Nisan ayının başlarında Alman birinci kanalında Ermeni katliamı ile ilgili bir program yayınlandı. Olayı birçok yönüyle irdeleyen programı ben de dehşete kapılarak izledim. Dehşete kapıldım çünkü, bir ulusun yok edilme girişimi korkunç bir olaydı. Dehşete kapıldım çünkü, bu katliama açıktan destek olan ya da, görmezlikten gelerek gizli destek olan Avrupa ülkelerinin iki yüzlülüğü korkunç bir olaydı.
Program, Alman arşivlerinin bu katliamı şüpheye izin vermeyecek biçimde kanıtladığını belgeleriyle göstererek başladı. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün hız kazandığı 1800′lü yılların sonlarından başlayarak sistemli biçimde Ermeni düşmanlığının körüklendiğini anlatan program, bu yıllardan sonra Ermenilere ikinci sınıf vatandaş muamelesinin hız kazandığını yine belgelerle kanıtlıyor. 1895 yılında, ayrımcılığa karşı cılız da olsa Ermenilerin gösteriler yaparak karşı durmaya çalıştığını ama bu yıllarda hızla gelişen “Türkiye Türklerindir” milliyetçiliğini durdurmaya yetmediğini anlatan program, Sultan Abdülhamit´in politikaları sonucunda ilk katliamların başladığını ve 100 bin kadar Ermeni’nin katledildiğini anlatıyor. Ermenilere karşı sistemli hale getirilen baskı ve katliamların aynı yıllarda İstanbul´da da gerçekleştiğini ve çok sayıda Ermeni’nin katledildiği belgelere dayanılarak anlatılıyor.
1914 yılına gelindiğinde, İttihat ve Terakki (Jön Türkler) partisinin adayları tüm Meclis-i Mebusan seçimlerini kazanır ve bu süreç Ermeni politikasında hızla netleşmeye yol açar. Milliyetçiliğin hızla geliştiği bu dönemde, basın-yayın üzerindeki baskılar artar ve 20-45 yaş arası bütün erkekler askere alınır. Aynı dönemde Cihad Beyannamesi bütün Osmanlı topraklarında okunur ve aynı dönemde Ermenilerin silâhsızlandırılmasına hız verilirken, Müslüman vatandaşlar silahlandırılırlar. Ermenilerin isyan ettikleri ve Rus ordularına katıldıkları doğrultusunda propagandaların arttığı bu dönemde, Ermenilere karşı şiddet eylemlerinin arttığı görülür. Askere alınan Ermeniler öldürülür. Ermenilere ait dükkanlar yakılıp talan edilir.
1915 yılına gelindiğinde Ermenilere karşı yürütülen sindirme ve korkutma harekatı sistemli bir soykırıma dönüşmeye başlar. Özellikle doğu illerinde katliamlar ve yağmalamalar artar. Aynı yıl içinde, doğu illerinde çok sayıda Ermeni köyü yakılır ve nüfusu katledilir. Van´da 24.000 Ermeni öldürülür. Ermeni halkının önde gelen isimleri tutuklanır ve göstermelik mahkemeler sonucunda topluca idam edilirler.
Aynı dönemde, İç İşleri bakanlığının talimatıyla, boşaltılan Ermeni köylerine Müslüman Muhacirler yerleştirilir ve yetim kalan Ermeni çocukların bu Muhacirlerin yanına verilmesi sağlanır.
Talat Paşa başkanlığındaki Hükümet bu dönemde resmi olarak, Ermeni halkının Mezopotamya´ya sürgün edileceği kararını açıklar. Resmi bir kimlik kazanan Ermeni sürgünü, yine Talat Paşa’nın sözleriyle, “Tüm Ermeni kadın,çocuk erkeği hiçbir şeye bakmadan öldürün” ve Enver Paşa’nın, “5 yaşından büyük bütün Ermenilerin 48 saat içinde öldürülmesi” emri ile soykırıma dönüştürülür.
