Devrimci Hareketi etkisiz durumda. Gündem Kürt ve Türk milliyetçiliği arasındaki çatışma ile devlet içindeki it dalaşı tarafından belirleniyor. İşçi hareketleri, devlet içindeki it dalaşından destek bulabildiği ölçüde kendisini ifade edebiliyor. Ancak işçi hareketinin bu koşullarda gelişmesini sürdürebilmesi burjuvazi içindeki mücadeleden destek bulmasıyla mümkün. Yeni yılda kendimizi ifade etmeyi başarabilecek miyiz?
Polis Copu Demokrasisi ile Asker Postalı Ulusalcılığı
Devlet içindeki iç savaş aslında emperyalizmin Irak’ı işgal ederek başlattığı sürece uyum sağlamaya ayak direyen güçlere karşı operasyondur. Bu süreç Türkiye’de devletin yapısını değiştirecek nitelik taşıyor. Ordunun siyasal gücüne çok ağır darbeler vuruldu. Bu darbeler ordu hiyerarşisinin tepesi ile uyum içinde vuruldu. Genelkurmay başkanları Özkök, Büyükanıt ve Başbuğ; bu süreçte AKP’nin yanında yer aldılar. Gidenin ardından ağlayacak halimiz yok. Çünkü gerçekten de baskıcı ve faşist insanlar. Sırtlarını emperyalist güçlere dayayarak egemenliklerini yürütüyorlardı. Amerika’dan destek alamadıkları için darbe yapamadılar. Bu yüzden ezilmekteler. Geleni alkışlayacak halimiz de yok. Amerikan Emperyalizmi’nin uzun süredir yeni gözdesi işbirlikçi, faşist ve yobaz insanlar. Asker ön planda olmaktan çıkıyor, yerini polise ve cemaatlere bırakıyor.
Devlet içindeki çatışmada tutacağımız taraf yok. Ne Cumhuriyet Gazetesi’nin ne de Taraf Gazetesi’nin temsil ettiği değerler bize yakın. Biri asker postalını ulusal kimlik sayan şoven güçlerin milliyetçiliği, ötekisi cemaat egemenliğini ve polis copunu demokrasi sayan güçlerin demokrasisi. ABD; desteğini ikinci kesime verdiği için birinci kesim eziliyor. Her iki kesim de ABD desteği için mücadele etti ve ediyor. Eğer askerler destek alabilmiş olsaydı, o zaman AKP ezilecekti. AKP destek alamasaydı Ergenekon Operasyonu’nu asla yapamazlardı. Çünkü Ergenekon Operasyonu devlet ve toplum yapısını yukarıdan aşağıya değiştiren bir darbedir.
ABD; desteğini AKP’ye vermekle aslında Ergenekoncu dediği kesimi de terbiye ediyor. ABD Yönetimi’nin İslam ve Kürt Sorunu üzerine planlarına uyum sağlamaya uzak duranlar; ordu hiyerarşisi ve devlet bürokrasisinden sistemli olarak tasfiye ediliyorlar. Ordu içindeki intiharlar, istifalar ve tutuklamalar bu tasfiye sürecinin ürünü olarak görülebilir.
Milliyetçi kutuplaşmanın yedeği olmamak
Geçen sayımızda Kürt Halkı da Psikolojik Harekatın etkisi altında, diye yazmıştık. Öcalan’ın 9 Aralık tarihli Görüşme Notu’nda (http://www.gundem-online.net/haber.asp?haberid=83377; 28.12. 2009 tarihinde indirildi) bu konuya doğrudan işaret ettiğini düşündüğümüz yerler var. Öcalan orada İngilizlerin Şeyh Sait İsyanı sırasında bir yandan Kürtleri kışkırttıklarını diğer yandan da isyanı bastırmak için Hükümet’i desteklediklerini, bu desteğe karşılık da Musul ile Kerkük’ü Türklerden kopardıklarını yazıyor. Kürtlerin de Türklerin de bu hususta oyuna geldiklerini anlatıyor.
Aynı yaklaşımın sürdüğünü belirtiyor. PKK pratiğinden örnek veriyor.
“İkinci olarak; 1990’lı yılların başında ABD’nin Irak’a ilk müdahalesiyle beraber bunlar bize savaşma konusunda bizi destekleyeceklerini söylüyorlardı. Aynı şekilde Avrupa’daki temsilcilerimiz üzerinden ‘savaşın sizi destekleyeceğiz’ diyorlardı. Öbür taraftan da Doğan Güreş’e İngiltere’de bastırma konusunda yeşil ışık yaktılar. O dönem basında yazılmıştı, Doğan Güreş’in kendi beyanatıdır. İngiltere’den geldiği zaman aynen şunu söylüyordu; ‘İngiltere bize yeşil ışık yaktı’. İşte yine bilinen o büyük acılar yaşandı. Üç bine yakın köy boşaltıldı, binlerce faili meçhul cinayet oldu. Tansu Çiller – Doğan Güreş dönemi. Ergenekon tutanaklarında da geçiyor; birbirlerine ‘kahpe’ diyorlar. Bizi de savaş konusunda kışkırttılar, öbür taraftan da devlete kırdırttılar. Tam bir kör dövüşü. Özal bu senaryoyu çözemediği için hayatına mal oldu, biz de o zaman tam çözememiştik, bu nedenle biz de 1997 sonuna kadar savaşı sürdürdük, sonra anladık. “
Kürt Ulusal Hareketi’nin lideri, örgütünün emperyalizmin kışkırtmasıyla davranarak ülkede acılara yol açtığını ifade ediyor. O dönemde Türkiye Solu’na ve Halkı’na hitaben yazdıkları yazılarda ise PKK’nin Denizlerin ve Mahirlerin davasını sürdürdüğünü ifade etmekteydiler. Denizler, Mahirler, İbrahimler; siyasi güç kazanmak için ABD’nin Ortadoğu’ya askeri saldırısını fırsat bilerek, İngilizlerin ve Amerikalıların “savaşın sizi destekleyeceğiz” tavsiyeleri ile savaşacak insanlar değillerdi. Türkiye Solu ile enternasyonalist birlik söylemlerinin arka planında emperyalist kışkırtmalara uygun düşen bir pratik yatıyormuş. Kürt milliyetçileri o dönemlerde “emperyalizmin kışkırtmalarına gelmeyin” tavsiyesinde bulunanlara her zaman olduğu üzere “sosyal şovenist” diyorlardı.
Bu tutumlar Türkiye’de sıradan insanları hedef alan eylemlere kadar vardırılmıştı. Türkiye devrimcileri olarak Kürt düşmanlığına ve şovenizme prim vermemek kaygısıyla bu eylemlere gerekli eleştiriyi yapamadık. Türk ve Kürt halkları milliyetçilik etrafında saflaşmaktaydı. Artan milliyetçi kutuplaşma nedeniyle devrimci hareket arada sıkışarak olağanüstü güç kaybetti.
Öcalan Kürt sol grupları arasında devletin bir tek PKK’yi tasfiye edemediğini belirtmiş. PKK’nin diğer Kürt sol gruplarının ve Türkiye Solu’nun tasfiyesinde oynadığı role değinmemiş. PKK Türkiye Solu’na karşı tasfiyeci davranıyor. Türkiye Solu PKK ile arasına mesafe koymalıdır. Enternasyonalizm adına PKK’nin belirlediği milliyetçi gündemin ardına takılmamalıdır. Enternasyonalizm adına PKK’nin yedeğine takılma halinde Türkiye Solu batar. Türk ve Kürt milliyetçiliği kışkırtıldıkça milliyetçi hareketlerin gücü artarken solun gücü azalmaktadır.
Kürt milliyetçiliğinin tasfiyeci etkilerinden korunmaya çalışırken egemen Türk milliyetçiliğinin yedeği durumuna düşmemeye de dikkat etmeliyiz. 2010 yılına milliyetçi kutuplaşmanın arttığı koşullarda giriyoruz. Bu kutuplaşmada Türk milliyetçiliği adına sahnede olan, egemen ulus milliyetçiliğidir, Kürt milliyetçiliği ise ezilen ulus milliyetçiliği. MHP, CHP, AKP, ordu ve polis tarafından temsil edilen egemen ulus milliyetçiliği Kürtleri ve azınlıkları hedef alan bir milliyetçiliktir. Güçsüz gördüğünü ezmeye ve emperyalist ülkeler karşısında ise yaltaklanmaya dayanır. Batılı ülkelere karşı derin bir aşağılık duygusu, kendi ülkemizdeki Kürtlere ve azınlık milliyetlere ise küçümseme ve nefret taşır. Bu milliyetçilik; savunduğunu iddia ettiği milleti kandırıp sömürme, insan yerine koymama; savunduğunu iddia ettiği ülkeyi ise soyup soğana çevirme milliyetçiliğidir.
Şimdi ülkemizdeki gidişi ve ardından da görevlerimizi tartışacağız.
Gidiş
AKP İktidarı altında Türkiye egemen güçleri; ABD ile işbirliği politikalarıyla önemli ekonomik gelişme kaydetti ve bölgedeki gücünü artırdı. Bölgenin büyük güçlerinden Rusya’ya ve İran’a açıldı. Irak’a, Suriye’ye ve Ortadoğu’ya açılarak ticari olanaklarını artırdı. Öyle ki, Türkiye Oligarşisi; Ortadoğu’daki Batı ile ilişkilerde, yani ABD’nin gözünde, İsrail’i dahi sollama çabasına girişti.