Sürgün planına göre Karadeniz, Marmara bölgesi ve Anadolu’nun başka bölgelerinde yaşayan Ermeniler önce Urfa’da toplanırlar. Aylarca süren sürgünlerde, Ermeniler bilinçli olarak aç – susuz bırakılırlar ve böylece daha Urfa´ya varamadan çoğu ölür. Hayatta kalmayı başaranların büyük bir bölümü de, Urfa´dan Suriye´ye götürülürken ölür. Halep valisinin Talat Paşa´ya verdiği resmi bilgiye göre, Ermenilerden sadece yüzde onu Halep’e sağ olarak ulaşabilir.
Dünya arşivlerine dayanılarak verilen rakamlara göre, 2 milyon Ermeni’den 1,5 milyonunun sürgün edildiği ve bir yıl kadar süren bu sürgün sonucunda 1 milyonu aşkın Ermeni’nin öldüğü belirtilmektedir.
Bütün arşiv bilgi ve belgeleri Ermenilere karşı 1915 yılında bir soykırım uygulandığını kanıtlamaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinin güçlü ismi Talat Paşa’nın önderliğinde, Enver Paşa, Cemal Paşa gibi İttihat Terakkicilerin lider kadrosunun organize ettiği ve uyguladığı bir Ermeni soykırımının varlığı reddedilmeyecek bir gerçekliktir.
Çökmek üzere olan bir İmparatorluğun son nefesinde böyle bir soykırımı titizlikle hayata geçirmesi çok manidardır. Ayakta kalabilme umudunu Almanya ile olan ittifak ilişkisine bağlayan Talat paşa ve arkadaşlarının, böylesine cüretkar bir hamleyi Almanya´ya rağmen yapması düşünülemezdi. Nitekim, Alman birinci kanalı sorguladığı bu önemli noktada çok somut belirlemeler yapıyor. Alman hükumetinin bu soykırımda Osmanlı İmparatorluğunu kesinlikle desteklediği ve suç ortağı olduğu sonucuna varan program, kendi tarihini sorgulamayı başarabiliyor. Sorgulamasını, ülkelerinde gerçekleştirilmiş Yahudi soykırımına bağlayan program, 22 Ağustos 1939 yılında, Polonya saldırısından 2 gün önce, kuvvet komutanlarına seslenen Adolf Hitler’n, “Leh ırk veya diline mensup herkesi erkek,kadın veya çocuk farkı gözetmeden ve acımadan öldürün” konuşmasını anımsatıyor. Aynı konuşmasında Adolf Hitler’in, “Bugün Ermenilerin imha edilmesi hakkında kim hala söz ediyor ki” sözünü aktaran proğram, Ermeni soykırımının Hitlere ilham kaynağı olduğunu söylüyor.
Herhangi bir ulusa, topluluğa soykırım uygulamasının insanlık suçu olduğunu vurgulayan program, böylesi bir soykırıma karşı sessiz kalmanın da suça iştirak etmek anlamına geleceğini belirtirken, aradan geçen uzun zamana rağmen, Türkiye’nin tarihi ile yüzleşmeyişini eleştirirken, sessizliğini koruyan ve politik çıkarları uğruna halen bu soykırımı tanımayan Dünya ülkelerinin tavrını da sorguluyor.
1900′lü yılların başında 2 milyon Ermeni’nin yaşadığı Türkiye’de bugün sadece 60 bin Ermeni yaşadığını vurgulayan program, Hrant Dink´in öldürülmesinin ardından, 200 bin Türkün “Hepimiz Ermeniyiz,Hepimiz Hrant Dink´iz” pankartları ile yürümesini, Türklerin tarihleri ile yüzleşme çabası olarak selamlarken, Almanya’nın ve diğer ülkelerin bu konudaki ikiyüzlü tavırlarını sürdürmeye devam ettiklerini anlatıyor.
Çok büyük bir sorumluluğu yerine getiren bu programı yapan insanları yürekten kutlamak gerekiyor. Soykırım gibi bir insanlık suçu ile bütün insanlığın yüzleşmek zorunda kalacağı tespitine ben de katılıyorum. Bu soykırımı gerçekleştiren Talat paşaların, Enver paşaların adları ile taçlandırılmış caddelerde, meydanlarda yürümek zorunda kalmayacağımız günlerin de geleceği umudu ile…..