Türkiye Oligarşisi bir yandan Irak’ta ABD Emperyalizmi’ne hizmet ederken diğer yandan da el altından ABD’nin Irak’ta başarısızlığa uğramasını teşvik eden politikalar izledi. AKP İktidarı bu politikaların ürünlerini olağanüstü kurnazca derlerken suçu da askerlerle Ergenekonculara yıkarak rakiplerini ABD’ye ezdirdi. ABD; AKP’yi hem mali hem de siyasi bakımından kuvvetle destekledi. AKP Hükümeti, polis taktikleri ile klasik dinci şeytanlığı birleştirerek hem ABD’yi hem Avrupa’yı hem bölge ülkelerini hem de iç güçleri yanına aldı.
AKP Hükümeti ABD’yi ve Avrupa’yı yanına alma başarısı sayesinde orduyu da yanına aldı. Kıvrıkoğlu’ndan bu yana bütün genelkurmay başkanlarına hep “öldürüleceksiniz” korkusu yaşatarak astlarına güvensiz hale getirdi ve kendisine mahkum etti. Aynı hilelerle liberal aydınları kendisine kul-köle etti. AKP İktidarı polis egemenliğini adım adım kuvvetlendirirken liberal aydınlar onu demokrasinin öncüsü diye alkışlayageldiler. Muhaliflerim imkan bulur bulmaz hepinizi ezip öldürecek, diye liberal aydınları korkuttu. Muhalifler de bu korkutma kampanyasına aptalca yardımcı oldular.
AKP muhalifleri Ergenekon Davası’nda Şener Eruygur’un örgütün öldürülecekler listesinde yer alırken ikinci davada lider görünmesini tutarsızlık sanıyorlar. Oysa bu çelişki aslında AKP’nin rakiplerine can korkusu yaşatma ve birbirine düşürme taktiğinin ürünüdür.
AKP aynı taktikle geleneksel düşmanı Alevileri bile kandırmaya çalışıyor. Ergenekoncular Alevi-Bektaşi Dernekleri Federasyonu Başkanı Balkız’ı da öldürülecekler listesine koydu. AKP’nin baş ittifakı Cemaat yanlısı 17 Kasım tarihli Zaman Gazetesi (http://www.zaman.com.tr/wap.do?method=getMansetHaber&haberno=916645&sirano=4&sayfa=; 03.04. 2010 tarihinse indirildi) Ergenekoncuların Alevileri fişlediğini anlatarak korkutuyor. Rejim bir yandan Aleviliği okşayıcı tutumlarla uyutmaya ve ehlileştirmeye çalışırken diğer yandan ise dinsel taassubu toplumun geniş kesimlerine yaydı. Böylece Türkiye son yıllarda kararlı bir şekilde İslamcı kılığa büründü.
Türkiye bugün dünyanın en zor anlaşılır ülkelerinden biri haline geldi. Devletin polisi devletin ordusunun en mahrem kabul edilen yerini arıyor. Bunu da Genelkurmay Başkanı’nın gizli onayı ile yapıyor. Genelkurmay Başkanı kendi arkadaşlarını polise ezdiriyor. Terörle mücadele görevlisi polisler askere saat başı sopa çekerken, bunun adına demokratikleşme deniyor. Hakimlere varıncaya kadar, İktidara sorun yaratabileceği düşünülen herkesin gölge gibi izlenmesi, telefonlarının dinlenmesi, mekanlara uzaydan kontrol edilecek kameralar yerleştirilmesi demokratikleşme sayılıyor. İddia edilen demokratikleşme süreci muhalif işbirlikçi tekellerin dahi ezildiği, Hükümet yandaşı işbirlikçi tekellerin ise saltanat sürdüğü, bir hırsızlık, kanunsuzluk ve yağmacılıkla elele gidiyor.
AKP’nin politikaları MHP ve CHP tarafından tamamlanmakta. Özellikle CHP; şoven milliyetçi politikalarıyla AKP’nin sahte demokratlığına inandırıcılık kazandırageldi.
Temel alan: Eğitim ve Dayanışma Hareketi
İki bin on yılı karanlığın yoğunlaşacağı bir yıl olacağa benziyor. Hareketimiz saflarını sıklaştırarak ve her zamankinden daha güvenli ve esnek tutumuyla çevresine açılarak zorlukları olanağa dönüştürebilir.
Trakya ve diğer bölgelerde yaşananlardan da görüleceği gibi Türkiye; solun PKK ilan edilerek faşizan yöntemlerle bastırıldığı bir duruma getirilmekte. Kitleler milliyetçi şartlanma ile davranıyor. Bu durumun ciddiyetle görülmesi ve adımların dikkatle atılması gerekiyor.
Bu dönemde kendimizi ifade edebileceğimiz temel alan Eğitim ve Dayanışma Hareketi’dir. Bu alanda gençliğin insiyatifi ile başlatmak üzere olduğumuz Kitap Okuma Kampanyası temel bir eğitim hamlesidir. Kitap Okuma Kampanyası: “solcular sadece yıkmayı bilir”, önyargısına karşı yapıcı yönümüzle kendimizi ifade edebilmemiz için olanaklar sunuyor. Bu Kampanya saflarımızda sloganlara ve hazır kalıplara dayanan devrimciliğe karşı okumayı, düşünmeyi ve tartışmayı, yani yaratıcılığı ve üretkenliği teşvik ediyor. Çevremizde ve ülkemizde kitap okuma alışkanlığını geliştirmeye çalışırken gençlik ve halk niye okumaya ve düşünmeye uzak; nasıl bu hale geldik; nasıl bu halden kurtulabiliriz gibi sorularının araştırılması, kendimizi tanımamıza ve değiştirmemize yardımcı olacaktır. Ülkemizi, dünyayı ve halkımızı tanırken kendimizi de daha iyi tanıyıp değiştireceğiz. Kampanyamızın en önemli sonucu devrimciler olarak düşünme, araştırma yönümüzü geliştirmek olacaktır, diye düşünüyoruz. Bunu bu ülkenin eğitimcileri ve aydınları ile elele vererek kitleleri tanıma, onlarla birlikte birbirimizden öğrenme ve değişme – değiştirme mücadelesiyle başarabiliriz.
6 yıldır olduğu gibi, bu yıl da Erol Zavar ile Dayanışma Kampanyamızın diyalog temelinde daha da derinleştirilmesi ve yükseltilmesi temel görevlerimizden bir diğeridir. Bu görevi asıl olarak kendi gücümüze dayanarak, aydınlar ve insan hakları savunucularıyla diyalog halinde, diğer sol güçlerle de omuz omuza yerine getirmeye çalışacağız.
AKP İktidarı’na karşı son günlerde en önemli muhalefet işçilerden geliyor. Bu anlamda Tekel İşçilerinin Direnişi ilerici güçlerde umutlar yarattı. Hareketimiz işçi sınıfı ve emekçileri devrimci mücadelemizin en önemli özneleri gördü. Bu tutumumuz devam ediyor. Hareketimiz zaten emekçi karakterdedir ve bugün hala dağınık ve pasif durumdaki eski ilişkilerimize hakim olan sınıfsal karakter budur. En önemli eksikliklerimizden biri ise öğrenci gençlik ve aydınlar içindeki varlığımız ve ilişkilerimizdir. İçinde bulunduğumuz dönemde en önemli dikkati öğrenci gençlik ve aydınlarla ilişkilerimize vermeliyiz. Emekçiler arasında gelişmemiz buna bağlıdır.
Türkiye ne yazık ki hala sağa gidiyor. Gidiş milliyetçi kutuplaşma içinde sürüyor. Bu kutuplaşma sol hareketi de kendine bağımlı kılmaya çalışıyor. Süreç bir yandan da Ergenekoncu veya Ulusalcı denen asker postalı milliyetçiliği ile AKP ve Cemaat’in temsil ettiği polis copu demokrasisi saflaşması biçiminde sürüyor. Bu gidiş çok insanı düzenin pislikleri içine çekiyor. Bu akıntı toplumda ve devrimci saflarda lümpenlik ve bireycilik yaratıyor. Devrimciler olarak bu akıntıya kapılmamaya, dağılmamaya, tam tersine birleşmeye, bilinçlenmeye ve akıntıya karşı yol almaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda bu yolda mesafe kaydettik. 2010 yılında bu mücadelemizi saflarımızda birlik ve beraberliğimizi geliştirerek sürdürmek iddiasındayız. İçinde bulunduğumuz yılda bu gidişe karşı direnişi Dayanışma ve Eğitim Hareketi olarak geliştireceğiz. Erol Zavar Arkadaşımız ve benzer durumdakilerin tedavileri için serbest bırakılmaları yolundaki mücadelemiz, birbirimize ve devrimci mücadelede tutsak düşmüş insanlara sahip çıkma mücadelesidir. Bu mücadele; akıntıya karşı direnme bilinci ve iradesi sağlıyor. Bu mücadeleyi Ömerlerin mesajlarının kamuoyunda tartışılması ile birleştirmeliyiz. Başlattığımız Eğitim ve Dayanışma Hareketi; dinciliğe, milliyetçiliğe ve yeni liberalizme karşı sosyalizm yolunda direniş hareketidir.
Kategori: 'Güncel, Dünya, Köşe Yazıları, Türkiye
Yorumlar
Yorum yok
Yorum Yapın